Jump to content
  • Sign Up

creative-miss

Koord. Blog Editörü
  • Content Count

    33
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    11

creative-miss last won the day on January 20

creative-miss had the most liked content!

Community Reputation

26 Excellent

About creative-miss

  • Birthday August 24

Personal Information

  • Gender
    Kadın

Recent Profile Visitors

1068 profile views
  1. (Bir ufak not: görecekleriniz rahatsız edici olabilir. Ancak sen sayfayı kapattığında var olmayacağı anlamına da gelmez ...) Dünya üzerinde o kadar çok gelenek var ki bunların hepsinin her toplum için ve her canlı için uygun olmadığını söylemek gerekir. Bir yanda dini gelenekler bir yanda edinimsel gelişen gelenekler... Bunca şeyin içinde her seferinde kapalı kalmış toplumların kendi içinde koruduğu korkunç geleneklere rastladığımda içim ürperiyor. Bu sefer ki gelenek ise 500 yıldır Kore, Japonya, Tayland ve özellikle Çin'de tüketilen bir hayvanın yenilmesi ile alakalı. Yulin festivali. Bir zamanlar inanılmaz şekilde gündemde olan ve 2019 yılında kutlanmasına izin verilmediği söylenilen (biliyorsunuz Çin hükümeti sansürleme ve yalan habere bayılır o yüzden onların medyasından öğrendiğim hiçbir şeye güvenmiyorum) "Yulin Festivali"... Yulin Köpek Eti Yeme festivali anlatıldığı kadar korkunç şekilde yapılıyor/gerçekleşiyor. Fakat şu gerçeği unutmayalım ve çin halkına boşuna şiddetle her bireyine en azından küfür etmeyelim. Çin'de yaşayan insanların %70'i hiç köpek eti yememiş. Ayrıca Çin'de bir çok kişi bu festival dikkat ve tepki çekmeden önce "Yulin" diye bir şehri ve bu festivali bilmiyordu. Biraz mitsel biraz da tarihsel olarak bu festivalin daha doğrusu köpek eti yemenin temeline inelim o zaman. Çin'de doğan bir birey aslında bir çok ülkede doğan yaşıtlarına göre oldukça kötü durumda büyüyor. Afrika'nın Asya'da ki bir biçimi gibi. Eski kökenli ve oldukça kalabalık bir yer. Etnik olarak çok karışık, dinsel ve geleneksel olarak çok fazla ritüele ev sahipliği yapan bir yer. Bunun yanı sıra nüfusu o kadar artmış durumda ki besin dengesi sağlanamayacak kadar kötü durumda. Bu yüzden birçok coğrafya da yenmesi garip olan hayvanları tükettiklerini biliyoruz. Yılan, yarasa, su samuru, tavus kuşu, dağ gelinciği... ve nicelerini tükettiklerini söylemek gerek. Köpek ve kedi de bu yenilen hayvan grupları içerisinde. Açlık durumunda, sokaklarda hızlıca üreyebilen hayvanları yemelerini garipsememek gerek. Zamanında büyük açlıklar ve sefaletler yaşayan bizlerde bu gün garipseyeceğimiz şeyleri yedik, hattı bir kaçı geleneksel yemek kültürümüze bile eklendi. Bir çok köpek eti kasabı olan Yulin vatandaşları bu geleneğin yıllardır hatta yüz yıllardır hanedanlık içinde olduğunu savunuyor. Ancak şu gerçeğe bakarsak 13. yüz yılda çocuklar için yazılan bir kitapta köpek yenilecek bir hayvan değil, evcil olarak yetiştirilecek bir hayvan olduğu belirtilmiştir. Bu durumda Çin hükümeti şiddetle köpek eti yeme geleneğinin Çin halkına atıf edilemeyeceğini bunun Yulin halkının turist çekmek ve sermaye oluşturmak için 2009'da yarattığı söyleniyor. Bu açıklamayı mantıklı kılan çok şey var. Öncelikle Çin'de egzotik hayvanlar tüketilse bile en fazla tüketilen et domuz ve tavuk etinin yanı sıra balıktır. İnsanlar ayrıca sokakta büyüyen ve kuduz gibi ciddi hastalıklar taşıyan hayvanların etlerini yememeleri gerektiğini bildikleri için sokak hayvanlarını avlamaktan kaçınıyor. Buna rağmen komşusunun köpeğini kaçırıp yiyen var mı? Var! Ancak Yulin dışında büyük kıtlıkların yaşandığı yılların dışında başka yerlerde köpek eti zevk ve 21 haziran dönencesini kutlamak için asla yenilen bir et olmamıştır. Çin Kaynaklarında arama yapıldığında köpekler avcıların yanında ava yardım eden dostlar, çocukları büyütürken onlara koruyuculuk yapan sadık dostlar olarak biliniyor. Av hayvanı ya da eti ziyafette sunulan bir canlı değil. Protein oranı farklı olduğu için insan için lezzetli bir yemek olacağı düşünülmez. Bir çok Çin Cumhuriyeti vatandaşı köpek ve kedi eti tüketen insanların, düşük kalitede insanlar olduklarını, toplumun onlardan nefret ettiğini ve sürekli olarak aşağılandığını söylüyor. Yulin Köpek Eti yeme festivali Çin halkı tarafından şiddetle kınanıyor ve o festivalde hızla bütün köpekleri kurtarmak için ciddi çalışmalar yapılıyor. Sokaklarda köpek toplayanların linç edilmesi, polislerin yardımı ile, el koyulan ve satılacak köpeklerin salınması gibi aktivistlerin çalışmaları var. Eskiden büyük kıtlıklarda yenmiş olmasına rağmen bu gün ileri medeniyet seviyesinde olan hiç bir toplumun bu davranışı insanca bulmayacağını bilen Çin Cumhuriyeti yönetimi son zamanlarda Dünya'dan yükselen seslerle bu olaya ciddi bir şekilde müdahale etmeye çalıştığını söylüyor. Yazının devamı sürecinde büyük kıtlıkta dünyada insanların çok garip şeyler yediğini hatta bazen kendi yeni doğmuş bebeklerinin başkaları tarafından çalınıp yenildiğinden söz etmek isterdim ancak meraklısı kendisi araştırsın. Konunun devamında Köpek eti yeme alışkanlığı ya da Yulin halkına göre geleneği insanı kötü ruhlardan uzak tutup cinsel gücü arttırdığı söyleniyor. Turistler için gerçekten korkunç görüntüler sergilemeleri onların vahşetle insan çekme durumunu ters etkilemedi. Gerçekten de köpek eti denemek isteyen binlerce insan Yulin'e gitti. Bu sadece Asya'lılar için geçerli değil. Bir çok avrupa ve Birleşik devlet vatandaşları oraya eti denemek için gitmeye başlayınca Çin Hükümetine baskı daha fazla arttı ve 2018 festivalini belli nedenler koymadan iptal edeceğini duyurdu. Ama edemedi ve yien sokaklarda bir curcuna başladı. Üç köpek avcısı aktivistler tarafından dövülerek öldürüldü, binlerce köpek turist ve yerli halkın sofrasına sunuldu. Hükümet desteklemesede özel şirketler bu festivali fazlası ile desteklediği için iç kargaşaya sebep oluyor. Sadece bu konuda yulin halkı ya da Çin hükümeti suçlu değil. Köpek eti yeme geleneği Güney Kore'de de uygulanıyor. Orada köpek eti için özel yetiştirilen köpekler olduğu ve yakın zamanda aktivistler tarafından kurtarıldığı biliniyor. Bunları düşününce insanların doğada var olan her şeyi tüketme çabası bana hayatta kalmak için hala ilkel dürtüsünü kullanan "bizler için hayvan" dediğimiz canlıları anımsatıyor. Kalabalık, kirli, baskı altında olan, topraklarının yarısı verimsiz durumda ki Çin de insanların her türlü hayvanı yemesi belki bundan beş yüz yıl önce garip karşılanmazdı ancak hala 2020 yılında zevk için egzotik hayvan tüketip, hiç bir tarihi turistik yeri olmayan Yulin'in dikkat çekmek için köpekleri vahşice öldürdüğü bir festival düzenlemesi... Ne bileyim biraz ilkel bir dürtü gibi... Görgüsüz ve homosantrik bir yapı. Bu tür insanlar için aslında güzel bir laf vardı. Kimin söylediği pek aklımda değil ancak doğru hatırlıyorsam şöyleydi; "Bir toplum içinde nüfus artarsa ve bir taraf yükselip bir taraf batmaya başlarsa yukarı çıkanın pisliği aşağıda kalanı boğdukça onlar için pislik tek var olan gerçek olmaya başlar ve o zaman kontrolsüz bir alt tabaka halkı ortaya çıkar." Okuduğunu için teşekkürler. Farkındalık yaratmak için bu tür alt tabakaya pislik yığmak ya da o pislikte boğulmak istemiyorsanız dengeyi sağlamaya çabalayın.
