Jump to content
  • Sign Up

creative-miss

Blog Yazarı
  • Content Count

    14
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    3

creative-miss last won the day on September 5

creative-miss had the most liked content!

Following 7 members

Community Reputation

12 Good

6 Followers

About creative-miss

  • Birthday 08/24/1998

Personal Information

  • Gender
    Kadın

Recent Profile Visitors

545 profile views
  1. Merhaba, Anisekai blog ekibi olarak blogda yeni bir kategori açmaya karar verdik. Bu kategori aslında blog yazarlarımızdan daha çok sizlerin fikirleri ile işleyecek bir kategori olacak. Geçenlerde yaptığımız ufak bir araştırmada "fanart" çizimlerin oldukça ilgi çekici ve yaratıcı olduğunu gördük. Bu durumun ülkemizde de oldukça popüler olduğunu gördük. Ve dedik ki kocaman Anisekai ailesinde bu işi yapan elbette emektarlar ve sanatçılar vardır. Neden onların çizimlerini paylaşmıyoruz ki? Açacağımız bültende çizimleri ve bu çizimlerin sahiplerini tanıtmayı düşünüyoruz. Onların söylemek istediklerini ve neden çizdiklerini, nasıl çizdiklerini, öncesi ve sonrasını görmek isteyen eminim binlerce insan vardır. Bu yüzden bu kategoriyi ister misiniz diye sizlere sormak istedik. Ne dersiniz? Yapalım mı? Eğer burada sizinde çizimleriniz yer alsın istiyorsanız bizlere ulaşabilirsiniz. Discord: creative-miss#6985 Mail: [email protected] Dilerseniz Anisekai sitesinin mesaj kutusunu da kullanabilirsiniz. İlgilendiğiniz için şimdiden teşekkürler...
  2. 1999'da yayınlanmaya başlanılan One Piece hala devam eden güzel anime serilerinden birisidir. Belki bir çoğunuzdan yaşlı bile olabilir. Ancak bu Sefer ona "One Piece" olarak değil Türkiye'ye ilk defa "Lastik Çocuk" olarak tanıtılmasıyla bakacağız. Bir zamanlar çizgi film kuşağının olduğu ve her sabah koştur koştur sabahın sekizinden dokuzuna kadar bizi televizyon başına kilitleyen bu çizgi filmler içinde öyle mücevherler olduğunu anımsadım ki... İşte "lastik çocuk" da bunlardan birisi olarak karşımızda. Türkçe dublajlı bir bölüm. Star TV'de neredeyse 300 bölüm yayınlanmış olan "lastik çocuk" daha sonra sansür dolayısı ile kaldırıldı. Bir çok kişi için bu dublaj olmaması gereken ve bitmesi ile animenin kurtuluşu olarak görülsede bir kültürü tanıtma da öncü oldu. Lastik Çocuk'un devamını arayanlar zaman içinde diğer anime ve japon kültürüne ait ögeler ile karşı karşıya geldiler. Bu durumda bir çok kişi için "Lastik Çocuk" olarak hayatımıza girip bir çok kişinin belki çevirisini "Kazaker"den izlediğini o muazzam bitmek bilmeyen maceranın peşinde bizide sürükleyen One Piece oldu. Bakmak isterseniz diye bir başka bölümü... Böyle bir çok çocukluğumuzda anime olmasına rağmen sabah kuşağında yayınlanmış başka "çizgi filmler"de görüşmek dileği ile...
