Jump to content
  • Reklam

  • AzurveAziz
    AzurveAziz

    Japon Tarihi (Modern Dönem)

    Sign in to follow this  

    Meiji Dönemi (Meiji Restorasyonu) (1868-1912)

    Lydia Brüll, Meiji Dönemi'ni, Japonya'nın batıya açılmasının sonucu ulaştığı, sosyopolitik ekonomik, teknolojik ve kültürel olarak batıya yönelmenin gerçekleştiği bir dönem olarak açıklamıştır. Japonya bu dönemin başlamasıyla feodal bir devletten bir endüstri devletine dönüşmüş, 1945'ten sonra da aşırı milliyetçilikten demokratikleşmeye doğru gelişmiştir. 

    Meiji Dönemi, Japonca Meiji Jidai yani "aydınlanmış yönetim" olarak adlandırılmıştır. İmparator Meiji ile birlikte, imparatorların başlayan iktidarını bir ad ileadlandırma/ tarihleme geleneği başlamıştır. Her yeni imparator ile yeni bir dönem ve tarihleme başlamaktadır.  İmparator Hirohito'nun dönemine Showa Dönemi denilmiştir. 1989 yılında İmparator Showa'nın ölümü ile İmparator Heisei Dönemi ( Huzurlu Refah) başlamıştır. Bu tarihleme sistemine göre 1995 yılı Heisei 7 Nen (yıl) olarak adlandırılmaktadır. Bu gelenek Japonya'da hala devam etmektedir.

    Meiji Reformu, İmparatora eski konumunu geri verme" ve "Barbarları kovma" düşünceleri temelinde oluşturulmuştur. Amaç, Japonya'yı dış etkilerle yzolaşmaktan kurtarma, İmparator ve Shogun'un ikili yönetiminden on yüzyıl önceki altın çağa dönmektir.

    Japonya, Tokugawa Dönemi'nde kapılarını dünyaya kapatmış ve Batı ile bağlantısını Hollandalı tüccarlar aracılığıyla, teknik gelişmeleri uzaktan takip ederek sürdürmüştür. On dokuzuncu yüzyılın ortasında zorla dışa açılan Japonya, tamamen farklı bir sistemle, Batı ile karşılaşmıştır. Ülkeyi bu sisteme kapalı tutmak artık mümkün olmadığından Japonya'yı en kısa sürede Batılı olarak yeniden kurma çabasına girişilmiştir. 1889'da Meiji Anayasası, 1898'de Medeni Yasa yürürlüğe girmiştir. 1889'da Meiji Anayasası, 1898'de Medeni Yasa yürürlüğe girmiştir. Feodal sosyo-ekonomik kurumlar kapitalist kurumlarla yer değiştirmiş, Batı ülkelerinin modern konumlarına erişebilmek amaçlanmıştır. Bu amaç "ülkeyi zenginleştir, orduyu güçlendir" şeklinde sloganlaşmış, militarist ve Asya kıtasına yönelik yayılmacı politikanın temelleri atılmıştır.

    Çin'in dışa açılması, ülkenin geleneklere bağlı ve kapalı kültürü nedeniyle ülkenin yönetiminde büyük değişikliklere yol açmamıştır. Çin'in yüksek sınıf Mandarin'ler, eski ve yüksek bir medeniyete sahip oldukları düşüncesi ile Batılı yeniliklere fazla ilgi göstermemiştir. İktidara sahip olan Mançu ailesi ile bu büyük ülkede yönetimi ellerinde tutma çabası dışında kalan, rekabet halindeki çeşitli grupları kontrol etmelerini zorlaştırabilecek yeniliklerine açık olmamışlardır. Japonya ise zorunlu dışa açılmadan sonra hızla Batı tekniğini ve bilimini öğrenerek güçlenmiş, bir yandan toprak bütünlüğünü korumak ve emperyalist devletlerin sömürgesi olmamak için hızla kalkınırken, diğer yandan kendisi yeni bir emperyalist güç olarak ortaya çıkmıştır. Sosyal, politik ve ekonomik her alanda gelişmelerin yaşandığı Japonya'da, 1872'de her Japon vatandaşı için ilköğretim zorunlu hale getirilmiş, 1889'da ilk anayasa kabul edilmiştir. 1870'de ilk demiryolunu yapan Japonya, 20 yıl sonra 7200 kilometre demiryoluna sahip olmuştur. Ülke ekonomisindeki bu hızlı kalkınma, Japonya'yı Asya kıtasına yönlendirmiş, sömürge arayışına itmiştir. 

    Meiji döneminde idareciler, Batılı müdaheleleri önlemek için toplumu hızlı ve bazen de yıkıcı bir biçimde modernize etmiştir. Geleneksel kültüre ait pek çoğu öğe, Batılı toplumlarınalay konusu olduğu ya da modern toplumyapısına uymadığı gerekçesiyle yasaklanmıştır. Soya dayanan samuray sınıfının en önemli ayrıcalıklarından biri olan kılıç taşıma haklarını da elinden alan yönetim, direnişe geçen samurayların isyanını bastırmak zorunda kalmıştır. Meiji döneminin ünlü yazarı Natsume Soseki, bu dönemi "ulusal bir sinir hastalığı" dönemi olarak tanımlamıştır.

    1868'de ikili yönetime son verilerek İmparator'a eski gücü verilmiştir. Meiji Restorasyonu'nun ilk beş yılında sınıflar arasındaki bütün yasal eşitsizlikler kaldırılmıştır. Kast ve sınıf işaretleri, bunlara bağlı olarak zorunlu tutulmuş giyim kuşam şekilleri kaldırılmıştır. Kast ve sınıf işaretleri, bunlara bağlı olarak zorunlu tutulmuşgiyim kuşam şekilleri kaldırılmıştır. Tımarları ayıran sınır işaretleri kaldırılmıştır, Budizm devlet işlerinden ayrılmıştır.

    İmparator Meiji'nin ilk yıllarında başkent, Kyoto'dan önceki feodal yönetimin merkezi olan Edo'da taşınmış, kentin adı"doğu başkenti" anlamına gelen Tokyo olarak değiştirilmiştir. kabine ve iki aşamalı yasama kurulunu belirleyen bir anaysa resmen ilan edilmiş, feodal dönemde tplumun bölündüğü eski sınıf düzeniyasal olarak kaldırılmıştır.

    Görüldüğü gibi, yapılan değişiklikler merkezi otoriteyi sağlamak ve İmparator'un konumunu sağlamlaştırmak amacına yöneliktir. Sınıf işaretleri gibi Tokugawa döneminin feodal yönetimni simgeleyen uygulamalar kaldırılmış, toplum dışı olan Eta'lar dahil herkes İmparator'un eşit haklara sahip tebaası sayılmıştır. Ayrıca tımarları ayıran sınır işaretlerinin kaldırılması da dikkat çekicidir. Bu sınır işaretleri Tokugawa Dönemi'nde daimyolara ait toprakları belirtmekteyd, ancak İmparator'un tek hakim güç olduğu reform döneminde tüm toprakların sahibi ancak imparator olmuştur.