  2. Merhabalar. Önecelikle uzakdoğu başlığı altında açtığım bu konu hakkında ufak bir bilgi vermem gerek. Uzakdoğu ve Uzak Asya'da cinsiyet kavramı batının aksine sadece iki kalıp şeklinde değildir. Tayland'da resmi kabul edilen 5 cinsiyet olması, Çin imparatorlarının erkek sevgililerin varlığının yüz yıllarca halktan saklanmaması ve efendilerine sağdık Samurayların evlenmemeye dair ettikleri yemin sonucu birbirlerine karşı besledikleri dostluğun zamanla aşk kavramı kazanması gibi durumlar olduğunu belirtmem gerek. Bu gün sizinle Samuray'ların ufak sırlarından ve aslında Japonya'nın da beş cinsiyet kavramını geleneksel olarak içinde tutmasına rağmen batıcıl sistemin etkisi ile değişiminden söz edeceğiz. Bundan söz ederken arkadaşımın tavsiyesi üzerine güç bela bulup izlediğim Gohatto filminden yola çıkarak konuşmak isterim(ingilizce adı Taboo bu şekilde daha rahat bulunduğunu belirtmek isterim merak eden olursa). Konumuza gelirsek, biraz tarihi bir girişle başlamak isterim. Son zamnalarda kafayı taktığım eski medeniyetlerde cinsiyet algısının farklılığının yeni dünya kurallarından çok farklı olduğunu söylemeye çekinmem ve bunun için ciddi kaynakçalar verebilirim. Yunan mitolojisinden yazılı kaynaklarını, İran, Pers imparatorluğunun Anadolu'da ve İyonya sularında yaşattığı geleneklere kadar cinsiyet algısının nasıl bir farklılık taşıdığı bariz şekilde karşımızda. Kadın doğurgandır. Erkek doğurganlığı sağlar. Ancak bir erkek bir kadına aşık olmak zorunda değil. Üzülerek söylüyorum kadın için batı ve ortadoğu topraklarında aşk kavramını pek nitelendirmemişler. Aksine sadece bir erkeğin onun için dünya olduğundan söz ediyorlar. Ancak savaşçı imporatorluklarda ve uzun savaşlarda büyük ordularda erkeklerin erkeklerle yaşadığı ilişkiler hem dostlukla hem aşkla bağdaştırılmış. Birazda asya toplumlarına bakarsak onların bu konuda daha açık görüşlü olduğunu ancak susmanın her şeyi sır olarak sakladığını söylemek gerekir. Kadınların cinsel eğilimlerinden çok söz edilmezken erkekler hakkında ciddi konuşmalar olduğunu söylemek gerekir. Biz bütün asya için değil daha uzakkdoğuda yer alan Japonya'nın savaşçıları olan samuraylara bakacağız. 19. yüzyıl Japonya'sında eşcinsellik alay konusu olarak gösterilsede hala kabul edilebilir bir durumda. Bunu filmde görmenin yanı sıra Oksaçan'ın kitabında şöyle okuyoruz. "Japonya'ya misyonerler girene kadar onlar için doğanın yaratmış olduğu sıradan bir davranıştı üremek, sevişmek ve bunun için partner seçmede sınırlar olmaması... Misyonerler yasaklar ve tabuları getirerek onlar için utanç duyulan bu davranışın günah olduğunu belirttiğinde Samuray geleneği son bulmaya yakındı." Bu durumda batı inançlarının doğuya taşınması ile aslında var olan geleneğin bozulduğunu görüyoruz. Samuray geleneğinin bitmesi hem düzenli ordunun kurulması hemde beylik sisteminin kalkmasına ve artık batı tarzı yaşama geçilmesi ile alakalı olsada bu geleneksel sistem bir çok kişi için onur kaynağı ve geçim kaynağıydı. Dokunacağımız nokta sistemin ortadan kalkmaya başlamasının öncesi ile alakalı. Gohatto da işler biraz iç savaşın başladığı daha 19. yüz yıla yakın dönemlerde gerçekleşiyor olduğu için orada bahsedeceğim şeylerden birisi bu eşcinsel ilişkilerin biliniyor olmasına rağmen göz ardı edilmesi ve Samuray birlikleri arasında oldukça sıradan karşılanan ve konuşulması yasak şeylerdi. Ana karakterin yaşadığı bulanık olayların içinde Samuray birliği içinde bu durumun yaygınlığı ve istismarların sıklığını görüyoruz. Ve bu sadece halkın içinde olmayan özel yetiştirilip efendisine ölümüne sadık adamlar için geçerli değil. Beyliklerde bir çok yetkili kişinin bir kadınla evli olmasının yanı sıra erkek bir sevgili edinmesi oldukça normal görülüyor. Gohatto filminde aslında sanılanın aksinde çirkince şeylerle göz göze gelebiliyoruz. Bunlardan en önemlisi ise kast sisteminin getirisi olan itaat yüzünden çok fazla kişinin istismara uğramış olması. Ve işin acı veren noktası bu gerçek hikayelerden derleme bir film olması. Yani izlediğiniz kurgunun bir zamanlar yaşanmış olması kan donduruyor. İzleyen sosyolog arkadaşım olayı şöyle değerlendirmişti; "Toplumun üst kesiminde katı kuralların arasında sıkışıp kalmış insanların kıskançlıkları ve hiyerarşi içinde yer edinmek için girdikleri savaşta duygusal boşluklarını doldurma çabaları aslında bu. Orada bulunan bir çok samuray kadınlarla ilişiki yasak olduğu için bu yolla baskın erkek modelini oluşturma çabası içinde. Bu yaşanan ilişkiler sır olarak tutulsada dövüşmek için karşı karşıya geldiklerinde baskınlık kurma gereksinimi olmadan rakibini ezebilecek kadar cinsel yakınlık ve baskınlık kurmuş oluyor." Bu yoruma katıldığım yerler kadar katılmadığım noktalarda var. İstismar durumu olduğu doğru. Film için bunu ve yaşanan bazı durumlar için konuşmak doğru ancak başka gerçek öyküler üzerinden ilerleyince iki samurayın genelde birbirlerine yarenlik etmeleri durumu ile eşcinsle ilişki ve aşkların doğduğundan söz ediliyor. Öyle ki Çin imparatorluğu içinde imparatorunu imparatoriçe kıskanmasın diye ihtiyaçlarının giderilip ona dostluk etmesi için bir erkek yetiştirildiği söylenir. Samuraylara tekrar dönersek, batıdan gelen yeni "ahlaki" çerçevenin içinden bakmak doğru olmaz onların bu yaşamına. Bu yüzden onların öykülerini anlatan bir kaynaktan söz etmek gerekir. "Erkek Aşkının Büyük Aynası" 1867 yılında Ihara Saikaku tarafından yayınlandığında saklanan bir çok sırda ortaya çıkmıştı. Samurayların oğlan sevgilileri sadece içlerinde değil dışarıda zengin bir tüccar, sıradan bir sahaf olabiliyordu. Kısa kısa öykülerde büyük aşkları ve kıskançlıkları işliyordu. Burada sadece genç sevgililer değil samurayların yaşlı olgun sevgililerine edilgen cinsel yaklaşımda bulunduğundan söz ediyordu Saikaku. Paul Gordon Schalow'ın bu etkenlik(aktif) ve edilgenlik(pasif) kavramlarına yaklaşımını açıklayışını size aktarmak isterim. Japon kültürü içinde cinsel özgürlük vardı ve bu özgürlük hem kadınlar hem erkekler için geçerli miydi tartışılır. Ancak "Modern Japonya'nın İlk Dönemlerinde Erkek Aşkı" eseri sansasyonel olan gerçeği ortaya koyuyor. Erkekler kendilerini her türlü cinsel ilişkide görmeyi tercih ediyordu. Her türlü zevki tatmanın gerekli olduğunu düşündükleri için cinsel olarak kendilerine belli sınırlamalar koymuyordu sadece bu ilişki anında etken ve edilgenlik için var olan yaş sınırından söz ediliyor. Erişkin olmayan her oğlan edilgendir. Erişkinler ise etken ve edilgenliği kendisi tercih edebilir. Şunu belirtmem gerek 19. yüz yıldan sonra yavaş yavaş hukuki olarak