  3. Vandallık veya akım olarak Vandalizm, bilerek ve isteyerek, kişiye ya da kamuya ait bir mala, araca ya da ürüne zarar verme eylemidir. Bu durum bir çok ülkede gözleniyor. Peki güneş ülkesi olarak bilinen ve toplumunun kurallardan oluşan korseye sıkışmış Japonya'da vandalizm nasıl bir seviye ve ilerleyişte? Bunun cevabı olarak toplumun en aktif ve hareketli kesimine bakmak ve onları izlemek gerekir. Toplumun genç kesiminden söz ediyoruz. Ne varki yaş aralığı oldukça değişken. Çünkü henüz anaokulu çağında başlayan vandal gruplaşmaları ile devam eden çeteleşme ve bunun bir yaşam tarzına dönüşmesi toplum içinde "yeni nesil" kavramını vandalizm ile eşleştiriyor gibi. Toplum içinde bir gruba ait olma isteği o grubun istekleri ve tarzını benimsemekten geçiyor. Bu içgüdüsel olarak yapılan davranış her zaman doğru şekilde işlemiyor. Toplum içinde bir ideolojiyi savunurken dikkat çekmek ve etki yaratmak için şiddete başvurulması gibi durumlar sonucu görülen etkisi büyük vandal hareketler ile karşılaşıldığında hükme karşı bir duruş olarak taraftar toplaması daha kolay oluyor. Peki bu vandal hareketler bir yaşam tarzına dönüşmesi bununla mı sınırlı? Hayır! Tepkisel olarak doğan ve karşı çıkma isyan gibi durumlarda toplumsal bir vandalizm görüldüğünde bunun geçici süre olduğunu görüyoruz. Yakın zamanda Çin'de toplumun ayaklanıp yolları kapatması, hükümet ve devlet demirbaşlarına zarar vererek isyanda bulunması geçici bir vandal harekettir. Ancak ana okulu dönemlerinde sınıf içi ve okullar arası gruplaşmalarda bir bütünlük sağlamak için şiddetin benimsenip bunun başka gruplar ve başka kişilere ait eşyalara zarar verilmesi onu bir yaşam biçimi haline getiriliyor olması tehlikenin boyutunu gösteriyor bizlere. "Zarar verdiğin kadar etkin olur." Bu düşünce altında toplanan bireylerin birbirlerinin şiddet gösterilerinden etkilenerek ve yaşlarının büyümesi ile daha can alıcı saldırılarda bulunması onun bir yaşam biçimi olacağından söz ediyor klinik psikologları. Vandal olarak tanımlanan hareketlerin nasıl bir boyuttan nasıl bir boyuta doğru arttığı aslında toplum tarafından belirlenen bir skala ile ölçülür. Japon toplumunun bir korse içine sıkıştırıldığını söylemiştik. Her noktada bir kural ile karşılaşıldığını ve yaşamanın zor olduğunu belirten ve orada bir süre ikamet etmiş arkadaşlarımdan öğrendiğim bilgiler ışığında orada vandalizmin ne kadar masum şeylerden ortaya çıktığını ve bunun aslında topluma ve onun sosyal baskısına karşı koyma çabasının nasıl dışlanmış kişiliğe büründüğünü anlatacağım. Öncelikle Türkiye ile Japonya vandalizmi arasında çok büyük farklar olduğunu söylemem gerekiyor. Bunun en büyük örneği ise graffitti ve karalamalar... Sokakta yürürken boş bir duvar üzerine yazılmış ve sprey boyanın ucuzluğundan nasıl bir tayfanın yaptığını anladığımız graffitiler bize gayet normal ve oldukça basit geliyor. Birilerinin hayata olan isyanlarını ve kimin kimi sevdiğini öğrendiğimiz bu duvar yazıları belediyelerin bile pek umrunda değilken bizim neden umrumuzda olsun ki? ancak Cumhurbaşkanlığı köşkü ya da Anıtkabir gibi vatani bir kutsallığı olan yerlerde şiddetle kınanacak ve ceza unsuru olarak sayılacak graffitiler bizim için önemlidir. Peki Japonya 'd aöyle mi? Terk edilmiş bir duvara atılan bir çizik kişinin para ya da hapis cezası almasına sebep oluyor. Duvar toplumun malı ve o mala zarar verme hakkın olmadığı için kişilerin hakkını ihlal etmekten ciddi para cezaları var. Bizim sıkıldığımızda ders kitaplarının ve sıraların üzerine yaptığımız ufak çaplı sanat eserleri ise kamu malına