    Benedict'in aktardığına göre, Meiji Döneminin güçlü reform hareketlerini gerçekleştiren yönetici grubu, tüccar ve samuray sınıflarının çeşitli yollarlabirleşerek güçlenmesi sonucu ortaya çıkmıştır.Derebeylerin madenlerini, imalathanelerini kahya olarak idare ederek yöneticiliği öğrenen emekli samuraylar ile tüccarlıktan gelerek evlilik yoluyla samuray sınıfına dahil olan tüccarların birleşmesi, Meiji siyasetini ortaya atan ve uygulamalarını planlayan, özgüvenli ve tecrübeli yöneticilerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

    Japonya'nın yeni idarecileri "Ekselanslar", üstlendikleri reformlara ideolojik birdevrim olarak değil, bir görev olarak bakmışlar, Japonya'yı diğer ulusların saygı duyacağı bir konuma taşıma amacıyla hareket etmişlerdir. Bu nedenle hiyerarşiye son vermeyi amaçlamamış, ikili idareyi kaldırarak halkı, devletine göstermekle yükümlü olduğu sadakat arasında kalmaktan kurtarmışlardır. Bu sitemde yeni programı halka kabul ettirmek için öcelikle üst kademelerden halka bazı "ihsan"larda bulunulmuş, ardından halktanbir şeyler istenmiştir. Bu yöntemle devlet adamları, uzun süre iktidarda kalabilmişlerdir. 1889 yılında İmparatorun halka sunduğu ve halka, millet meclisi yolu ile hükümete katılma hakkı tanıyan Japon Anayasası da bu ihsanlardan biri olmuştur. Batılı örnekler incelenerek oluşturulan bu anayasayı, İmparator Ailesi Bakanlığı'na bağlı bir daire hazırlamıştır. Anayasayı hazırlayan daireyi kutsal sayılan bir kuruma bağlayan yetkililer, böylece halktan gelebilecek tepkilerin de önünü kesmeyi amaçlamışlardır.

    Bu dönemde yaklaşan Batı tehlikesi karşısında Japonlar, kendilerini savunabilmek ve varlıklarını sürdürebilmek için hızla endüstrileşmişlerdir. 1839-1842 yıllarındaki Afyon Savaşları sonucunda Batı'ya karşı koymaya çalışan Çin'in düştüğü durum, Japonların Amiral Perry'nin önerilerine boyun eğmesini kolaylaştırmıştır. Geleneksel bir tarım ülkesi olarak, endüştrileşmiş Batı'nın savaş teknolojileri karşısında yok olmamak için aldıkları karar, sınırları açmak ve hızla endüştrileşmek olmuştur.

    Meiji Restorasyonu ile açığa çıkan modernleşme ve güçlenme isteği Japonya'yı sadece kendi topraklarında değil, denizaşırı topraklarda da büyük atılımlar yapmaya yöneltmiştir. Ülke, 1894-1895 Çin Svaşı'na girerek bu savaştan galibiyetle çıkmıştır. Savaşın sonunda Japonya, Taiwan topraklarını elde etmiştir. Bu galibiyetten tam on yıl sonra Japonya, 1904-1905 Rus-Japon savaşında tekrar galip gelerek, 1875'te Kurile Adaları'na karşılık Rusya'ya bıraktığı Güney Sakhalin'i geri almış, Mançurya'ya olan özel ilgisi tekrar gündeme gelmiştir. Kore üzerinde etkili olabilecek güçleri bu şekilde devre dışı bırakan Japonya,önce 1905'te Kore'yi kendi idaresine almış,ardından 1910!da ilhak etmiştir.

    Meiji Dönemi'nde ordu büyük yetkilere sahip olmuştur. Kara ve Deniz Orduları Başkanları, Dış işleri Bakanı ve iç işlerle uğraşan diğer bakanların aksine, doğrudan İmparator'un huzuruna çıkabilmiş ve yaptıkları işlerde İmparator'un adını kullanarak daha serbest hareket etmişlerdir. Kabinenin icraatlarından memnun olmayan ordu, temsilcilerini geri çekerek kabinenin dağılmasını sağlayabilmiştir. Ayrıca Anayasa'da yer alan "meclis teklif edilen bütçeyi tasdik etmezse,hükümet bir önceki yılın bütçesini, otomatik olarak o yıl için de kullanacaktı", hükmüe dayanarak temsilcileri yoluyla bütçe görüşmelerini engelleyebilmiştir. Ordunun sahip olduğu gücün boyutları, Dışişleri Bakanlığı'nın verdiği söze rağmen, Mançurya'nın işgal edilmesinden de anlaşılabilmektedir.

    Comodor Perry'in savaş gemileriyle Japon kıyılarına gelerek ülkelerinin kapılarını dış dünyaya açmasının ardından Japonlar, Batılı ülkelerle mücadele edebilmek için çağdaş ve güçlü bir orduya sahip olmaları gerektiğini anlamıştır. Yabancıları ülkeden çıkarmak ve imparatora eski saygın konumunu kazandırmak isteyen Meiji Döenmi yöneticileri, amaçlarına ulaşmak için modern savaş gereçlerini kendi toprakları içinde üretmeye girişmişlerdir. Büyük ve sağlam savaş gemileri inşa etmek, ağır toplar imal etmek için yeni maden ocaklarına, yeni fabrikalara ve makinelere ihtiyaç duyulmuştur. Japon yöneticilerini endüstri devrimini başlatmaya iten sebep, askeri alanda güçlü olma çabasıdır.

    Meiji döneminde endüstriyel gelişme, Batılı devletlerde görülenin tersi bir ekilde gelişmiştir. Batı'da üretim, tüketim ürünleri ve hafif sanayi ile başlarken Japonya'da devlet ağır endstri hamlelerini finanse ederek öncelikle silah fabrikaları, tersaneler, demir çelik fabrikaları kurmuştur. Batılı ülkelerden uzmanlar getirilmiş, gerektiğinde Japon uzmanlar, yeni teknolojileri öğrenebilmeleri için dış ülkelere gönderilmiştir. Develtin kurduğu ve işlettiği endüstri kuruluşları "iyi organize edildiği ve verimli olduğu" zaman büyük firmalara satılmıştır. Yavaş yavaş büyük endüstri kuruluşlarının çok ucuz denebilecek fiyatlarla ekonomik bakımdan şeçkin bir zümre olan Zaibatsu'ya, özellikle Mitsui ve Mitsubishi ailelerine satılması tartışma konusu olmuştur.

    Japon kalkınması kolay başarılmamış, mühendislerin ve işçilerin yetiştirilmesinde çeşitli zorluklarla karşılaşılmıştır. Devletin kurduğu fabrikalar ilk dönemde verimli çalıştırılamamış, bazı fabrikaların ürettiği mallar ise kalitesiz ve dayanıksız olmuştur. Ancak Japonlar üretim kalitesini arttırma yolundaki çabalarından vazgeçmemiş ve denemelere devam etmiştir. McNeill, üreticilerin işe genellikle herhangi bir yabancı malı olabildiğince benzerini yapacak şekilde taklit ederek başladıklarını, bu yöntemle gelişme kaydederek zaman içinde başarıya ulaştıklarını söylemiştir. 

    Genç İmparator Meiji'nin çevresinde her alanda gerekli atılımları yapmak için Batıyı incelemiş olan bir aydınlar topluluğu yer almıştır. Gazeteler, siyasal partiler, üniversiteler kurulmuş, hızlı bir endüstrileşme hareketi başlatılmıştır. Güvenç, çağdışı törelerin bırakılması, eğitim ve bilgi alanında çağdaş uygarlığın tüm birikiminden faydalanılması gibi kararların alındığı bu dönemde başarının temelinin ekonomik atılımlarda olduğunu belirtmiştir. Yazar, Japonya'nın çağdaşlaşma sorununu daha en başından bir endüstrileşme süreci olarak gördüğünü ve endüstrileşmeyi üç aşamada gerçekleştirdiğini anlatmıştır:

    1.Merkezi bir plan dahilinde tüketim azaltılıp dış satıma ağırlık verilmiş, tarımdan alınan yüksek oranda vergiler ülkenin endüstrileşmesinde kullanılmıştır. 

    2. Önceden kurulmuş ve üretime başlamış endüstriler özel girişime aktarılmış, ulusal bankacılık sistemi ve Zaibatsu denilen büyük kredi holdingleri kurulmuştur.

    3. Birinci Dünya Savaşı yıllarına rastlayan bu aşamada Japonlar, kendi endüstrilerini kendileri kurabilecek düzeye gelmişlerdir.