eşcinsellik kabul görsede uzun süre boyunca samuraylar ve rütbeli kişiler arasında bu zaten kabul görmüş normal bir davranıştı. Anormal olarak görülmesi evlenme şansı olup evlenmeyerek bir erkeğe bağlı kalma çabası içinde olan erkekler için geçerliydi. Samuraylar için efendisi izin verdiğinde evlilik yolu gözüküyor ancak hala erkek aşıkları ile vakit geçirmeye devam ediyorlar. Ufak bir not olarak, Meiji – Shouwa Dönemlerinde eşcinsellik yasaklanmış ve bunun temel nedeni hıristıyan ahlakının oraya misyonerlerce taşınmış olmasıdır. Meiji Devrimi zamanında geçen Gohatto filminde devrim döneminde eşcinsleliğin henüz yeni yeni ahlaki bir suç ve anormallik olarak görülmeye başlandığını fark ediyoruz. İşi özüne gelirsek; savaşçı olarak kendi cinsi ile bir arada kalmak zorunda kalan ve evlilik ile kadınlarla ilişki yaşaması yasak olan kişilerin eşcinsel ilişkiye yöneldiğini görüyoruz ancak Ihara'nın yayınlanan kısa kısa öykülerinde toplum içinde eşcinsel birey sayısınında az olmadığını ve zamanla değişsede oldukça etkileyici aşkların yaşandığını okudum. Merak edenler için bir not: Film içinde fazlası ile eşcinsel cinsel ilişki bulunuyor. Eğer Homofobik bir birey iseniz ne acaba bu diye girip bir sanat eserine küfür etmeyin. Okuduğunuz için teşekkürler.
  3. Taoculuk ve Tao felsefesi. Bu gün sizinle aslında hayatımızı şekillendirirken her an kullandığımız kuralların yaklaşık olarak milattan önce 6. yüz yılda yaşamış Lao Tzu tarafından yazdığı felsefe kitabını anlatacağım. Taoculuk felsefesinin temeli olan ve her şeyin toparlandığı kitabın adı "Toa Te Ching" dir. Kısa ancak üzerinde bütün insanlık tarihini değerlendirmeye yetecek kadar uzun ve oldukça akla yatkın kavramlar üzerinde durmuştur. Elimde bulunan çevrilmiş kitabında seksen bir tane dünya ve dünyanın düzenini anlarken kendimizi şekillendirmeye yarayacak aforizması vardır. Aslında bu gün o maddeleri konuşmanın ötesinde bunların nasıl bize şekil verdiğine bakacağız. Lao Tzu temelde insanın bencil olduğunu ve bu bencillik ile hayatını yanlış şekillendirip "yaşamı" algılarken nasıl hatalardan kaçınması gerektiğini vurgulamış. Aslında hayatın sadece tek bir eksen üzerinde olmadığını söylemiş. Hayatın tezatlıklarla bu kadar renkli olduğunu belirtmiş. Bir noktada dini bir düşünce ve savaş sanatının temelleirni attığını söyleyebiliriz. Tezatlıkların ve "yol" un insan yaşamını oluşturduğunu ve yaşamların aslında dengenin temeli olduğunu söyler. Şöyle bir göz attığımda bir çok çin romanı, filmi ve dizisinde (tarih ve savaş temalı olan) ve hatta animelerinde bile "yin ve yang" ın bozulmayan dengesinin işlendiğini gördüm. Yin ve Yang 'ın Taoculuk için önemi ise tezatlık ve dengenin oluşturduğu "yol"un temel taşı olması. Her siyah içinde bir beyaz, her beyazlık içinde bir siyahlık olması. Bu da Tao Felsefesi için aslında her şeyin belirlenen kadar çizgisinde doğru ve yanlışlarla dolu olmasına eş değer görülüyor. Yol'un insanı şekillendirmesinin yanı sıra insanın yolu şekillendirmesinin daha mümkün olduğunu belirtiyor. Kitabın felsefesini konuşmak ve değerlendirmesini yapmak oturup bütün hayatımı gözden geçirmem anlamına geldiğini belirtmem gerek. Doğru ve yanlışın olmadığı ve sadece kararların inançların nasıl yolu şekillendirip yol içinde şekilendiğimizi anlatıyor. Sekiz bin yıl önce yazılmış olan bu felsefe kitap bu gün kolayca ulaşılabilir olsada hızlıca okunup sindirilecek bir kitap değil. Neden mi? Bir kaç maddede kitabın genel hatları ile açıklayalım bunları; 1. Hayatın dengede olması gerektiğini söylüyor felsefe. (Hayatımızın dengesini sorguluyoruz.) 2. Doğrunun ne kadar yanlış olduğu gerçeğini bulmaya itiyor biz. 3. Yol'da hayatın dengesi içinde siyahı mı beyazı mı bulduğumuzu aratıyor bize. 4. Bencilliğimizin yolda ki hayallerimizi nasıl engellediğini sorguluyoruz. 5. En önemlisi ise bu yolun kalıcılığının ne olduğunu düşünürken sözleirn kalıcılıkla nasıl çeliştiğini görüyoruz. Demem o ki aslında her okuyanın farklı bir son bulacağı bir kitap. Bana kalırsa bir felsefe kitabından daha çok kendi hayatımızı adım adım sorguladığımız bir otobiyografiye dönüşüyor kitap . Yinede isteyen olursa daha makul bir anlatım olarak şuraya kitabın alıntı tanıtımını bırakıyım. ... " İnsan zihninin varoluşu anlama sürecinde derin düşünce. Tao Te Ching 81 adet aforizmadan oluşmuştur. Tao artık bildiğimiz üzere Yol; Te (De) erdem ve bu sayede elde edilen güç; Ching (Jing) de klasik eser, külliyat gibi anlamlara gelir. Birinci kitap Yol'un külliyatı, ikinci kitap da Erdem Gücü'nün külliyatı gibi anlamlar taşımaktadır. Tao Te Ching (Daode Jing) aforizmaları aslında, ìinsan zihninin, varoluşu anlama süreciîne bir tür anlam kazandırmak ve bir biçimde referans noktası oluşturmak adına, sistematik biçimde birbiriyle etkileşen kavramları anlatır. Zıtlıkların bünyelerinde var olan bir enerjinin başlattığı zincirleme etkileşimler üstünden bazı kuvvetler birbirlerini var eder. Gerçek dünya dediğimiz varlık durumunda cereyan eden olaylar bu kuvvetlerin bir ürünüdür. Bir şey ortaya çıkarken yokoluşunu da birlikte getirir. Olmak ya da olmamak, birbirlerinin veçheleridir ve karşılıklı olarak birbirlerinin nedeni olurlar. (www.dr.com.tr)"
  4. hoş geldin aramıza, ya da krallığımıza. Girişini beğendim.
  5. Uzun bir aradan sonra merhabalar. Bu gün hakkında konuşacağımız konu "The Witcher" olacak. Biliyorsunuz ki 20 aralık sabahı yayınlanan dizi birçok Witcher hayranını ekrana kilitledi. Bu kişilerden birisi olan ben ve arkadaşım ise iki koldan diziyi değerlendirme şansı elde ettik. O oyunlarını oynamış ve haritada açılmayan bölüm bırakmamış iken ben kitaplarını sırasıyla okumayı başarmış birisi olarak bir gecede diziyi izledik hatta yedik yuttuk. Peki sindirebildik mi? HAYIR! Üstte gördüğünüz görsel aslında hazımsızlığımızın temel noktası olsada bir çok açıdan güzeldi. Özellikle Geralt karakteri olarak kaba saba yapısı ve mimiksiz yüzü ile Henry Cavill'i tam oturmuş bulduk. Ama asıl acımız Yennefer ve Cirilla karekterlerinin beklenildiğinin çok aksi olması. Cirilla bence oyunda da kitap da da çekilmez akılsız bir kız çocuğu olarak bir nevi karaktere uygun seçilmiş olsada güzellik ve beğenilme için kusurlarını kapatmak için çocuk doğurma yetisinden büyük acılarla vazgeçen Yennefer'i "Anya Chalotra" oynamamalıydı. Onu çirkin bir kadın olarak bulmuyorum fakat Yennefer arsız ve güzelliğini kullanma konusunda belli kalıplar içinde yaratılmış bir karakter. Aslında birçok karakterin oturmadığını görebiliriz. Bunun temel noktasına kafa yormaya çabalasamda bir türlü mantıklı bulamıyorum. Bir çok amatör olsada Triss, Ciri ve Yen'e benzeyen oyuncu bulunabilirdi. En kötü makyajların doğru yapılması gerekirdi. Bir açık kapı olarak oyun ve kitap içinde sembolik olarak oluşan karakterlerin yakalanmasına çalışılmış olabilir diye düşünüyorum. Bazı karakterlerin fiziksel özelliklerinden çok söz