zarar vermekten okul yönetimi tarafından cezaya tabi tutuluyor. Bu noktada insan psikolojisinde ceza almak yapılan suça davet etmekle aynı konuma gelmeye başlıyor. yaptıkların ile çevrene yansıttığın şımarık ve güçlü kişilik ya da gizemli ve agresif kişilik belli yaştan sonra karakterin bir parçası oluyor ve şiddet daha çok artmaya başlıyor. Zamanla defter üzerindeki karalamalar ve "eşek şakaları" okul yönetiminde yer alanlara ya da aynı veya farklı sınıflarda bulunan kişilere yansıyor. korkulan ya da sevilen birisi olmak bu noktad abaşlıyor. Yönetimin koyduğu yasakları kâle almamak ve ona kafa tutarak dalga geçmek bir güç gösterisine dönüşüyor. Bu güç gösterisi yaşıtları üzerinde baskı ve sistemli bir eziyete dönüşmeye başladığında masumca başlayan şaka ve eğlenceler hızla alt ve üst ilişkiler içinde basamak atlamaya dönüşüyor. Güç öğretmen gözdesi olmak ya da korkulan kişi olmak arasında seçim yapmaya dönüşüyor. başarı elde etmek ve sıkışılan korsede artık nefes alamamak şiddeti ve hasar vermenin zevkli olduğuna ikna ettikçe lise çağı içinde çeteleşme ve bu işi bir hobiye ve mesleğe çevirmeye başlıyor bireyler. Yavaş yavaş bir yaşam biçimine gelen zarar verme isteği ve bunun sonucunda ilgi çekmek topluma ve bireylere zarar vermeye başladıkça kişi için bu artık bir tutku haline gelmeye başlıyor. Plansızca devam eden vandal davranışlar artık planlı saldırılara dönüşmeye başlıyor. Zaman içinde kişinin iç güdüleri sadece saldırmak ve yok etmek üzerine odaklanıyor. Bunun temel sebebi ise ona bakışın artık oturmuş olması. Kavgacı ve zarar veren bir insan olarak toplum ve çevresi içinde tanınmış olmak onun kimliği olmuş durumda ve bu kimlik korunması gereken bir meta haline gelmeye başlar. Kimliğini korumak için ise vandalizmi bir yaşam biçimi haline getirmek zorunda hisseder. Bu zorunluluk onun sürekli hayatında var olan kuralları yıkmayı hedefler. Tuvalette asılı olan uyarı levhalarının aksine hareket etmek ve toplum tarafından kullanılan kamu mallarına zarar vermek, sevilen bir kişinin varlığını karalamak gibi bir çok davranışı yapması gerektiğini hisseder. Bu noktada vandal olarak tanımlanan birey değil onu böyle kimliklendiren toplumun her bir taşına bakmak gerekir. Hani derler ya özgürlüğün fazlası kaosu getirir diye. Aslında kuralların aşırılığı da sürekliliği de kaosu ve sonrasında toplumda tepki çekmek ve ilgi görmek isteyen bireyleri ortaya çıkarıyor. Japon hükümetlerinin bri dönem okullarda klozete oturmak için bile öğrencilerin göreceği her yere levha astırması bireylerin her konuda onların kontrolünde olduğunu gösterme çabasıydı. Bu noktada tepki koymak başarılı bir ideolojiyi savunduğunu gösteriyordu. ne var ki bu tepki gösterme alkış alıp ceza uygulandığında birey tarafından daha şiddetli bir eylem gerektirirdi. Yapılması gereken verilen tepkinin sonucu levhaların toplatılmasıydı. Ancak akım haline gelen tuvalette garip pozlar vererek fotoğraf çekme ve dışkının klozet dışına bırakılması gibi durumlar ceza yaptırımı aldıkça popülerliği genç kuşak tarafından arttı. Demem o ki kısaca, vandalizm skalada nasıl bir noktada olduğuna göre değişiyor. Eğer bir yaşam tarzı olmaya başlıyorsa