    Hükümetin öncelik tanıdığı ağır endüstri alanlarında söz sahibi olma şansı bulamayan küçük tüccarlar ve idareciler, küçük sermaye ve düşük ücretlerle işletilebilecek geri kalmış endüstrilerde varlıklarını göstermişlerdir. Modern tekniğe gerek duyulmayan, el emeğine dayalı bu hafif endüstriler, evlerde ve 4-5 işçisi olan küçük imalathanelerde işletilmiştir. Bu sistem, küçük tüccarın hammadeyi alarak genellikle parça başı ücret karşılığı bir ara ürüne dönüştürmesi, daha sonra bu ara ürünü de büyük işletmelere veya daha büyük tüccarlara satması üzerine kuruludur. Benedict'in Profesör Uyeda'dan aktardığına göre 1930 yılında endüstride çalışan nüfusun %53'ü, anlatılan şekilde 5 kişiden az işçisi olan evlerde ve dükkanlarda çalışmaktaydı. Bu sayının büyük bölümünü de sırtında çocuğuyla, kendi evinde parça başı çalışan anneler oluşturmaktaydı. Benedict'in belirttiği gibi, "Endüstrideki u ikilik, idari yahut dini sahalardaki ikilik gibi Japon hayatında önemli rol oynar.

    Japon endüstrisindeki bu ikilik, 2. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleştirilen hızlı kalkınmada da büyük rol oynamıştır. Taşeronluk sektöründeki işçiler ülkenin ucuz işgücünü oluşturmuş, düşük ücretle ve sigortasız çalıştırılmışlardır. İşçileri ağır koşullarda ve güvencesiz çalıştıran taşeron şirketler, pahalı iş makinelerine yatırım yapmaya gerek duymadan büyük şirketlere ve endüstri kuruluşlarına yarı mamülleri sağlamıştır. Yeni bir emperyal güç olarak ortaya çıkma amacındaki yönetimin gerçekleştirdiği ve tüm dünyada hayranlık uyandıran "Japon Mucizesi", güvencesiz çalıştırılan işçilerin, tahrip edilen doğanın üzerinde yükselmiştir. 

    Japon firmaları, ülkeye uzun yıllar egemen olmuş samuray ruhunu ensütrinin alanına uygulamışlardır. Firmalar hiçbir zaman kar sağlamayı tek başına amaç edinmemiş, onur ve saygınlık kazanmaya çalışmıştır. McNeill'in tanımlamasıyla, fabrika yöneticileri ulusa hizmet etmeyi, üstlerine boyun eğmeyi ve astlarını disiplin altına alıp onları korumayı görev edinmiştir. Endüstri ilişkilerinin, Japon insanının sorgulamadan kabul etmeye hazır olduğu, geleneksel saygı ve yükümlülük ilişkilerine benzer şekilde kurulmasıyla, endüstrileşme sürecinin hızlı dönüşüm sürecinde toplumdaki mevcut ast ve üst ilişkisi bozulmadan benimsenmiştir.

    Japon devlet adamları, her alanda olduğu gibi sermayedar alanında da hiyerarşiye uygun aristokrat bir sınıf yaratmışlardır. Devlettarafından özel olarak desteklenen endüstriler, politik olarak da devletle iç içe geçmiş kuruluşlar haline getirilmiştir. Zaibatsu, ucuz fiyatlarla sahip olduğu kuruluşlar sayesinde sadece ekonomik çıkar elde etmekle kalmamış, yüksek bir mevkii de edinmiştir. Benedict, kamuoyunda Zaibatsu'dan ziyade, Narikin hakkında çok kötü şeyler düşünüldüğünü belirtmiştir. "Narikin", Japon satrancında vezir yapılmış piyon anlamına gelmektedir. Köklü ailelerden gelen, hiyerarşide saygın bir konuma sahip olan Zaibatsu'nun büyük servete sahip olması kamuoyunda daha kolay kabul görürken, "yeni zengin" "Narikin"in dolandırıcılık gibi dürüst olmayan yollardan zengin olduğu görüşü yaygındır. Her şey gibi servet de hiyerarşinin belirli bir katmanına uygun görülmüştür.

    Meiji Dönemi'nde ülkede etkisini arttıran Batı kaynaklı toplumsal hareketlerin etkisiyle emperyalizm ve kapitalizm karşıtı muhalif söylemlerin örgütlenmesi başlamıştır. Aynı dönemde kadın hakları mücadelesi başlamış, kadınlar çeşitli dergilerde iş ve aile hayatındaki konumlarını tartışmaya açan yazılar yazmıştır.

    Meiji Döenmi'nin hızlı "çağdaşlaşma" serüveni ve Batı'ya ayak uydurma çabaları endüstrileşme alanında beklenen atılımı yapmışsa da "Japon Ruhu- Batı Öğretimi" düşüncesi uygulanamamıştır. Dönemin edebiyat eserlerinde de geleneksel Japon ruhunun kaybolmasından duyulan endişe ve geleceğe dair karamsar düşünceler göze çarpmaktadır.

    Meiji Dönemi, Batı'yı örnek alarak her alanda çağdaşlaşmanın hedeflendiği bir dönem olmakla birlikte, Batılılaşma nedeniyle kültürün yozlaştığını düşünen grupların yükseldiği bir dönem de olmuştur. Meiji Dönemi'nde geleneksel düşünceye, özellikle Shinto inancı ve Konfüçyus öğretisine, bir geri dönüş yaşanmıştır. Bu geri dönüş, 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı bitene kadar sosyopolitik açıdan etkili olmuştur. Milliyetçilerin ve daha sonra faşistlerin öne sürdüğü, Japon milli özü(kokutai) ile uyumlu muhafazakar bir düşünceye göre, Japon halkı tarih boyunca başka milletlerle karışmamış, böylece arı bir Japon tini ( Hihon seishin) gelişmiştir. Bu tinin korunması amacıyla kaynağını Tenno ideolojisi ve Konfüçyusçu temel erdemlerden alan milli bir öğreti (kokyo) yaratılmıştır.

    Kültürel çalışmalar araştırmacısı Iwabuchi Koichi, Meiji Dönemi'ndeki güç dinamiklerini anlatmak için Japonya'nın erken endüstrileşme dönemini " yüzü olmayan ekonomik güç" olarak adlandırmıştır. Japonya, o dönemde ekonomik olarak ne kadar güçlü olursa olsun, küresel alanda küresel etkis hala çok zayıf olan, kültürel ve psikolojik olarak Batı'nın baskın etkisi altında olan kimliksiz bir Japonya'dır. Miyazaki, Japonya'nın Meiji Dönemi'nden itibaren günümüze kadar devam eden bu durumunu "Ruhların Kaçışı"adlı animesinde eleştirmiş, Batılılaşma çabasıyla kültürel değerlerini kaybeden Japonya'yı "Yok yüz" adlı kimliksiz ruhla temsil etmiştir.

    Geleneksel kültürün yozlaştırılmasından duyulan bu endişe, günümüze dek devam etmiş, sanatçıların eserlerine yansımıştır. "Japon mucizesi" olarak nitelendirilen endüstrileşme hamlesi Meiji döneminden itibaren doğal hayata büyük zarar vermiş, özellikle 2. Dünya Savaşı'nın ardından gerçekleştirilen ağır sanayi hamlesi Minamata Olayları olarak bilinen çevre felaketlerine yol açmıştır. Batılılaşma uğruna doğrudan ve geleneksel kültürden uzaklaşan bir toplum ortaya çıkmaya başlamıştır. Miyazaki de filmlerinde doğayı yok eden hoyrat bir endüstrileşmenin sonuçlarını ele almış, geleneklerinden kopan bir toplumun belleğini yitireceğini vurgulamıştır. Japon ruhunu kaybederek açgözlü ve bencil hale gelen bu yeni Japon insanını Ruhların Kaçışı'nda ele almıştır.

    Miyazaki geleceğe dair uzlaşmacı ve barışçıl çözümler önerirken geleneksel kültürün Batılılaşma uğruna yozlaştırıldığını söyleyen yazar Mishima Yukio, saldırgan ve tutucu bir geriye dönüş önermiş, 1970 yılında da "güzel ruh yitiyor" gerekçesiyle kendi yaşamına son vermiştir.