edilmeyip oyunu yaratan firmanın tasarımcıları tarafından oluşturulan karakteri arayan çok izleyeni olduğunu fark ettim. Şunu demek gerekir; yeni Game Of Thrones olabilir düşüncesi The Witcher evreninin sonsuz şekilde genişleyecek kadar açık uçlu oluşuna bağlı. GoT gibi evren ve arita genişledikçe yeni karekterler ve yeni hikayeler ile sürükleyici bir akım yakalanabilir. Ancak unutulan nokta zaten belli bir okuyucu ve oyunlarını oynayan oyuncu kesimine sahip bir hikayeyi bu kadar yanlış sunmak ağır tepkilerle projenin geri tepmesine sebep olmaz mı? OLDU! İzleyici kitlesinin ikiye bölündüğü gerçeğini ortaya koyalım ve iki açıdan nasıl bir risk aldıklarına bakalım. Daha önceden karakterlere ve olaya hakim olan kitabı ve oyunu bilenleri karakterleri canlandırmak üzere seçilen oyuncuların tutarsız tiplemeleri ve uyumsuz hareketleri diziye karşı umutları kırdı. Bir de ne oyunu ne kitabı bilen var. Tamamen Netflix'de çıkacağını duyup araştıran kişilerden oluşan kitle ise olayların işleyiş ve zaman dengesini anlayana kadar sezon bittiği için bir çok şey altı boş kalmış oldu. Kurgu oldukça yavan kaldığı için yeni hayran kitlesi oluşturmakta baya zorlandığı anlaşılıyor. Ancak buna rağmen iki hafta boyunca viral ve hit listelerinde zirvede asılı kalmayı başarmış olması aklımıza "reklamın iyisi kötüsü olmaz" sloganını getiriyor. İnsanlar sırf yermeleri anlamak için bile izliyor sonuç olarak . Bakalım 2. sezon çekim aşamasında imiş. Umarım bir çok oyuncunun sözleşmesi iptal edilip senaryo kurgulayıcıları değişmiştir. Ancak o zaman yeni bir Game Of Thrones esintisi yakalar ve sekizinci sezonda kafa üstü çakılışı izleriz.
  6. Etkilenerek okuduğum bir kitapla karşınızdayım bu gün. 2018 yılında "kore edebiyat haftası" aracılığı ile yazarla tanışma ve imzalı kitabını alma şansı bulmuştum. Kore'nin en güçlü sesi olarak söz edilen Hwang Sok-yong'un en sevdiğim kitabı "Prenses Bari" bu günün konusu. Kitaba geçmeden önce kitabın yazarı hakkında ufak bir tanıtım yapmak gerekir. Kendisinden dinlediğim kadarıyla size aktaracağım. Vietnam savaşında bulunduğunu ve sürgünlerle geçen bir yaşamı olduğunu söylemişti. Bunun yanı sıra ülkesinde insan hakları için eşitlik için savaşan bir aktivist olduğunu söyledi. Kendisi Çin'de doğmuş ve kitaplarında yurtsuzluk ve istenmemek temalarının temel sebebinin bu olduğunu söylüyor. Bunun yanı sıra yazmanın kendini ifade etme ve uluslararası bir ses olmayı sağladığını söylemişti. Beni en çok mutlu eden şey ise Osamu Dazai 'yi seven bir koreli yazar olması. "yazmaya başladığında ülkelerin kırmızı çizgilerle ayrılmış sınırları kalkar" demiş ve Japon-Kore insanı arasındaki çekişmenin tarihi çirkinliğini bu sanata katmadığını söylemesi ile gönlümde ayrı bir yer edinmişti. Hikayenin temel konusuna gelirsek bunu anlatırken içerikten detaylar vereceğim için genel tanıtımını alıntı olarak buraya koymak istiyorum. Kuzey Kore’nin kasvetli bir kentinde, yıllardır erkek çocuk hayaliyle yanıp tutuşan bir çiftin yedinci kızları dünyaya gelir. Deliye dönen baba, bebeği ormanda ölüme terk eder. Büyükanne yardımına koşup bebeğe Bari adını verir. Efsaneye göre bu, abıhayatı aramak için yollara düşen bir prensesin adıdır. İnsanların geçmişlerini okuyabilme yeteneğini büyükannesinden alan Bari, efsanedeki gibi kendi kaderini çizecek bir yolculuğa çıkacaktır. Göçmenlerin, kentlerin bu yeni paryalarının yaşadıklarını tüm gerçekliğiyle yüzümüze çarpan roman, bir Kore efsanesini günümüze taşıyor. Prenses Bari, Kore edebiyatının büyük ismi Hwang Sok-yong’dan çağımıza ışık tutan bir masal." (Tanıtım Bülteninden) Kitapta en beğendiğim noktalara gelecek olursak, gerçekliği çocuksu bir masal gibi ortaya serip herkesin kaçmaya çalıştığı, göz ardı ettiği olayları gün yüzüne çıkarıyor olması. yazarın vatansızlık duygusundan söz etmiştim. Prenses Bari'de işleyen yalnızlık, ezilmişlik ve vatansızlık duygularını fazlası ile hissedebilirsiniz. Kitaptan çıkarılacak çok fazla gerçeklik olduğunu söylemem gerek. Bence okunması gereken önemli bir eser.
  7. "İflasın eşiğindeki işadamı Hwang Kyung-min, karısını öldürdükten sonra, 15 yıldır görmediği eski bir okul arkadaşını, Jung Jonk-suk’u bulur. İki arkadaş, bir yemekte, mevcut durumlarını birbirlerinden gizleyerek eski okul günlerinden konuşurlar. O zamanlar öğrenciler arasında sınıf ayrımları vardır. Daha zengin, daha başarılı ve özellikle zalim bir gruba “Köpekler” denmektedir. “Köpekler”, “Domuzlar” denilen daha güçsüz öğrencilere zorbalık yapıp onları canlarından bezdirerek bir korku krallığı yaratmıştır. Jong-suk ve Kyung-min “Köpekler”e direnememişler, ikisinin de arkadaşı olan Kim Chul onlara karşı koyduğunda ise, bu korku çemberinin kırılması için tek umutları oluvermiştir. İki adam on beş yılın ardından, kendileri için hâlâ bir kahraman olan Kim Chul’a ait anılarının ardında, ilişkilerinin karanlık öyküsünü hatırlar." Tam olarak böyle bir anlatımla bizlere 2011 yılında sunulan bu anime film aslında bu anlatımdan çok daha ötesidir. Güney Kore devletinde okullarda öğrenciler arası şiddet ve tacizin nasıl boyutlara gelebileceği ve üzerinden 15 yıl geçse bile bunun hala kötü bir anı olarak hatıralar arasından dışarı süzüleceği gerçeğini dışa vuruyor. Öncelikle çizim ve grafiklerine değinmek istiyorum. Bir çok açıdan rahatsız edici olan çizimlerin aslında zamanla nasıl konuyla bütünleştiğini söylemem gerek. başlarda göze batan çizimler "96" dk lık bu film boyunca son otuz dakikada göze batmamaya başlıyor. Konusu orjinal olmasada işleyiş biçimi ve çizim biçimi ile oldukça orjinal bir biçime dönüşüyor. Konusunun detaylarına gelirsek biraz metaforlara değinmek gerekir. Köpek ve domuz bizim için ana temayi oluşturuyor. Başlarda Kyung-min karısını öldürdüğünde bir sanrı görür. karşısında Chul'u bir domuz olarak görür. ve Chul ona domuzların ancak öldüğünde köpekler için değerli olduğunu söyler. Kore ve asya ülkelerinde hala şiddetli bir hiyerarşi hissedilmektedir. Sosyo ekonomik yapı ve aile saygınlığı ilk okullardan yetişkinlik dahil olmak üzere birçok biçimde kişilerin hayatlarını bir kast sistemine bağlı geçirmek zorunda kılıyor. Domuzlar sadece köpeklerin eğlenmesi ve karınlarını doyurması için var olan bireyler olarak gösteriliyor. Bir domuz, korkak, pasif, ailesi zayıf ve toplum içinde başkalarına her açıdan hizmet eden kişiler olarak gösterilmiş. Köpekler ise domuzlardan bir üst sınıfta olan, sevecan, vahşi, zeki ve itaatkar varlıklar olarak gösterilmiş. Ve bunların en tepesinde ise bu sınıflandırmayı yapan "insan" var. Anlatımdan fantastik bir dünya yaratılmış olarak düşünmeyin. domzuarda, köpeklerde insan olarak geçiyor. Kast sisteminde iki varlığın nasıl isimlendirildiği burada önemli. Köpekler, domuzlara karşı istediğini yapabilir. onları sindirebilir, taciz edebilir, dövebilir, üstlerine basıp geçebilir... Bu durumda üç ana karakterimizin ortaokul yıllarında