bu bir hastalık olarak patoloji olarak görülebilir. Ancak bir şeye tepki koyma amaçlı kısa süreliğine sürdülüyor ise... O zaman yaşasın anarşizm! Bu ufak tefek ama güzel kitap üstü karalamalara göz atmalısınız: https://kotaku.com/more-silly-schoolbook-drawings-from-japan-1627356477 Kaynak: https://www.cbc.ca/news/entertainment/arrest-made-in-anne-frank-book-vandalism-in-tokyo-1.2572554 https://www.japantimes.co.jp/news/2018/11/22/national/japan-immigration-bureaus-tweet-free-refugees-graffiti-goes-viral-hit-focus-vandalism/
  4. Sanat nedir? Bu sorunun cevabı evrimin kökenini açıklamak kadar zordur. Sanat aslında kişinin kendi hayallerini gerçekliğe yani dünyamıza yansıtmasıdır fikrimce. Bu durumda animeler ve mangalar aslında başkalarının hayallerinin bizim gerçekliğimize yansımasıdır. Sanatın gerçekle buluştuğu nokta çizimdir. Çizmek ve çizimlerde yaşamak istediğimiz duyguyu yakalamak bulunmaz bir histir. Fakat bu anime ve manga tutkunlarına yetiyor mu? Ufak bir araştırma ile yetmediğini fark ettim. Ve çizerlerin daha üstünde çizimler yapan onlarca fanart çizerinin çizimleri ile karşılaştım. Bugün bu fanart konusu hakkında konuşalım o zaman . Çizim yapmak en sevdiğim şeydir diyemem ama amatör bir çizer olarak şunu söyleyebilirim, düşünmesi bir kaç saniye kağıda aktarması saatler sürer. Bu işten bir kâr gütmeden hayallerini kağıda aktaran fanart çizerlerine gelelim şimdi. Öyle ki bazı fanart çizimlerinin gerçek karakter tasarımlarından güzel olması ve bu işi mükemmel bir profesyonelliğe dökmüş çizerler olduğunu söyleyebilirim. Peki bunu neden yapıyorlar? Kendi arzuların ve isteklerini karşılamak için olabilir. Bundan zevk aldığı için olabilir. Ama en temelinde hayalini kurduğu dünyadan bir parça yansıtmak için yapıyorlar gibi... İnstagram ve benzeri uygulamalarda gördüğüm fan çizimlerinin ve altına düşülen yorumlardan edindiğim bu sonuçla yetinmedim ve daha da abartıp dünya çapında bu işin nasıl bir yerde olduğuna bakınca beklentimin üstünde bir sonuç aldım. Öyle ki fanart olan bir çizimin zamanla bir senaryo kazanıp çizgi roman serisine dönüştüğünü gördüm. Bu sadece birisi için geçerli değil. Birçok çizerin, yaratılmış karakteri yeniden yarattığını görüyoruz. Yeniden yaratırken aslında o animeyi, mangayı ya da film ve diziyi izlerken hayal gücü ile artan isteklerini karşılamak istiyor. Biraz yetenek biraz hayal gücü ile bizleride beklenti içine sokan çizimler görmeye başlıyoruz. Fanart neden bu kadar tutuluyor? Bunun temelde cevabı, görmek istediklerimizi karşılayamayan çizerler ve mangakaların yerini alan fanart çizerlerinin beklentilerimizi karşılıyor olması. Karakterler arası kurulan bağlar sonucu görmek istenilen davranışların görme arzusu ve bunun yetenekli bir çizerin kaleminden görmek bizi fanartlara hayran hayran bakmaya itiyor. Eş olmasını istediği karakterler arasında gerek cinsel gerek duygusal bağ gösteren çizimler yapılması elbette ki fanların direkt dikkatini çekiyor. Bazen görmeyi tasarladığımız sahnelerin anime çizeri ve mangaka dan değilde fanart çizerinden gelmesi prestij artışına sebep oluyor. Bu durumda fanart aslında izleyicinin ,okuyucunun beklentisinde olan