    Meiji döneminde eski kaynaklara geri dönülmüş, Kociki destanının Japon tarihindeki yeri dönemin aydınlarınca tekrar ele alınmıştır. Japon çağdaşlaşmasına yön veren İmparator Meiji, hayatının son yıllarında Japonya'ya yol haritası olacak bir kaynak olarak Kociki destanını gördüğünü şu dizelerle anlatmıştır:

    Yazıların eskisi

    Binyıl sonra da

    Ulusun güvencesi

    Yazıların eskisi

    Yamato ülkesinde

    Dilimizin aynası

    Japon Modernleşmesi

    Meiji Dönemi, Japon tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu dönemde Japonya, sadece endüstri alanında değil, politik ve sosyal alanlarda da Batı ülkelerini örnek alarak büyük atılımlar yapmıştır. Japonya'nın Batı'yı örnek alan hızlı modernleşme süreci, kimliğin ve kültürün yozlaşmasına dair günümüze dek devam eden tartışmalara neden olmuştur.

    On dokuzuncu yüzyılda Meiji Japonlara, Batılı öğeleri kendi değerleri ile kaynaştırmış, ancak toplumun farklı sınıflarında, siyasi konumları ve görevleri çerçevesinde Doğu/Batı kültür olgusunu günlük yaşamlarında "dualist" bir şekilde kullanmışlardır. Selçuk Esenbel'in analiziyle, tam bir Batılı olamama, ancak tam bir Doğulu olarak da kalamama durumu, "modern bireyin oluşumunda, birey bilincinde, duygusal ve rasyonalin konumlarını komplekstirmektedir." Dolayısıyla sözkonusu birey bir "double tension" yani "iki katlı tansiyon-çifte gerilim" içinde yaşamaktadır.

    Elias'ın sözünü ettiği, Batı insanının birey olma yolundaki "medenileşme süreci"nde çağdaş insan, duygusalı özel alana, rasyoneli ise kamusal alana yerleştirme gereği sonucu, duygusal ile rasyonel arasında ortaya çıkan gerilimle yaşamaktadır. Japon insanı ise Batılı çağdaş insanının bu gerilimine ek olarak gelenekseli, yerel olanı rasyonel olandan ayırmak durumunda kalmakta, bu durum da "çifte gerilim-çifte tansiyon"u yaratmaktadır.

    Mutman, Batılı öznenin kendi kimliğini kurması sürecinde farklı öz ve bilgi pratiklerinin Batı ve Doğu biçiminde işaretlenmesine dayanan merkezleme işlemine dikkat çekmiştir. Merkezleme, öznenin kendisi dışında bir "öteki"nin varlığını imleyerek, bu varlığı "aşağıda", "barbar", ve "ilkel" vb şekillerde ayrıksılaştırarak tanımlaması ve kendi kimliğini asli olarak kurması, kendisini merkezde kurarak geri kalanları da bu merkeze benzer ya da farklı oluşuna göre yerleştirmesidir. Mutman, Avrupalı kimliğinin kurulması sürecinde "öteki"tanımlarının üretilmesi ve Avrupa'nın kimlik bunalımının çözülmesi için Avrupalı kimliğin "öteki" ile hesaplaşmasının/buluşmasının kaçınılmaz olduğunu söylemiştir.

    Japonya, bir yandan hızlı endüstrileşmesi ve ekonomik gelişmesi nedeniyle hayranlık duyulan örnek alınması gereken "alternatif Doğu modeli" olarak konumlandırılmış, "olumlanan öteki"dir. Diğer yandan bu hayranlıkla çelişen, onun bir Batılı gibi olmadığını dile getiren, bunu bir eksiklik olarak vurgulayan eleştiriler ile "olumsuzlanan öteki"dir. Batı tarafından endüstriyel ve teknolojik gelişmelere rağmen kültürel ve toplumsal değerlerini koruduğu, sabit bir kimliğe sahip olduğu için gelenek içinde değerlendirilirken, Japonya kendisini "Batıénın kendisi", onun Asya'daki temsilcisi olarak görmektedir.

    Selçuk Esenel, Japon toplumunun da Türk toplumu gibi kendi siyasi konumunu Batı söyleminin yarattığı Doğu/Batı ikilemi üzerinde kurmasının yanında, kişisel meselelerini de bu ikilem üzerinde sorunsallaştırdığını öne sürmüştür. Bu toplumların entellektüelleri kendi tarihselleştirmelerine Batılılaşmanın neresinde oldukları sorusu üzerinden bakmış, tarihe bu çerçevenin dışından bakanlar ise ulusun öz değerlerine dönüş formülünü önermişlerdir.

    Yamazaki, Japonların da kendilerini Batılı kişiler üzerinden değerlendirdiğini, kendi kültürlerinin asla değişime uğramadığını ifade ettiklerini aktarmıştır. Kalıplaşmış, durağan bir Japonluk ya da Japon kültür anlayışının, insanların davranış konusundaki seçimlerini kolaylaştırdığınadikkat çekmiştir. Toplumlar, büyük felaketler, kriz durumları karşısında tarihe ve efsanelere dönme ve aradıkları manevi gücü, gerçek veya kurgu bir geçmişte bulma eğilimindedirler. Japonlar da modernleşmenin getirdiği dönüşüm süreci, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında gelen ekonomik krizler karşısında, aradıkları dayanma gücünü "gerçek" bir Japon'un nasıl davranması gerektiğinde bulmuşlardır. Ancak kültür klişelerinn ve önyargıların tümünde olduğu gibi, Japonluk duygusu konusunda da hem gerçeğin sadece bir yönü, gerçeğin bütünüymüş gibi sorgulanmadan kabul edilmekte, hem de bütünün içindeki kişisel farklılıklar göz ardı edilerek "birey" ortadan kaldırmaktadır. Kültürün değişmeyen bir organizma olarak görülmesi, günümüzdeki sosyal sorunların temelini bu kültürde bulma, dolayısıyla çözülmesi imkansız sorunlar olarak görme eğilimini kuvvetlendirmektedir.

    Japonya'daki toplum-birey ilişkisini inceleyen Hamaguchi Eshun, bu ilişkinin işleyiş biçimine "bağlamsallık kavramı" adını vermiştir.Hamaguchi'ye göre Batılı "çağdaş birey" benmerkezcidir, kendine güvenir ve insanlarla kurulan ilişkileri amaç değil araç olarak kabul eder. Japonlardaki bağlamsallık kavramı ise karşılıklı güven, dayanışma ve insanlar arasındaki ilişkilerin kendisini değerli gören bir düşünce şeklidir. Birey ve toplum kavramlarını ele alarak hangisinin gerçek varlık olduğunu, teorik olarak hangisinin önce geldiğini sorgulayan sosyolojiye karşı bağlamsal kuram, bağlamsallık adı verilen bir ara kategori oluşturarak toplum ve bireyi birbirinin karşıtı kategoriler olarak ele almayı reddetmiştir. "Bağlamsal kuram, kesin olarak kabul edilen Batı bireyciliğini açıkça eleştirmek ve Japon toplumundaki grup merkezli bakış açısını suçlayan Batılıların görüşlerini çürümek üzere ortaya çıkmıştır." Böylece bağlamsallık kavramı, toplum konusunda gerçeğe yakın bir görüş edinmemizi, birey ve bütünün neden bir yandan belli oranda kendi kimlik-lerini korurken diğer yandan değişmeye devam ettikleri sorusuna açıklık getirmemizi sağlamaktadır.