köpeklere karşı giriştiği mücadeleyi ve bunun sonucunda bir ölümün gerçekleşmesi ile bu savaşın bittiğini görüyoruz. Domuzların kralı olan kişi Chun. Ve o vahşi bir domuz olarak sindirilmeye çabalanıyor. Bu süreçte şiddetin köpeklere benzemek için bir yol olduğunu düşünüyorlar. fakat şiddetten kaçmak için onlara açılan her kapının kapanışını görüyoruz. Güçlünün zayıfı sadece yumrukları ve bir bıçakla ezebileceği bir dünyada ayakta durmaya abalayan 12-14 yaşlarında bir avuç çocuğu ele almışlar senaryıda. Köpekleri alt etmek için onlardan daha korkunç bir canavara dönüşmek gerektiği sonucuna varıyorlar. Acımasız ve şiddet yanlısı olmanın ötesinde onlar hakkında konuşulmaması için bir plan yapıyorlar. en acımasız canavarı yaratmak için ölmek gerektiği fikrine varıyor üç arkadaş. Başlı başına izlerken rahatsızlık verici müzikleri, sahneleri ve konuşmaları ile insani taciz eden bir yapım olduğunu söylemek gerekiyor. Ancak hayatın en gerçek noktasını çekip almış olması belkide onun ödüllü bir yapım olmasını sağladı. Filmin korede sistemi eleştirmesinin yanı sıra birçok erişkin olmuş erkeğin kendi okul anılarında konuşmak istemeyeceği sahneleri bulacağını belirtmiş yönetmen. Herkesin konuşmaktan kaçtığı şeyi yansıtmış yani... Açıkcası oldukça beğenerek ve rahatsız olarak izlediğim bir yapım oldu. 2011 yapımı olmasına rağmen akıcı bir grafik düzeni olması ise hoşuma giden bir özelliği oldu. İyi seyirler... "king of pigs" 15 yaşının altında ki bireyler için uygun değil.
  8. Beyan: Daha önce bu konuda blog yazan eski Anisekai blog yazarı AzurveAziz'in haberi ve blog yazısını aynen başka kaynaktan kopyalaması yüzünden oluşan sıkıntı sebebi ile kaynak sahibinden özür dileriz. Tekrardan haberi yayımlamamıza izin verdiği için teşekkür ederiz. İyi okumalar. Statement: We apologize to the source owner for the inconvenience caused by the news and copying the blog post from another source in the name of former Anisekai blogger AzurveAziz, who previously wrote a blog on this subject... Thank you for being allowed to publish the news again. CineCosu Studios tarafından üçüncü defa farklı bir biçimde canlandırılan; Goth Sailor Scouts ile karşınızdayız bugün. Daha önce ki uyarlamaları gibi oldukça dikkat çeken sahne ve mekan kullanımları görülmekte. Tamamen karakter algısına uygun bir kostüm algısı içinde yapılan çalışmada 14 fotoğrafçı ile çalışıldı. her kızın hareketleri ortalama on beş defa çekildi söyleniyor. Daha fazlası için lütfen kaynakta ki linke bakın. https://cosplay.kotaku.com/if-sailor-moon-was-goth-1828779235
  9. Eski ve tozlanmış raflarda kalmış bazı içerikleri tekrar gözden geçirmeye başladık. Bazı hatalarını, tasarımları değiştirip sizler için tekrar gün yüzüne çıkarma başladık. Konusu güzel içeriği eskimiş ve hatalı olan blog yazılarını elden geçirmeye başladık. Yazım hataları, tasarım hataları, içerik hataları vb. durumlar düzeltilmiş yeni halleri ile tekrar okunmayı bekliyor. Düzenlenmiş içeriklerin linklerini ekleyeceğiz.
  10. Bir süre önce fark ettiğimiz ve oldukça ilgimizi çeken bir konu üzerine röportaj yapmak için uğraşıyorduk. Adminimiz Libero1i'in ve sevgili arkadaşımız Magnum357'nin katkıları ile hazırladığımız bu röportajda bizi kırmayıp bizimle sohbet ettiği için Aria'ya çok teşekkür ederiz. Sorularımız ile bu geleneğin nasıl başladığını öğrenmiş olduk. Bahsi geçen gelenek hakkında kısa bir bilgi vermek isterim. Planetdp 'e yüklenen çevirilerden haberiniz vardır. Bahsi geçen kişiler bu çevirileri Japoncadan İngilizceye ve İngilizceden Türkçeye çevirerek renk skalasını bir oyun haline getirmiş kişiler. Bir usta üç öğrenci.... Aria ile yaptığımız konuşmalarda bunu bir etki-tepki kanunu olarak yaptığını ve şahsi kanaatine göre %100 tam çeviri ve doğru çeviri olmayacağını kanıtladığını gördük. Sohbetimize başlayalım isterseniz. Creative-Miss: Merhaba Aria. Öncelikle seni tanırken merak ettiğimiz ilk soru Nickname'in nereden geliyor? Aria: İlk çevirdiğim seri Aria the Animation'dan geliyor aslında, en sevdiğim seri olmakla beraber bir türlü fansub olarak tamamını veremesemde aslında seriyi komple bitirdiğim zaman tam 8 yıl önce falandı herhalde, hala yatar çeviriler bi yerde, özet olarak bu aslında. tek dezavantajı hatun kişi sanılmam, o kadar çok ki artık "selam, bu arada erkeğim beyler ona göre" diye girmeye başladım muhabbetlere. Creative-Miss: Enteresanmış aslında hikayesi. Peki çevirmenlik fikri aklına nasıl geldi ve nasıl bu zamana kadar gelişti? Aria: Küçüklüğümden beri dillere ilgim vardı zaten, çeviriye lise zamanlarımda başladım, aslında meslek olarak çevirmenliği düşünüyordum, boş zamanlarda ileriye dönük antrenman olsun diye çeviri yapıyordum zaten. İlk seriyi çevirmem "abicim şu seri yarım kalmış bi tamamlayıp ver" diye iş kitlenmesiyle başladı küçük yaşta ve tabiri caizse biraz saf olduğum için ne anlarım lan ben diyemedim, ne zorun sahibiysem. Creative-Miss: İlk katıldığın fansub grubu neydi Aria? Aria: "Anitoryum"du herhalde, işin komiği encoder olarak katılmıştım. Orada itelemişlerdi seriyi bana zaten, sonra çok da yaşamadı orası, devamını "Animeou"da falan bitirmiştim serinin devamını. Creative-Miss: Bir baska sorum daha var Aria bu çevirmenlik sürecinde İngilizce hepimize dayatılmış bir meb dersiydi. İlla ki ilgi duyuyorduk peki Japoncaya ilgin ne zaman basladi? Japoncadan İngilizce çeviri yapıyorsun ve sonra onu Türkçe'ye çeviriyorsun ve bunları ayrı ayrı yüklüyorsun. Burada Japonca'ya ilginin nasıl başladığını hepimiz çok merak ediyoruz. Aria: Ben 6 yaşımdan beri anime izliyorum ulan diyerek ekşici vari bir giriş yapmak istemezdim ama... Creative-Miss: Aria eski anime fantiklerinden olarak böyle bir giriş yapmaya hakkin vardır bence Aria: Hakikaten çocukken "Meitantei conan" ve "slam dunk"ı televizyonda izlerdim, hakeza "pokemon" da öyle beni Japoncaya iten şey ise Türkiye'de olan anime yayınlama politikasıydı.1 sezonu ver, sonra onu çevir dur. Şimdi haksızlık olmasın yabancı kaynaklardan dublajları alıp çevirdiğimiz için bunu asıl yapan "4kids" benzeri yabancı yayın kuruluşları aslında. Ama sonuç olarak , insan devamını merak ediyor arkadaş japonca "öğrenecem ulen ben" dediğim an tam olarak Meitantei Conan'ın çevirilmiş bölümlerini bitirmeme denk geldi. İngilizce olarak da bi kaynak yoktu o zamanlar çünkü. Creative-Miss: Bu noktaya kadar normal bir cevirmenin merakini ve beklemeye dayanamama istegini görüyorum. Şimdi gizli servislerimizden aldigimiz ve "bu nasıl bir şeymiş" dediğimiz asıl konuya gelelim. Aria: Korkutmayın beni T_T Creative-Miss: Nasil basladi bu iş? Gelenek haline gelmis bir fantezi olarak nitelendirdiğimiz Japoncayı İngilizceye çevirip "panetdp" de yeşil alıp sonra indirip Türkçe olarak yükleme işi... Bize bu hikayeyi anlatman için seni esir tutacagiz bir süre burada. Aria: Olur valla ama uzun, benden söylemesi.. Creative-Miss: Bolca kahvemiz ve