sahnelerin canlanmasını ve gerçeğe aktarılmasına yardımcı olan en büyük araç konumuna geliyor. Şu ana kadar söz ettiğim fanart çizerlerinin güzel katkılarının yanı sıra kötü yanlarını da görüyoruz. Bazı fanlar ne kadar fanartları sevse de onlara bağlansada bunun aksine fanartların anime ve manganın zararına olduğu düşüncesinde olan var. Forum vb. yerlerde yapılan tartışmalarda fanartların karakterleri yanlış tanıttığını ve bunun sonucunda karakterlerin gerçek hikayelerinin kayıp gittiğini ve yeni hikayeler oluşturup kişilerin beklentilerini farklılaştırdığından yakınıyorlar. karakterler arası ilişkinin yanlış anlaşıldığını ve bunun "sinir bozucu" olduğunu konuşan yabancı forumlarda fanartların animenin konusu dışına çıkmaması gerektiğini savunuyorlar. Ben buna karşıyım. Sebebi ise sanatın ve hayalgücünün sınırsızlığının olması. Yaratılmış bir karakteri herkesin aynı şekilde değerlendirmeye çabalaması insan doğasına aykırıdır. Bu durumda herkes aynı resimde aynı şeyi göremez. Her yaşanmışlık ve beklenti ve arzu ,farklı bir bakış açısı ve farklı bir hayal gücünün oluşmasına sebep oluyor. Tıpkı bu yazıyı okurken takılacağımız ve takıldığımız noktalar gibi her anime ve mangada farklı bir noktayı yakalar ve onu dallandırıp budaklandırmak isteriz. buna yardımcı olan en güzel şey ise fanartlardır. Eğer fanartlar da istenilen bulunamaz ise kişi kendi çizimlerini oluşturmaya başlıyor ve bu şekilde dallanıp budaklanıyor. Bu şekilde kişisi kendini yavaş yavaş geliştiriyor ve yeni fanart çizeri ortaya çıkıyor. Kendine kazancı olmayan olsa bile bir kaç kuruştan öteye gidemeyen bu mesleği arzu haline getiriyor. Tıpkı anime ve manga çevirmeni, redektörü, editörü, blogerı, vb. olmak gibi bu işte onun artık anime dünyasına bir katkı yapması ve onu genişletmeye başladığı anlamına gelir. Y/N: kaynakça göstermek isterdim ancak kişisel konuşmaları yayınlamak hukuken suç olarak gösterileceği için bu seferlik sizi arama motorları ile baş başa bırakıyorum. Okuduğunuz için çok teşekkürler....
  5. Sert bir başlıkla giriş yapmış oldum. Ancak bir süredir takıldığım ve sürekli olarak ağzımı açık bırakan bir konuya değinmek istedim. Günümüzde anime ve manganın daha kolay biçimi olan Novel -roman- kavramının daha kolay yapılabilir ve Çin'de etkisinin artıp uluslararası bir boyuta ulaştığından söz etmiştik. Bu novel ve web romancılık akımının Türkiye sınırları içinde de yankılandığını söylemek gerekir. Ancak ne kadar eğlence sınırlarından çıkmış ve sapkınlık noktasına geldiği tartışmaya oldukça açık olduğu kanısındayım. Yazı tamamen kendi gözlemlerim ve eleştirilerimden oluşacağı için kaynak veremeyeceğim size. Öncelikle bazı kavramları ortaya koymak gerekiyor diye düşünüyorum. Manga ve anime kavramlarının içinde kategori olarak karşımıza hemen hemen her yerde çıkan ''yaoi'' ve ''yuri'' kavramları. Çünkü konumuz bu iki bülten üzerinde işliyor olacak. Özellikle genç kızların bayıldığı ve benim kanaatimce bir salgın haline gelmiş ''yaoi'' kavramlarına açıklık getirelim. Yuri kısaca iki kadının arasında duygusal ve romantik bir ilişkinin işlendiği anime, manga ve novel olarak karşımız açıkar. Yaoi ise iki erkek arasında duygusal