    Meiji Restorasyonu, feodal Japonya'nın, kapitalist Japonya'ya dönüştürülme amacının gerçekleştirildiği dönemdir. Bu gelişmeler ışığında Japonya'nın modernleşme sürecini dışarıdan dayatılan, Batılı ülkeler tarafından empoze edilen bir Batılılaşma süreci olarak görmek mümkün değildir. Yoshioka Hiroshi, "...Japonya'daki Batılılaşma süreci sadece ötekinin tecavüzü değil, aynı zamanda Japon insanlarının kendileri tarafından gerçekleştirilen bir simülasyondur" diyerek Japon modernleşmesinin bir iç sömürgeleştirme süreci olduğunu öne sürmüştür. Batılı olmayan öteki, kendisi ve Batı'lı arasında bir çelişki duyumsarken, Yoshioka, Japonya'da kültürel çelişki bilincinin oluşmadığına değinmiştir: Japon insanı kültrel sömürgeleştirmeden ızdırap çekmiyor gibi gözükmektedir. Tek bir kültürde Batı'lı ve Japon öğelerinin birlikte varoluşu doğal ve uyumlu olarak kabul edilir. Böylesi bir doğallaştırılmış bakış açısından Japon kültürüne bakıldığında kültürün sömürgeleştirilmeden kurtarılması gereksizdir, çünkü ortada bir sömürge-leştirme yoktur.

    Modern Japon toplumunda bireyciliğin ilkeleri düşüşe geçerken ie (hane halkı) toplumunun ilkeleri yükselişe geçmiştir. Yamazaki bunun nedenini modern sanayi toplumunun yapısında ve sanayileşme sürecinde Japonya'nın içinde bulunduğu özel koşullarda bulmaktadır. Sanıldığı gibi sanayileşmenin bireyciliğin gelişmesi için verimli bir zemin oluşturulmadığını, tersine, bireyi ezen bir yapıyı sakladığını öne sürmüştür.

    Makinelere dayanan fabrika üretimi, beyin gücü ile kol gücünü birbirinden ayırarak tüm kontrolü beyne devretmektedir. Beyin gücünü kullanarak projeler hazırlayan çalışanlar yaratıcılıklarını geliştirme fırsatını bulmuş, ancak kol gücü ile çalışan işçiler, zanatkarların beyin ve  kol gücünü bir arada kullanan üretim şeklinden uzaklaşarak monoton işlerle uğraşmak zorunda kalmış, soyut içgücüdüne indirgenmiştir. Yamazaki, bu nedenle, sanayileşmenin toplumun belirli bir kesimi için bireyciliğin gelişimine katkıda bulunduğunun altını çizmiştir. Sanayileşmenin topluma getirdiği maddi bolluk, tüketime bağımlı yanılsamalı bir bireycilik gelişmesine neden olmuştur. "Sanayileşmenin eninde sonunda, "kitle" adı verilen insan tipini yaratması, bireyleştirmenin gerçek gerçek bireyler yaratılmadığını açıkça göstermektedir.

    Sanayileşmenin, işçiyi soyut bir iş gücüne indergeyen yabancılaştırıcı yapısı, Japonya'nın özel durumu nedeniyle daha yoğun biçimde yasanmıştır. Sanayileşme sürecine Batının teknoloji sistemlerini taklit ederek başlayan Japonya'da üretim sürecini düzenleyen hedef ve projeler dahi dışarıdan ithal edildiği için, üst düzey yöneticiler de yaratıcı süreçten dışlanmış emekçiler olarak iş görmüşlerdir. Çağdaş Batıya yetişmek için sanayileşmesini hızla tamamlamak durumunda olan Japonya'da, "çağdaş Japon"un bu yeni hedefler konusunda seçme şansı olmamıştır. Yamazaki, geçmiştekihiçbir köylü ya da savaşçının, kendisini bu dönemdeki Japonlar kadar köylü ya da savaşçı hissetmediğini söylemiştir.

    Modernleşme sürecine girilen Meiji Dönemi'nde toplumun diğer kesimleri gibi Japon kadınlarının da kamusal alandaki etkinliği artmamış, yeni haklara kavuşmamıştır. Kadınların oy hakkı, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ülkeyi yöneten AmerikanKuvvetlerinin ilan ettiği Anayasa ile yasallaşmıştır. Ancak Meiji Dönemin'ndeki Batılılaşma hareketleri ile Japonya'ya giren Batılı düşünce akımları kadınlar arasında etkili olmuş, çeşitli kadın dernekleri kurulmuş, kadnların her alandaki eşitlik hakkını savuan dergiler yayınlanmıştır. Japonya'daki özgürlük ve eşitlik düşüncesini tanıma fırsatı bulmuş, toplantılar düzenleyerek, dergiler yayınlayarak bu düşünceyi toplumun her sınıfından kadına iletmeye çalışmışlardır. 

    Meiji Dönemi boyunca gerçekleştirilen toplumsal düzenlemelerle, her sınıftan Japon kadını toplumsal hiyerarşinin dışında tutulmuştur. Japonya'nın çağdaşlaşma serüveninde kadına düşen toplumsal sorumluluk "iyi eş-akıllı anne" olarak endüstrileşme politikasına destek olmasıdır. 1889 Meiji Anayasasına göre "aile-devlet"in "kazoku koka" reisi imparator, onun evedki temsilcisi de babadır. Evin reisi olan erkek ülkenin hızla çağdaşlaşması için amusal alanda faaliyet gösterirken, kadının sorumlulukları evin içinde, özel alanda tanımlanmıştır. Kadının kamusal alanda varolması ancak aile-devlet'in kalıcılığına ve ülkenin modernleşmesie hizmet etme ideolojisinin parçası olması durumunda mümkün olmuştur.

    Kadınların kamusal alana katılımında savaşların önemli rolü olmuştur. Erkekler cephede savaşırken fabrikalarda silah üreten, günlük yaşamın idaresini üstlenen kadınlar özgüven kazanmıştır. Japon-Çin Savaşı (1894-1895) ve Japon-RUs Savaşı(1904-1905) boyunca kadınlardan, savaşan erkeklere destek olmaları beklenmiştir. Özellikle 1904 yılında Japon-RUs Savaşı başlar başlamaz gazeteler kadınları işbirliğine çağırmıştır. Bazı gazeteler kadınlardan altın-demir gibi eşyalarını bağışlamalarını isterken, savaş öncesinde savaş karşıtı tavrını açıkça belli eden sosyalistler, devleti tanımayan, politika ile ilgilenmesi yasak olan kadınlardan savaş için işbirliği istenemeyeceğine dikkat çekmişlerdir. 1905 yılında kadınlar kendilerini politik hareketlerden dışlayan "Güvenlik Polis Yasasıénın 5. Maddesini düzeltmek için Temsilciler Meclisine dilekçe vermişlerdir.

    Meiji Döneminde, tüm çocuklar için ilköğretimin zorunlu hale getirilmesi, kız çocuklarını kız meslek okullarına kabul edilmesi ile kadınlar meslek sahibi olmaya başlamıştır. Toplum kadınların eğitilmesini "iyi eş-eğitimli anne" kavramı çerçevesinde kabullense de savaşlarda kadınların katkısına ihtiyaç duyulması ve kapitalist sistemin gelişmesinden dolayı artan işgücü ihtiyacı, çalışan kadınların sayısını arttırmıştır. İş hayatına katılan kadınların özgüveni yükselmiş, talepleri artmıştır. İş hayatına katılan kadınların özgüveni yükselmiş, talepleri artmıştır. Taisho Döneminde ise "Taisho Demokrasisi" olarak adlandırılan, politikaya katılma hakkı bulunmayan halkın politikaya katılma hakkı hareketi başlamıştır. Bu hareket içinde lberalizm, demokrasi gibi kavramlar yaygınlaşmış, Rus Devrimi ve Batı demokrasilerinin de etkisiyle, işçi hareketi ve sosyalist hareketin yanısıra kadın hakları hareketi de yükselmiştir. Taisho Döneminde edebiyat, tiyatro ve sessiz sinema kültürü etkisini arttırmış, kadın kahramanların artışı, tiyatro ve sinemada kadın rollerinin- eskiden olduğu gibi erkekler tarafından değil- kadınlar tarafından oynanması ile kadın oyuncular büyük üne kavuşmuştur. Bu dönemde kadın hareketi, çalışan kadınların eşit ücret hakkı, bakirelik ve doğum kontrolü gibi konuları tartışmaya açmıştır. Japonya'nın İkinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması ve İmparator Hirohito'nun kutsal kimliğinden feraget etmesi ile aterkil toplumun erkek imgesi "tüm ulusun babası" olan imparator da dahil olmak üzere sarsılmıştır.