zamanımız var. Seni zevkle dinleyeceğiz. Aria: Şimdi ilk japonca çeviri denemem de yine hayır diyemememden kaynaklı zaten. Ne çektiysem bundan çektim ben. (gülüyor) Olaylar şu şekilde gelişti, zamanında ufaktan hayranlık duyup, "abi adam ne güzel japoncadan çeviriyor keşke ben de çevirebilsem" dediğim eski nickiyle "magic_lord" daha taze nickiyle "libert8" vardı o zamanlar. Kendisi ismi geçen "Umut abi" olur aynı zamanda. Tabii ben de bi yandan boş durmuyorum, heves ettim kendi başıma çalışıyorum evde çat pat da anlıyorum ha (anladığımı zannediyorum). Neyse bunu gören Anitoryum admini arkadaş "ehehe olm bizim Aria var ya, o da biliyor naabeeer" diye hava atmış kendisine. İlk başta tabii "e iyi, aferin ne diyem" şeklinde tepki veren Umut abi, iş kitleyebileceği adam olarak aklında tutmuş olacak ki bi gün geldi "dayı, şu one piece strong world filmine girişecez 4. olmak ister misin" dedi. Şimdi adam benim kafamda ünlü. Adamla konuşmak bile o yaştaki ben için doğaüstü olay. Niye büyüttüğümü falan da hatırlamıyorum aslında. Niyeyse ulaşılmaz bi havası vardı benim için. Bir yandan da dedim şimdi bu adam beni çağırıyorsa kesin beğenmiştir. "Ne süperim ben" modundayım böyle... Hani hedef olarak koyduğum kişi karşımda, All-might görmüş Deku'ya döndüm yemin ediyorum. "Abi dedim ben biliyom ama azıcık, size köstek bile olurum" hani düzeltmesi daha uzun sürer diyorum. Hani gaza gelmişim ama allahtan kendi seviyemi doğru olarak değerlendirecek kadar mantık kırıntısı duruyor bi kenarda. "Sen gel biz hallederiz eksik gedik ne varsa" dedi. İçimden “ Aman Allah’ım ne kadar da özverili bir senpai” dedim ama, kendisini tanıdıkça aslında aklından geçenin "ulan 30 satır çevirse gene iyi, bereket versin" olduğunu anladım orası ayrı. Creative-Miss: Zamanla işin kurdu olmuşsun diyebiliriz o zaman.(?) Aria: İşin kurdundan ziyade, kendisiyle daha çok çalışıp, daha sonra yarım bıraktığı serileri tamamlayarak aydınlanma yaşadım. (Kahkaha atıyor.) Creative-Miss: Bu noktada senpai ve kohai durumu iyice gelişme göstermiş gibi... Aria: 3 adet seriye 4 kişi girişip son bölümde tek ya da 2 kişi kaldığımız oldu. Hani ilk 5 bölümü çevirip, "siz tamamlayın ya yaparsınız siz" modunda bi yalandan gazlama yapıyordu. Zira arada beğendiği bölüm olunca da kendisi çeviriyordu kimseye vermeden. Neyse ilk çeviriye döneyim, giriştik çeviriye, 150 satır çevirmişim, ama sonuç; 50 den fazla değişen yer, 30 boş satır, işte 70 taneden 50'si değişmemiş, 20'sinde "türkçe mi lan bu" tepkisi almışım. Normal şartlar altında küsüp çeviriyi bırakmam lazım tası tarağı toplayarak . Çeviri bittiğinde bayağı yeni şey öğrendiğimi fark ettim. Yeni kelimeler, kalıplar, dilbilgisi ve dil yapısına dair şeyler falan oturmaya başlayınca dedim ben az daha takılayım bunlarla. Çünkü hata yaptıkça seviniyordum. “Aha doğrusu buymuş diye!” Buradan böyle devam ettik biraz aslında. "magic_lord" bildiğin eziyor ama beni. "Bu bölümde leş gibi çevirmişsin, bi sonraki bölümde almayacam yanıma" "Seninkileri düzelteyim derken kendi çevirimden daha fazla zaman yedim" falan diyor. Bu arada bunu dediği seri de şeydi; Deadman Wonderland. Creative-Miss: Bu süreçte kavgalar edip küskünler oluyor muydu? Aria: Valla kavga küslük olacak durum yoktu, hem kendisini büyüğüm hem de hocam olarak görüyordum. Şahsi kanaatim şimdiki Türkçe çevirilerdeki kalitenin düşmesinin bir numaralı sebebi; çevirmenlerin azaldıkça her gelen çevirmende "aman şevki kırılmasın" diye hatalarını ve eksiklerini görmezden gelmek hatta saklamak. Creative-Miss: Çok doğru bir yere nokta atışı yapmış oldun. Aria: Beni her hatamda "bu ne len ezik, böyle çeviri mi olur, az konu bütünlüğünü düşünsene, konuşmanın ortasında mevzu değişmesi çok mu normal" diyen Umut abi olmasa ben yerimde sayar dururdum. Hoş şimdi de çok matah bir seviyede değilim ama en azından bir şeyler öğrendiğimi düşünüyorum kendi çapımda. Creative-Miss: Tam bir usta çırak olarak bir bütünlük sağlanmış oldu ve seni bu güne taşıyan yeteneğini ortaya çıkarmış gibi geldi bana. O zaman bir baska soru ile baglayalim konuyu. Seni çeviride yeni bir seviyeye taşıyan bir olay oldu mu? Olduysa nedir? Bu olayı, çevirmenlik hobinde/işinde bir dönüm noktası ya da sıçrama tahtası olarak görüyor musun? Aria: Yeni bir seviyeye taşıyan durum ilk olarak "magic_lord"un whiplash vari laf sokarak eğitmesi, ki aslında eğitmek gibi bir niyetinin olduğunu hiç sanmıyorum. One piece strong world çevirisi bir numaralı sıçrama tahtası oldu diye bilirim. En etkili de oydu çünkü ilk defa hatalı, eksik vs de olsa ingilizceye bağımlı olmadan japonca anlayabildiğimi fark etmiştim. Creative-Miss: Şimdi merak ettiğim soruya gelelim. Duyduk ki yabancı fansublara da bulaşmışsın. Bu konuyla ilgili neler söyleyebilirsin? Aria: O durum da şöyle oldu aslında; "Nanatsu no taizai" animesi çoğu animenin aksine “simulcast” yani eş zamanlı lisanslı yayın almamış bir anime idi. Yani crunchyroll veya funimation tarafından resmi bir çevirisi yoktu. Zaten o sıralar can sıkıntısından kendime yapacak iş arıyordum. "Ryuga" nickli arkadaşım, benden önce Umut abiyle çeviri yapan ve beraber çok anime şarkısı çevirdiğim Owari ve meşhur Libert8 yani Umut abi ile çevirelim dedik. 4 kişi çeviriyorduk, aramızdan birisi düzenlemesini ve çeviri bütünlüğünü sağlayarak yayınlıyordu. Daha önce de bahsettiğim üzere 7. bölüme gelmeden 2 kişiye düşmüştük bu seride. İlk zamanlar baştan zamanlama olmasın diye japon televizyonlarında gizli olarak sunulan işitme engelliler için olan japonca altyazıyı buluyorduk. Bunun için japonyadaki birine ulaşıp dosyayı edinmek gerekiyordu tabii. Genelde yabancı fansublarla iletişimi eski olan libert8 getiriyordu altyazıyı bize ama kendisi de çeviri işlerini bırakınca dedim ben ulaşayım şu videoyu upload eden elemanlara. Belli bi süre sonra altyazı ararken, elemanın birisi "ne için lazım japonca altyazı" dedi. dedim "türkçeye çeviriyorum, kolaylık oluyor epey" hani sıfırdan zamanlamak cidden zulüm, bir bölümün çevirisi zaten 5 saati bulurken eli alışkın olmayan adamların sıfırdan zamanlama yapmasıyla 10 saati buluyordu çevirde. Hani biraz yaprak sarmaya benziyor bu iş. O bi tencere saatlerce sarılıyor. Yemesi 5 dakika. İzleyen için 20 dakika, çeviren için 10 saati bulabiliyor. Biraz da o dönemde eski adıyla "divxplanet"te fansublara karşı agresif bir tutum vardı. Tatsız bazı tartışmalar yaşadık. Ben de açıkçası Türkçe çeviri yapmaktan zevk alamaz hale gelmiştim. Çeviriyi yaparken takdir bekleme durumu hiç olmadı ama, daha öncesinde 65 bölüm sektirmeden çevirdiğimiz Kuroko no Basuke animesinde çevirdiğim arkadaşla beraber gribe yakalanınca bir bölümü geç vermek zorunda kalmıştık. O ara yediğimiz hakaretler açıkçası beni türkçe çeviri yapmamaya kadar itekledi diyebilirim. Düşünün, her hafta sektirmeden aynı gün ya da ertesi gün içerisinde çeviri veriyorsunuz. Herhangi bir ücret alma gibi bir durumumuz olmadığı gibi, vaktinizden yiyorsunuz. Kimse için yapmıyorum çeviriyi, kendimi geliştirmek için yapıyorum, o yüzden teşekkür beklemiyorum ama hakaret almak da gerçekten hoş değil. 