ve romantik ilişkinin ve kurgunun işlendiği katagoridir. Şunu belirtmek isterim bir LGBT aktivisti ve destekçisi olarak asla absürt ve korkunç baktığım bir konu değildir yaoi ve yuri. Gerçi benim karşıma daha çok ''Shounen ai'' kategorileri çıktığını söylemem gerekir. Cinselliğin olmadığı sadece duygusal bağların işlendiği konular... Şimdi gelelim benim yeni salgın olarak nitelendirdiğim noktaya. Olay, var olan anime ve mangaların çok dışına taşmış durum ve bu Türkiye de -tanılık ettiğim için bana öyle geliyor olabilir ve cinsel baskının şiddetli olmasıda buna ek olarak gösterilebilir- şiddetli ve sancılı geçmekte. Değinmek istediğim nokta eğlencenin artık sınırları dışından çıkarılıp bir tür ''fanservis'' haline getirilmesi ve bununla yetinilmeden ''zevk objesi/metası'' biçimine sokulması. Pornografik metinlerin ve görsellerin belli yaş sınırının altına gösterilmesini asla doğru bulmaz iken henüz cinsel kimliğini bulamamış çocukların-ulusal yaş sınırının yani +18'in altında olan her birey erişkin ve yetişkin kategorisine erişimi yasaktır- bu tür medyatik servisler ile bulandırılıp kendi kimliklerinden uzaklaştırılıyor olması benim sapkınlık olarak adlandıracağım kısım olacak. Kimlik oturmasının en tehlikeli olduğu zaman 5 ile 15 yaş arası bir süreç olduğunu göz önüne alıyoruz. Bu süreç içerisinde kişiliği ve kimliğinin oturması ve keşfetmesi için bireylerin her şeyi deneyimlemesi gerektiğinden yanayım. Ancak bu süreç içinde bireye bir şeyler yanlış aşılanır ise olabilecekleri araştırdığım ve deneyimlediğim süreçle size anlatacağım. Öncelikle ''genç kızların'' bayıldığı ''bromence'' ve ''yaoi'' ayrıca ''shounen ai''den söz edelim. Ve genç erkeklerin bayıldığı bir noktada ''hentai'' ve ''yuri'' biçimlerinden. Günümüz internet ve uzay çağı içinde her şeye erişim artık yasaklar olmadan kolayca yapılabiliyor. Bu süreç içinde tanıdıkları dünya tamamen birilerinin yorumu içinde geliyor. Maalesef ki, içinde olduğum bu anime ve manga dünyasının pekte iyi etkileri olmadığı kanısına bu olaylara tanık oldukça karar verdim. Hepsi kötü demiyorum ama özellikle fansubların bazı konularda dikkatli davranması gerektiği kanısındayım. Sebebi ise kolay ulaşılabilir kategoriler... Hentai, yaoi ve yuri... Bu kategoriler yaş kısıtlamalı ve kilitli olması gereken noktalarda iken rahatlıkla on yaşında bir çocuğun girip mangasını okuduğu ve animesini izlediği durumda. Bunun tehlikeli olan kısmı cinsellik değil. Cinselliği yanlış tanımlaması. Şiddet ve tecavüzün de işlendiği bu kategorilerde sarsıcı şekilde cinsel kimliğin bozulduğunu düşünüyorum. Bir erkeğin bir erkeği veya bir kadının bir kadını sevmesini görmesinin sorun olduğunu düşünmüyorum. Fakat bir tarafın tecavüze uğradıktan sonra tecavüzcüsüne aşık olmasını görüp bunu romantik bağlarla kafasına oturması büyük bir sıkıntı yaratıyor. Ya da kendi cinsel kimliğini arayışını sürdürmeyi bırakıp evet ben bunu okurken zevk aldım ben buyum diyerek hayatını belli kotalar ve kısıtlamalar içinde yaşamasını doğru bulmuyorum. Ama en çok beni şaşkınlığa uğratan bunların ötesinde bir nokta. Eğlence ve çizgilerin dünyasının gerçek sanılacak kadar ona göre yaşamak... Bu işi