    Meiji Dönemi'ndeki "modernleşme projesi", iktidarda olan erkekler tarafından tepeden gerçekleşmiştir. Bu dönemde kadının rolü "iyi eş-eğitimli anne" olarak belirlenmiş, ulusa faydalı olacak eğitilmiş vatandaşlar yetiştirmek olarak görülmüştür. İlerleyen dönemde Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında silah fabrikalarında, tekstil atölyelerinde kadınların işgücüne ihtiyaç duyan iktidar, kadınların kamusal alana girmesine destek vermek durumunda kalmıştır. 1903- 1945 yıllarında yükselen faşist politika ile Japon kadınının çocuk doğurması siyasi bir konuhaline gelmiş, "doğur! arttır!" sloganı ile Japon kadınları nüfusu arttırmaya çağırılmış, ulusa bu yola hizmetetmeleri istenmiştir. 

    Japonya'daki kadınlık durumunun değişmesi ve eğitimli kadınların sayısının artması ile kadınların kamusal alandaki gücü artmıştır. 1960'lı yıllardan başlayarak manga piyasasında çizer olarak çalışmaya başlayan kadınlar da çizdikleri mangalarda toplumun kadına yüklediği görevleri eleştirmiş, yarattıkları güçlü kadın karakterleraracılığıyla genç kızlar içinmodel oluşturmuşlardır. Toplumda sarsılan erkek imajına ve güçlenen kadınlara manga sektörünün verdiği tepki, en belirgin şekilde porno anime ve mangalarda görülmektedir.Porno mangalarda özellikle güçlü dişi karekterin metamorfozu ile gösterilen kadının değişim gücü, Japon toplumunda bağımsız ve güçlü kadın modeline yönelik tedirginşiği temsil etmektedir. Anime ve manganın, çizerin zihninden çıkan, sadece çizerin hayalgücüile sınırlanmış yapısı, bu türler aracılığıyla kimlikteki değişimlerin başarıyla ifade edilmesine olanak tanımaktadır. Bu nedenle anime ve manga, doğu-batı, akdın-erkek gibi karşıt konumlandırılmış kavramları görsel olarak da ifade etme, bu karşıtlıkları uzlaştırma gücüne sahiptir.

    Japonya'da kadın hareketlerinin olmadığını ya da bu hareketlerin Batı'nın baskısıyla son döneme geliştiğini, bu postkapitalist toplumun hala geleneksel yapıları muhafaza ettiğini öne sürmek, oryantalist söylemin parçalarıdır. Oryantalist söylem Batı'yı tarihin merkezine yerleştirerek, zamanı Batı öncesi ve Batı sonrası olarak ayırmakta, böylelikle "Batılı olmayan" ulusların kendi tarihlerini konuşma haklarını ellerinden almaktadır. Japon kadınları ve erkekleri oryantalist söylem tarafından geyşa ve samuray imgelerinde mistik ve durağan hale getirilmiş, değişim ve kendi adlarında konuşma güçleri bir anlamda ellerinden alınmıştır.

    Oryantalizm Doğuya, bir öğrenme, keşfetme ve pratik konusu olarak sitemli bir şekilde yaklaşan (ve yaklaşılan) bir disiplindir. Üstelik, buna ilaveten bu terimi, Doğu olarak bölünen çizginin gerisinde neler kaldığı hakkında konuşmaya çalışan herkesin elinin altında hazır bulunan düşler, imgeler, sözcüklerden oluşan koleksiyonu göstermek için de kullanıyorum. Edward Said.

    Yamazaki Masakazu, geçtiğimiz yüzyıl boyunca Japonların ve Japon kültürünün klişeler ile yorumlandığından söz etmiş, bir ulus hakkındaki değişmeyen klişelerin, "neredeyse gerçeklik" statüsüne ulaşarak günümüzde de varlığını sürdürdüğüne değinmiştir. Wolfren!in de sık sık dile getirdiği gibi, Batıdünyası Japonya ile sık sık ticari anlaşmazlıklar yaşamakta, Japonya'nın ithalat konusundaki korumacı tutumu eleştirilmektedir. Ancak Yamazaki, ticari faaliyetler bağlamında yapılan eleştirilerin, giderek bu faaliyetlerin temelinde yatan kültürel ve sosyal geleneklere yönelmeye başladığına dikkat çekmiştir. "Bunun en açık örneği, Amerikalı üst düzey bir bürokratın bırkaç yıl önce yapmış olduğu korkunç açıklamalardır; nitekim bu bürokrat, iki ülke arasındaki ticaret açığı olumlu yönde değişmezse, Japon kültürünün değişmesi gerektiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir."

    "Evrensel" olarak işaretlenen yerde, doğruların ve değerlerin Batı'da merkezlenmesi sonucu neyin "Batılı olmayan", neyin evrenselden saptığı bu merkeze göre belirlenmektedir. Evrensel öznenin süregelen Batı-merkezli tanımlanması, Batılı olmayan değerlere karşı değişim talebini içermekte, bu talebi haklı çıkarmaktadır. Wolferen de "Japon Gücünün Sırrıé adlı kitabında Batıyı evrensel doğrunun merkezinde konumlandırarak, Japonya'nın değişmesi gerektiğini öne sürmüş, ancak Japon halkının bu değişim konusunda sesini yükseltmediğini, idarecilerin de değişmeyi reddettiğini söylemiştir: "1960'lardan beri Batı dünyası Japon gençlerinden, işçilerinden, yurt dışına çıkanlardan, halktan değişim talebi bekledi. Japonya'nın sonunda Batı modelini benimsemesi bekleniyordu. 70'lerin sonunda Japon yetkililerini "bir değişim olaksa Batı'da olmalı" tezini kullandı."

    "Samuray" ve "geyşa" imgeleri, hem Batı tarafından Batılı-olmayanın ötekileştirilmesi, hem de Japonya'nın içe ait sömürgeleştirme işlemine kaynaklık eden kurgu kimliklerdir. Yoshioka, Japon erkeğinin samuray imgesi ile temsil edilmekten, Batı'nın onları bu şekilde kurmaktan hoşnutluk duyduğu kadar memnun olduğunu öne sürmüştür. Samuray ve geyşa imgeleri Batıda Japonya'nın ötekileştirilmesi işlemine yardımcı olurken, Japonya'nın da Batı'nın kendisine samuray ile geyşa göstergelerinden bakmasına kendi iradesine ile katılması, Japonya'nın kendi kendisini sömürgeleştirme sürecini göstermektedir. Samuray imgesi, Japon erkeklerine Batılılaşma ile gelen kimlik çatışmalarıyla yüzleşmekten kaçmak için sabitlenmiş bir kimlik sağlamaktadır. Bu imge, bir yandan modernleşme ile değişmemiş bir kimlik fantezisi sunmakta, diğer yandan modernleşme ile değişmemiş bir kimlik fantezisi sunmakta, diğer yandan Japonya'nın endüstrileşmiş yayılmacı bir devlet olma amacına uygun olarak savaşçı kökleri vurgulamaktadır. Dayanışma, mücadele ve kendini feda etme gibi geleneksel değerler, modern dünyadaki, savaşçılık ve yayılmacılıkla bütünleştirilmekte, böylece ulusal kimlik güçlü, bağımsız erkek özne samuray imgesinde temsil edilmektedir.

    Meiji yönetimi, kıyafet kanunu ile yaratmaya çalıştığı Batılı görüntüsünü de erkek üzerinden gerçekleştirme eğiliminde olmuştur. Batı modeli takım elbise ile erkek, Japonya'nın çağdaş yönünü temsil ederken, küçük değişiklerle "çağdaş" hale getirilmiş kimonosu ile Japon kadını, toplumun tanıdık, geleneksel yönünü temsil etmiştir. "Rasyoneléin hakim olduğu kamusal alanda erkeğin modern kıyafetleri ile tam bir Batılı olması, "duygusal"ın hakim olduğu özel alanda, yani evde ise geleneksel erkek kimonosu olan hakama ile bir Japon aile reisi olması, Japon çağdaşlaşmasının ideali haline gelmiştir. Japon kadını, kimonosu ile çağdaş bir anne ve ev kadını olarak duygusalın ve gele-nekselin hakim olduğu özel alana yerleştirilmiştir.