1 hafta geciken bölüm sonrası "bu ne ya tembel herifler, hep böyle yapıyorsunuz, çeviremeyecekseniz başkası çevirsin" gibisinden pek çok mesaj alınca dedim madem kendimi geliştireceğim, ingilizce üzerinden geliştiririm, zira Türkiye'deki anime izleyen kitle, saygılı olanları tenzih ederek söylüyorum, hazıra konmaya alışmış paşa çocuklarına dönüşmeye başlamıştı. Hoş dünyanın her yerinde böyle insanlar var ve pek de kaale almamak lazım ama hastalık durumunda bu tip lafları yiyince, o zaman içime oturmuştu sanırım, hasta olunca insan hassaslaşıyor. Kuroko no Basuke'den sonra türkçe çeviriyi tamamen bırakmıştım anlayacağınız , zaten profesyonel olma gibi bir iddiam da yoktu, dediğim gibi, tek amacım birazcık daha japoncadan anlar hale gelebilmek için taze tutmak istiyordum bilgilerimi. İşte nanatsu ile geri dönüp japonca altyazı ararken, bana şöyle dedi birisi, "dude, we need an english version first" yani, daha ingilizcesi yok çevirebiliyorsan çevir de herkes izlesin. E dedim ben çeviririm ama ingilizce kullanımım doğal olmayacaktır elbette. Hani uygun değilim bu iş için. Dedi benim anadilim ingilizce, ben düzenlerim sorun yok. Ben de hem ingilizce üzerine yoğunlaşayım hem de bi bakayım yabancı fansublarda durum nasıl diye ardıma bile bakmadan gittim. Demek isterdim ama bi yandan ingilizceye, bi yandan türkçeye çeviriyorum aynı Nanatsu no Taizai bölümünü. Hatta, kötü ingilizce çeviri üzerinden kontrol edilip "vasat çeviri" aldığım divxplanet'e de trollük olsun diye kendi ingilizce alt yazımı yükleyip, kendi türkçe altyazımı yine kendi ingilizce altyazımdan onaylattırıyorum falan. Fikir babası ben değilim ama bunun ne yazık ki. Zamanında "libert8" eğlencesine yapıyordu. Creative-Miss: İste en zevkli konuya geldik! Aria: Kopyaladım sadece. (Gülüyor) Creative-Miss: Böyle bir şeyi kopyalayabilmek de güzel. Bizim icin, gelenekleşmiş fantazi olan bu konuya girişinin temel noktasi divxplanet e olan kinin miydi? Aria: Kin demeyelim de, kendimce bir tepki diyelim biz ona. Zira kin tutulacak bir durum yoktu. Sadece ingilizce altyazının her zaman yüzde yüz doğru olacağını savunan ve türkiyede japonca çeviri yapıyorum diyen herkesin yalancı olduğunu söyleyen bir insanla karşılaşmıştım. Bu site üzerinde altyazı denetleme ile alakası yoktu, ama sitede hatırı sayılır bir çevreye sahipti. Bu arada not düşmek isterim, çoğu lisanslı anime eş zamanlı yayınlarında ortalama 5-10 yanlış çeviri oluyor, irili ufaklı. Bunun sebebi de çevirmenlerin kötü oluşu değil aslında, çok kısa sürede çevirmelerinin istenmesi, kontrol mekanizmasındaki kişinin işi savsaklaması gibi etmenler var ama konumuz bu değil. Creative-Miss: "Ve türkiyede japonca çeviri yapıyorum diyen herkesin yalancı olduğunu söyleyen bir insanla karşılaşmıştım". Bunun kim olduğunu aşırı merak ettim ya söyleme ihtimaliniz var m? Aria: (güllüyor) Adı bende kalsın, flaming olmasın şimdi. Zaten kim olduğu da önemli değil , hani kimin dediğinden ziyade böyle bir şeyin söylenmesi asıl sorun. Creative-Miss: Şu noktaya parmak basmak gerekiyor. Gizli servislerimizden aldığımız bilgilerce bazı noktalarda bir seyi göstermek istemişsin ve bu aslinda cevirilerin %100 doğru olmayacagına karşı, sisteme karşı bir tepkiye dönüşen olay. Japoncadan ingilizceye İngilizceden türkçeye çevirip "yeşil"/renk alarak sistemi trollemekden söz etmek istiyorum. Bu olayı bizlere nasıl başlatığını ve kimin izinde olduğunu uzunca anlattın. Senin gibi bu olayi yapan 2 kişi daha olduğu bilgisi geldi elimize. Aria: Aslında "vasat çeviri" vermelerini isteyerek yollamıştım bu çevirileri. Creative-Miss: Net olarak nasil bir tepki politikasi izlediğini ve bunu nasıl gelenek haline getirdiğini öğrenebilir miyiz? Senin o olayda turuncu olmadı galiba. "libert8"in ulaştığı zevk seviyesine ulaşamadın yani... Aria: Evet turuncu vermediler malesef . Ona da vermemişlerdi sanırım. Creative-Miss: Olayın temeli vasat olabilme çabası mıydı? Aria: Evet, keşke vasat verselerdi, ne güzel eğlence çıkardı. Geleneklik bir durumda değil aslında. İlk başta kendim atmıştım ama ondan sonra ingilizce kaynak zaten genelde bizim çeviriler olduğu için otomatik olarak yükleniyordu. Yani ufak bi hinlik diyebiliriz. Önemser ya da önemsemezsiniz, ama insanların öyle ya da böyle en az 3 saatini verdiği işe gelişi güzel kalıp notlar verilmesini hoş bulmuyordum hala da bulmuyorum. Yapıcı eleştiri şekilde detaylı ve eğitici şekilde puanlarsınız bakın o olur işte. Creative-Miss: Aria-sama, Aria-sama, hiç profesyonel bir işiniz oldu mu? Dublaj çevirisi veya nf gibi bir platformda iş yapmak? Aria: Türkiyede BBS vardı fansublara not veren. Kökeni de "crymore.net"e dayanıyor aslında. Türkiye kopyasıydı diyebiliriz... O şekilde detaylı incelemeler hem çevirmene fayda sağlıyordu hem izleyene. Creative-Miss: Peki profesyonel Çevirmenlerden oluştuğunu söyleyebilir miyiz BBS 'in? Aria: BBS ile pek alakam yoktu açıkçası. İngilizce üzerinden değerlendirme yapıyorlardı ve hatırladığım kadarıyla başarılıydılar da. İngilizceye göre olan çeviri hatalarını değerlendiriyorlardı. Dediğim noktaya geliyor bu da, ingilizce mutlak doğru çeviri demek değil. Asıl dili dışından yapılan aktarma çeviriler her zaman bu tip şeylere açık oluyorlar. İlla hatalı oluyor demiyorum sadece oran epey yükseliyor. Creative-Miss: Bir nevi yorumlanmış bicimde ceviriler oluyor ve bunlara tam demek doğru olmaz başarılı iş demek daha doğru olur. Aria: Zaten tam doğru çeviri var mıdır mümkün müdür, konusu 2000 senelik tartışma girersek çıkamayız. Creative-Miss: O zaman asıl konudan devam eden başka bir soruya gecelim. Bir nevi tepki olarak gördüğümüz bu olayın gelenek olmadığını belirttin. Ancak gizli servislerin dediğine göre olay gelenek haline gelmiş ve bir süre sonra %100 ceviri olmayacağına katılan kişiler tarafından onaylanıp devam edilir halde gibi. Bu devam sürecinde sen işin kilit noktalarından birisi olarak tepki koymayi ne kadar onalıyor ne kadar onaylamıyorsun? Aria: Tepki konsun diyemeyeceğim, ben sadece kendi çevirimden emin olduğum için böyle bir şeye girişmiştim. Şimdi dönüp baksam yine hata bulabilirim belki kendimde ama mevzu hatanın olup olmaması da değil. Değerlendirme süreci ve şekli doğruluğu kesin olmayan bir kaynak üzerinden ve ezbere bir şekilde notlandırılmasına karşıyım. elbette onların şartları da bunu gerektiriyor. çok fazla çeviri, çok az insan, kontrol işi zor ama ben de kendimce tepki verdim işte. Creative-Miss: Peki bu puan ve değerlendirme işi için sistemin neleri düzeltmesini istersin Aria? Aria: Değerlendirme konusunun aslında çok değişime ihtiyacı yok gibi, şartlar gereği mümkün de değil, ama anime çevirisi kontrolü için bu konuya daha hakim birinin