    Geisha (geyşa) sözcüğü gei(sanat)- sha(yapan/aktör) yani sanat icra eden kişi anlamındadır. Geleneksel olarak bir geyşanın görevi dinlenme evine gelen konuklara sake ikram etmek, shamisen adlı müzik aleti eşliğinde dans etmek ve konuğun sohbetini dinlemekle sınırlıdır.

    Ancak geyşalık, genelde hayat kadınlığı ile ilişkilendirilmekte, Japon kadınlarının kimliğine dair bir yığın olumsuz önyargının üretilmesi sürecine katkıda bulunmaktadır.

    Meiji Dönemi'nde Japon kadınının geleneksel ve tanıdık imajı değiştirilmemiş, kadınların reform sürecine ve modern  hayata kimonosu ile katılması istenmiştir. Geleneksel ağır kumaşlardan yapılmış, yakası açık bırakılmış ve yürümeyi kolaylaştırmak için önde yırtmacı olan geleneksel kimononun Batılılar tarafından erotik bulunması nedeniyle kimono hafif kumaşlardan yapılmaya başlanmıştır.Daha hafif olan yeni kimonolar, kapalı yaka ve yırmaçsız olarak yapılmış, günlük hayatta kolay kullanılır hale getirilmiştir.

    Doğulu kadının kimliği, zayıflık, kendine özgülülük, fantezi, egzotiklik ve geleneğe aitlik öğelerinin gölgesinde kurulur. Japon kadınının geyşa olarak ötekileştirilmesi de doğulu kadının kimliğinin Batıda kurulmasının örneğidir. "Eril ve tarihsiz Japon kimliği , ataerkil Japonya'nın kendisi tarafından da benimsenirken, kimlik bunalımı yeriniötekinin/ Batı'nın gözünden kurulan sözde kimlik uyumuna bırakır, zihinler sömürgeleştirilir.

    Meiji reformları ile toplumdaki sınıflar arasındaki farklar yasal olarak kaldırılmış, feodal sınıflar ortadan kaldırılırken samuray sınıfının gurur duyduğu erkek topuzsaç biçimleri (Chommage) de yasaklanmıştır. Modern saç tıraşı olan kısa saç kesimi (Cangiri) batılılaşmayı, medeniyeti ve aydınlanmayı temsil ederken erkek saçlarının topuz yapılması Batılılara benzemeyen, Japonları Batılı toplumlar karşısında komik duruma düşüren feodal bir öğe olarak görülmüştür.

    Schodt, Japonya'daki yeni toplumsal düzen ve teknolojinin, beraberinde karışıklıklar ve çelişkiler getirdiğine değinmiştir. Kılıç taşıması ve savaşçı sınıfına özgü saç topuzları yasaklanan samuraylar, palto ve şapka giyerek caddelerde dolaşmaya, eskinin vejetaryenleri de biftek yemenin yüceliklerinden söz etmeye başlamıştır. Japonya'da binalara girerken ayakkabılarını çıkarma geleneğini sürdüren Japonlar, ilk tren deneyimlerinde de ayakkabılarını çıkarmış, gidecekleri yere vardıklarında ayakkabılarını bulamayınca şok olmuşlardır.

    Japon toplumunda bir kadının saçı onun namusunu temsil ettiği için Meiji dönemi kadınlarının saç sitili daha duygusal bir tartışma konusu olmuştur. Japon kadınları, eski moda kalıplaşmış klasik saç topuzunu dayanılmaz derecede rahatsız bulduklarından Batı tarzı doğal taranmış saç sitilini çabuk benimsemiştir. Ancak Meiji reformlarının ilk yıllarında kadınların uçuşan şaçlarla sokağa çıkmaları Japon toplumunda ateşli tartışmalara neden olmuş, bu uçuşan saçların, zamane kadınların "hafifliğini" ispat ettiği yorumları yaılmıştır. Halkın bu modaya gösterdiği sert tepki nedeniyle reformcu yönetim yeni saç stilini bir süre için yasaklamak durumunda kalmıştır.

    On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı'nın Batı dünyası ile iletişimindeki yüzü olan seçkin Osmanlı erkeği, Avrupai kıyafetini bir fes ile tamamlayarak geleneksel ve çağdaş değerleri birleştirmiştir. Doğu ve Batı değerleri yumuşatılmış, Osmanlı-Türk kimliği yüzünü Batı'ya dönmüş elektik bir model olarak kurgulanmıştır. Osmanlı çağdaş bireyi, kamusal alanda da özel alanda da bu eklektik kültür modeli içinde yaşamış, farklı alanlarda farklı kimlikler edinmek durumunda kalmıştır. Oysa Meiji japonyasının kültür modeli "eklektik ikili kültür modelidir". Japon erkeği kamusal alandaki imajını "tam bir Batılı", özel alandaki imajını ise "tam bir Japon" olarak kurmak, iki farklı kültürün unsurları arasında gidip gelmeki iki alanın da katı kurallarına uymak durumunda kalmıştır.

    Japon toplumunda görgü kuralları Çin öğretisi geleneği doğrultusunda eskiden beri büyük önem taşımıştır. Doğu öğretisine görgü kuralları sadece medeni bir davranış biçimi olarak değil, kişinin ahlaki üstünlük ve erdeminin yansıması olarak değerlendirilmiştir. Uyulması gereken görgü kuralları, kişinin hiyerarşideki konumuna göre düzenlenmiş, uygun davranış kuralları, bireyin toplumdaki mevcut kurallar ve sistem ile bağdaşmasına hizmet etmiştir. Meiji döneminde ise yöneticiler, hiyerarşideki konumlarına göre birbirinden çok farklı yaşamlar süren ve farklı kurallara tabii olan kişilerin uyabilecekleri, ulusal adabı muaşeret kuralları oluşturmaya çalışmışlardır. Esenbel, dönemin özel ve devlet kuruluşlaı tarafından yayınlanan adab-ı muaşeret kuralları kitaplarının sayılarının binleri aşmasının, konunun "medenileşme" bakımından ne kdar önemsendiğini gösterdiğinivurgulamıştır.  Ancak bu konuda gözden kaçırılmaması gereken  konu, geleneksel adab-ı muaşeret kuralları ile Avrupa adab-ı muaşeretinin algılanışındaki farklılıktır. Meiji dönemi adab-ı muaşeret kitapları, Doğu öğretisine uygun olan ve eskiden beri Japon yaşayısında önemli yer tutan görgü ve davranış kurallarının kişinin ahlak ve erdemini yansıttığı görüşünü devam ettirirken, aynı kitaplar Batılı görgü ve davranış kurallarını ahlak dünyasından ayrı, yeni davranış biçimleri olarak ele almıştır. Batı insanı ile olan adab-ı muaşeret ilişkisi, açğdaş dünyanın gereği, Batılı luslar karşısında küçük düşmemek, onlarla rekabet etmek için gerekli davranış kalıpları olarak nitelendirilmiştir. örneğin, günümüzde Japon selamı olarak bilinen ayakta eğilerek selam verme şekli, Meiji dönemi yöneticileri tarafından "icat edilmiştir. Meiji Dönemi'ne kadar Japonlar  yerde oturulan yaşamın sonucu olarak oturarak selam vermişlerdir. Ünlü yönetmen Ozu Yasujiro, tüm filmlerinde kameranın görüş açısını, geleneksel yerde oturulan yaşama göre düzenlemiştir. Kamera ayakta duran bir insanın görüş açısına değil, yerde oturan bir insanın göz hizasına uygun olarak yerleştirilmiştir. Ancak reform döneminin yöneticileri, Batı tipi yaşam için, Japonlar arasında ortak paylaşılacak çağdaş selamlaşma şekli olarak ayakta eğilerek selam verilmesi uygulamasını başlatmışlardır.