değerlendirme yapması gerekli bence. Creative-Miss: En iyi çevirdiğim dediğin seri hangisi? Aria: En iyi çevirdiğim seri, sanırım türkçe olarak "nanatsu" herhalde. En son çevirim oydu zira. İngilizce olarak da aslında doğrudan şahsım adına değil ama ekip olarak en iyi yaptığımızı düşündüğüm seri Captain Tsubasa 2018. Creative-Miss: Merakta bıraktığın bir konuya dönelim mi? Aria. Aria: Neyi merakta bıraktığım konusunda meraktayım şu an... (gülüyor) Creative-Miss: "biraz da o dönemde eski adıyla divxplanette fansublara karşı agresif bir tutum vardı tatsız bazı tartışmalar yaşadık" bu cümlede sorumuz şu olacak ne tür bir tartışma yaşandı ve tepkiler neydi? Aria: Aslında çok gereksiz ve çocukça bir tartışma idi, şunu çeviren var, onu çevireceğinize bunu çevirin, vs vs... Türkçe çeviri yapmanın eğlenceden, kabak tadı vermeye döndüğü nokta burada başladı. Konu, sadece paylaşım değil aslında gereksiz drama ve çok basit bir mevzunun bile saçma tepkiler görebilmesi idi. Zaten bu noktadan itibaren izleyici kitlenin yaş ortalaması da epey düşünce ve ingilizce çeviri yaptığımda neredeyse hiç bu tip olaylarla karşılaşmamış olmam da türkçe çeviri yapmamaya itti beni açıkçası. Dediğim gibi, benim en büyük amacım kendimi geliştirmekti. Creative-Miss: Şöyle anladığımi belirtmek isterim ; hiçbir maddi kazanci olmayan bir işe gönül vermis olunmasına rağmen bu işin emir verilme ve kontrollerin gereksiz derecede beklentisi artik seni Türkçe ceviriden uzaklaştırdı. Buna karşın yabanci fansublara girdin ama ayni seyin orada da oldugunu gördün(?) Aria: Tam olarak değil aslında.. Creative-Miss: Nasıl, peki? Bizi aydınlatır mısın? Aria: Çünkü ingilizce kısmında bu olaylarla neredeyse hiç karşılaşmadım taa ki "İNGİLİZCE FANSUB GRUBU CTF"ye türk bir arkadaşımız gelip ; "aga bölüm ne zaman" diyene kadar. Dedim burada da mı arkadaş.... Creative-Miss: "Kendi milletine değil de başka bir millete çalıştığında başına gelen en ilginç tartışma hangisiydi " İletilen bu sorusuna cevap alabilir miyiz o zaman? Aria: İşin komiği ingilizce çeviri kısmındaki ilk gereksiz tartışmayı da almancı bir Türkle yaşadım. Çocuk diyorum çünkü belli 15 yaşında falandı. Ondan sonra gelen "new part when" gibi absürt soruları soranların nickine bbaktığımda malesef Türk olduklarını görünce üzüldüm yani. O grupta her milletten insan var. Ve çoğu insan yeni bölüm gelince teşekkürünü edip izlemeye koyuluyor. Üzücü bir durum yani. Bölüm ne zaman diye darlayan ilk izleyicinin türk çıkması gerçekten şahsım adına üzücü. Creative-Miss: Çevirmenlik süreciniz boyunca sizin icin en büyük imtihan neydi? Aria: izleyenler bilir, Nanatsu no Taizai animesinde Galand ve Melascula isimli iki karakter partner olarak savaşırlardı, melasculanın galand a yönelik "şu ihtiyar da kafa şişirip duruyordu, gebertecektim pisliği " dediği çeviriye dair.Almancı arkadaşımız aynen şunu yazmıştı ingilizce olarak "onlar dost, birbirlerine karşı böyle konuşmaları imkansız, doğru düzgün çeviremiyorsunuz, sizin gibiler yüzünden çeviri sektörü yerlerde -para kazandığımızı sanacak kadar bilgisiz olduğunu da ekleyeyim, resmi çeviri sanıyor herhalde-" dedi. Üstelik mangada başka cümleler söylendiğini de söyledi. İşin komik tarafı mangada bahsettiği kısım 3-4 sahne sonra. Hani manga çevirisi doğru fakat sahne aynı sahne değil bunun bile farkına varamamışken gelip ithamlarda bulunması. ayrıca ben o sırada TLC yani çeviri kontrolünü yapıyordum. Çeviriyi yapan japon asıllı bir amerikan idi. Japon kültüründen uzakta yaşadığı için kaçırdığı bi kaç göndermeyi vs düzeltiyordum. İlk çevirisiydi çünkü genelde maksimum 10 cümle hatası olurdu, gayet başarılıydı yani. Hani japondan daha iyi bildiğini iddia eden insanların tepkilerine ve bunların peşine gelen saçma yorumlara maruz kalmak. Yorucu olabiliyor. Kendini açıklamaya çalışmak, hatta açıklamak zorunda olmak dahi takdir edersiniz ki heves kırıcı oluyor. 25-30 yaşında umarım akıllanır diyeyim. Cahil cesareti çünkü. Ben şu anda birinin çevirisine bakarken bu kadar net bi şekilde hatalı diye konuşamıyorum. Creative-Miss: Sınırlarını zorlamalarına rağmen fazlası ile dayanmış ve devam etmissin. Bu işte maddi kazanç olmadığını söylememize rağmen fazlasi ile kazanc olduğu söyleniyor. Senin tek dayanma sebebin kendini geliştirmek olarak gözüküyor. Başka bir sebep var miydi? Aria: İlk başlarda çocukça bir hevesle başladım, benim çevirimden izleyecekler yuppiii diye. Ama onun dışında japonca öğrenmek ve sevdiğim bir şeyi kendi cümlelerimle anlatabilmek diyebilirim. Hani bir animeyi beğenince, çevireyim bunu ya diye bir istek geliyor açıkçası kendimden bir şey katmak istiyorum. Creative-Miss: Bir çok noktada kendini geliştirdin ve çeviri işinin karanlık ve kirli tarafını da gördün. Buna rağmen pes etmeden ayni azimle çabaladın. Bundan kazançlı çıkan sen oldun. Gerektiğinde 15 senelik sitelere trol attin gerektiğinde 15 yaşında bir bireye adap dersi verdin. Bu durumda yeni yeni bu işe dahil olan genç ve çaylak olan cevirmenlere en büyük tavsiyen ne olur? Aria: Aslında üstte yazdığınız kadar da matah bir şey yapmadım diyelim, tamamen kendimi geliştirmek gibi bencil bir amacım vardı çünkü genç ve çaylak olan çevirmenlere tavsiyem, "çevirinizi öven insanlardan durup dinlenip kaçın" çünkü sizi öven adamın size katacağı hiçbir şey olmayacağı gibi, kendi seviyeniz hakkında yanılgıya düşmenize de sebebiyet vereceğini düşünüyorum. Çeviriye başlayıp bırakmanız önemli değil. Zaten eğer içinizde varsa bi yerden gelip tırmalıyor "niye çeviriyorum ben yine" demenize rağmen çeviriye dönüyorsunuz. Elbette sizi yeren kişilerin her dediğini dikkate alın demiyorum. Yalnızca, buradan kendime katabileceğim ne var sorusunu sürekli içinizde tutmanız lazım. Ben japonca öğrenmek istiyordum, şu an için öğrendim diyemeyeceğim, daha çok yolum var, anime izleyip anlayacak kadar yetiyor. Ben dilin kendisini sevdiğim için çeviriye devam edeyim ya da etmeyeyim , öğrenmek isteyeceğim büyük ihtimalle o yüzden "ben hala eğlenmeye devam ediyorum kendimce" diyeyim. Creative-Miss: O zaman son olarak bize söylemek istediğin bir şey var mı? Aria: Röportaj yapılmaya değecek biri olmadığımı düşünsem de, en azından düşündüklerimi söyleme fırsatı oldu. Teşekkür ederim. Creative-Miss: Hocam büyük bir bilgi kaynağı, birikiminiz cidden. Yaptığınız işler olsun eylemler olsun, daha bir çok şeyden ötürü saygı duyuyor ve takdir ediyoruz sizi. Bu vesileyle de tanışmış olmamızdan çok mutlu oldum cidden. Bu arada gercekten cok guzel bir söyleşi ve röportaj oldu. Söylemiş olduğunuz her şey çok kıymetli ve değerliydi . Çok teşekkür ederiz.

.

logo.png.c9c7979e5a58750c2eb2f340594d083

AniSekai Fansub | Türkçe Fansub, Türkçe Anime & Manga & Kore & Japon Dizi & Film Çeviri ve İzleme, Anime/J-Pop/k-Pop/Kore Radyo, Uzakdoğu Anime Manga Haberleri ve Oyun Dünyasına Dair Herşey

 . 

Bizi Takip Edin.

×
×
  • Create New...