    Meiji dönemi modernleşme politikası ile halkın yaşam tarzında önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Batılı toplumlar tarafından hoş karşılanmayacağı endişesiyle, çağdaşlaşma politikası çerçevesinde Japon toplumunda normal karşılanan pek çok uygulama yasaklanmıştır. örneğin 1869 yılında, o zamana kadar normal olan erkeklerin ve kadınların beraber hamama girmesi devlet tarafından yasaklanmıştır. 1872 yılında, doğumun dini açıdan kirli olmadığı, kadınların doğum nedeniyle kirlenmediği kabul edilmiş ve Fuji dağına çıkma, Sumo güreşi seyretme gibi geleneksel faaliyetleri kadınlara yasaklayan uygulamalar kaldırılmıştır. Eskiden okula gönderilmeyen kız çocuklarının da ilköğretimi bitirmesi mecburiyeti getirilmiştir. Ancak bu uygulama ile kadınların eğitimli bireyler olmaları değil, ulusun kalkınmasında erkeklere destek olacak iyi eşler ve üleye faydalı evlatlar yetiştirebilecek eğitimli aneler haline gelmeleri hedeflenmiştir. 

    Japonya'nın modernleşme süreci, Meiji döneminden başlayarak yüzünü Batı'ya dönmüş ve toplumsal alandaki reformlar, endüstriyel alandaki atılımlar, Batı modeline göre düzenlenmiştir. Ancak Japonya'nın modernleşme ve kapitalist bir toplum olarak yeniden krulma sürecinde, bu sürece katkısı olacak geleneksel kurumlara müdahele edilmemiştir. Tanrı imparatora sadakat, aile reisinin otoritesi gibi geleneksel değerler, üretim gücüne dönüştürülmek amacıyla özenle korunmuştur. Böylece şirket ailesi ve Japon A.Ş. olarak anılan yapılar ortaya çıkmıştır. Şirket ailesi üyelerinin para kazanmak amacıyla değil, şirketleri aracılığıyla saatlerine dayanmalarını sağlamak için kullanılmış, sarariman (salaryman) olarak da adlandırılan bu orta sınıf şirket çalışanları, Japon kalkınmasının çekirdeğini oluşturmuştur.

    Taisho Dönemi (1912-1926)

    Yıllar boyu ülkeye politik ve sosyal alanda rehber olan imparator Meiji'nin 1912'deki ölümünün ardından, tahta İmparator Taisho çıkmıştır. İmparator Taisho döneminde Japonya, 1. Dünya Savaşına 1902 Anglo-Japon Birliği'nin koşullarında girmiş ve savaş sonunda dünyanın büyük güçlerinden biri olarak tanınmıştır.

    Bu dönemde Rus Devrimi'nin ve Batı demokrasilerinde yaşanan gelişmelerin etkisiyle Japonya'da özgür düşünce yayılmış, çeşitli taleplerle ortaya çıkan hareketler olmuştur. Taisho Demokrasisi olarak bilinen bu hareket içinde işçi hareketi, kadın hareketi ve sosyalist hareketleri yükselmiştir. Kapitalist sistemin güçlenmesi ile işgücüne olan talep artmış, daha fazla sayıda kadın çalışmaya başlamıştır. Büyük şehirlere çalışmak için giden aile sayısının artması ile çekirdek aile önem kazanmaya başlamış, tarım tipi büyük ailenin yerini çekirdek aileye bırakmasıyla Japon insanının üretici olmaktan tüketici olmaya geçişi başlamıştır.

    Showa Dönemi (1926-1989)

    İmparator Taisho'yu 1926 yılında tahta çıkan İmparator Hirohito izlemiş, Showa Dönemi başlamıştır. Endüstrinin geliştiği, parlamenter hükümetin yerleştiği bu dönemde iyimser hava, dünyadaki ekonomik durgunluğun etkilerinin ülke içinde hisssedilmesiyle yerini tedirginliğe bırakmıştır. Ülke içindeki çeşitli skandallar, kamuoyunun siyasi patilere olan güvenini zedelemiş, kök salmaya başlayan parlamenter hükümet zarar görmüştür. Ülkedeki bu huzursuz ortamdan faydalanan aşırı uçlar ve askeri muhalifler ülkeyi çatışma ortamına sürüklemiş ve siyasi partilerin etkileri azalmıştır.

    1931 de Japon Kwantung ordusu bölükleri Mançurya'ya saldrımış ve orada kukla bir hükümet kurmuştur. Hükümeti tarafından cezalandırılmayan ordunun cesaret kazanması Pearl Harbor Baskını'na yol açmıştır. Japonların ABD nin İkinci Dünya Svaşı'na girmesine zemin hazırlayan saldırıları, ordu ile hükümet arasındaki çelişkinin sonucudur. Savaş da siyasi kurumları bir araya getirme konusunda başarılı olamamıştır. Bürokratların gücü artsa da yetki tek bir kurumun ya da kişinin eline geçmemiştir, çünkü yönetimde söz sahibi olan hiçbir grup diğerlerinin güçlenmesini istememiştir.

    1931'de Mançurya'yı işgal eden Japonlar, 1937'de Çin topraklarına girmiş, Batılı kaynaklarda Marco PoloKöprüsü Olayı olarak da geçen Lougouqiao Olayı patlak vermiş, Japonya, çin'in tüm kıyı bölgelerini denetim altına almıştır. Bu olayın Çin ile savaşın çıkmasına yol açmasının ardından partiler, savaşın başarısı için işbirliği yaparak birleşmeye zorlanmışlardır. Partilerin çözülmesinin ardından Birleşmiş Milli Parti kurulmuş, meclisin yetkilerinin kısıtlanması sonucu, 1941 Pasifik Savaşıile sonuçlanacak sürece parlamenter bir engel konulamamıştır.

    1938 yılında istifa eden Japon kabinesinin yerinegeçen kabine general ve amirallerden oluşmuştur. Yüksele milliyetçi ve militaristdüşünceler Kado ( İmparatorluk Yolu) denilen yeni deolojiyi oluşturmuştur. Ülkede artan ırkçı eğilimler nedeniye Japonlarla ittifak halinde olan Almanlar bile kötü muamele görmüştür. İkinci Dünya Savaşı ile sonuçlanan süreçte Japonya'nın ideolojisini anlamak için Dışişleri Bakanı Matsuoka'nın yaptığı konuşma önemlidir: "Tanrı tarafından Japonya'ya verilen büyük vazife, insaniyeti kurtarmaktır. İmparator Jimmu'nun, devletimizi kurduğu zaman tatbik ettiği zihniyet içinde, Japonya bütün dünyada tatbik ettirilmelidir"

     

    Sign in to follow this  



  • Disqus Yorum

  • Reklam

  • Uyarı!

    • İçeriklerimizin "kopyalanması" ve "çoğaltılması" kanunen yasaktır!
    • 1948 yılında yürürlüğe girmiş İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 27. maddesinde belirtildiği üzere; ‘’Herkesin sahibi bulunduğu (yarattığı) her türlü bilim, edebiyat veya sanat eserinden doğan manevi ve maddi yararlarını korunmasını isteme hakkı vardır.’’
    • Bu bağlamdan mütevellit 1998 yılında Dünya Telif Hakkı Örgütünün de destekleri ile Amerika Birleşik Devletlerinde çıkartılmış olan Digital Millennium Copyright Act (DMCA) adlı bu yasa ile İçeriklerimiz DMCA ile korunmaktadır.

    DMCA.com Protection Status

.

logo.png.c9c7979e5a58750c2eb2f340594d083

AniSekai Fansub | Türkçe Fansub, Türkçe Anime & Manga & Kore & Japon Dizi & Film Çeviri ve İzleme, Anime/J-Pop/k-Pop/Kore Radyo, Uzakdoğu Anime Manga Haberleri ve Oyun Dünyasına Dair Herşey

 . 

Bizi Takip Edin.

×
×
  • Create New...