gerçekliğe çevirmek aslında biraz fanservislere birazda etkilenmiş kişilerin Wattpad ve benzeri sitelerde konuları daha açık ve cinsel birliktelikleri daha şiddetli betimleyerek yazması ve çizmesi... Sorun fanservislerin hararetli şekilde beyinleri bulandırma değil. İşin korkunç yanı bunları yazanların henüz 11-13 yaş arasında ''kız çocuğu'' olarak halk ağzında nitelendirilen yaşta ki bireyler olması. Gelenekçi, katı görüşlü ve aykırıklara korku ve dehşetle bakan bir insan değilim. Fakat kan dondurucu gelen bir kaç şey ile karşılaşınca dehşete kapılmamak elde değildi. Ufak bir anımı anlatayım. Adını vermeyeceğim ama bir çok kişinin girip novel yazdığı bir fansubların çevirileirni yayınladığı bir site daha doğrusu platformda bir kaç defa gezinirken bir türkçe novel etiketi altında bir roman gözüme ilişti. Yazarı Türk, fikir bir Türk tarafından geliştirilmiş gibi... Birinci bölümü okudum ve dramın ve kan dehşetin dibini gördüm. Bir erkek çocuğuna yapılan tecavüz ve daha sonrasında çocuğun ona tecavüz eden kişilere aşık olması. Cinsel istismarın aşka dönüşmesi. Rastlanılabilir bir hikaye gerçek hayatta. buraya kadar normaldi. Fakat yazar notunu gördüğümde kanım çekildi. Yaoi kategorisi izlemek ve okumaktan zevk alan ve bunun hayal dünyasında kalmasının ötesine çıkmasını isteyen bir kız ''kız çocuğunun '' bu romanı yazdığını öğrendim. Henüz 11-13 yaşları arasında. Ve bu durumu sorduğumda bana psikopat olduğunu bu tür ilişkilerden zevk duyduğunu anlattı. Daha sonrasında yorumunu silmiş olması var olan kanıtımı elimden alıyor. Site yönetimine sorunu belittim ve onun gibi bir çok romana rast geldim. yaşları on beşe erişmeyen kız çocuklarının eş cinselliği yanlış anladığı yetmezmiş gibi bunu sadece ''cinsel ilişki'' olarak görüp şiddetin cinselliği var ettiğine inanması beni bu kategorinin yanlış olduğuna yeterince ikna etti. Web Romancılığın çok kaliteli eserler ortaya koyduğunu söylemiştim Çin Web Romancılığını konuşurken. Ancak birde bu noktası var. Karanlık ve tehlikeli olan noktası. Henüz yetişkin bir birey olmamış genç kız ve oğlanların izlediklerinden etkilenerek bilinçlerinde bir bulandırma oluştuğu. Ki gözlemlerim kız çocuklarının bu türden fazlası ile etkilendiği ve erkek çocuklarının daha çok onlar ile aynı yaşta iken savaş ve macera tarzı anime ve mangaları tercih ettiği. Erişkin erkeklerin ise -Japonya'da fazlası ile görülüyor- hentai tarzını benimsemesi ve onu bir yaşam tarzına çevirip zevk aracına dönüştürülüp sermayeleştirilmesi görülüyor. Bir eğlence aracı sermaye biçimine ve servisler aracılığı ile daha fazla pazar payı artması için abartılırsa o kadar amacının dışına taşıyor. Bugün Türkiye'nin sosyal medya ağlarında gördüğüm bu yuri ve daha çok yaoi tarzının yanlış yaşta bireylerin izlenmesine sunulmasının bir noktada suçlusuda bu işi sermaye biçimine getirmiş fanservisler. Herhangi bir yaş kotası koymamış olması ya da koyulsa bile rahatça aşılabilir olmasıdır. Üstüne daha fazla konuşulacak bir konu. Toparlamaya çabaladım. Ne kadar uluslararası fanservislerin yayınlarından kaçınılmasa ve bunun ana kaynağına ket vurularak bilinçlerin yanlış öğretilerden kaçınılması sağlayasamakta -ki bu sebepten bir çok ileride erişkin olacak birey eşcinselliği sadece kurgulanmış yaoi ve mangalardan öğrendi ve tanımladı- çeviri ve fansub gruplarının bu duruma müdahale etmesi gerekiyor. Çevirilerini yaptıkları sitede sıkı bir yaş denetimi olmalı. Ensestin normal gösterildiği ve tecavüzün zevk almak olarak işlendiği yapılardan uzak durmaları gerekiyor. Peki duruyorlar mı? Hayır. Bir çok fansubun çevirdikleri mangalar ve animeler ile platformlarda yayınlanan kız çocuklarının yazdığı kısa romanları karşılaştırdığımda benzerlik korkunçtu. Çocuklar görür duyar ve öğrenir. Daha sonra ise bunu uygular. Fansublar sadece okunması ve bundan sermaye elde edilmesi için yaptıkları çeviriler ile nasıl bir salgına sebep olduklarını biliyorlar mı? Sanmıyorum. Bir not eklemek isterim. Bu konu benim için her zaman tartışmaya açık olacaktır. Bireysel görüşler değişir ve deneyimler görüşleri şekillendirir. Ancak net olan bir şey var ise on bir yaşında bir çocuğun bir erkeğe bir erkeğin tecavüz ettiğini her detayı ile okuyup gördüğü bir yapım eğlence sektörü içinde değil kar amacı güden ''sapkın'' sermaye içinde yer almalıdır. Arada bulunan ince çizgi geçildiğinde tehlikesini görmek için uzaklara bakmaya gerek yok. Bir Türkçe yaoi romanı bulun ve okuyun. Yazılanlar karşısında henüz okula servisle giden bir çocuğun bunları nereden öğrendiğini bulmak için bir yaoi mangası okuyun ya da animesi izleyin...
  6. YN/ görseller rahatsız edici olabilir. Çalışkan ve renkli kişiliklerinin yanı sıra Japon toplumunun depresif, yalnız ve bireyselleşmiş kişiliklerinin arttığı 21. yüzyılda tespit edilmiş durumda. çalışkanlık, başarı ve becerinin beklentileri ile boğulmuş Japon toplumunda kişilik problemleri ve psikolojik sıkıntıların gün geçtikçe arttığı ve özellikle 15-30 yaş arası olarak belirtilen aralıkta intihar, toplumdan kendini soyutlama, şiddete eğilimli kişilik bozulmaları görüldüğü açıklanıyor bilim camiası tarafından. Bunun temel sebebi topluma karşı koyulan tepki ve topluma uyum sağlayamamak. Durkheim'in bir sözü geldi aklıma. ''Topluma aykırı olan davranışlar gösteren her birey patolojik ve toplum tarafından düzeltilmesi gereken bireylerdir.'' Japon toplumu da olaya böyle yaklaştığı için uyumsuz kişilik olarak görülen ve normlar dışına çıkan bireylerin düzeltilmesi ve uyumlu biçime getirilmesi için daha fazla uğraşmaktadır. Peki bu 15-30 yaş aralığının sıkça oluşturduğu ve topluma karşı gelen bireylerin bu tedaviye cevabı nedir? Genellikle olumsuz. Bu durumda araştırmalarım sonucunda karşıma enteresan ve toplumun hatta iktidar ve hükümetin bile benimsediği bir yer çıktı karşıma. ''İntihar Ormanı!''' Aokigahara Ormanı olarak bilinen bu yer medyada ''İntihar Ormanı'' olarak tanıdığımız yerdir. Öyle ki filmlere hatta kitaplara konu olacak kadar yerel olarak bilinen ve son zamanlarda bri çok ülkede adından sıkça söz ettirmeyi başarmış bu yerin hikayesine ve tarihine bakalım. Orman Fuji dağı eteklerinde yer alıyor. uzaktan bakıldığında mistik havası ve etkileyici yeşilin her tonu ile oldukça dikkat çekiyor. Gezilip görülmesi gereken bir yer olarak kendini cezbedici bir biçimde sunuyor. Aslında orman yürüyüş ve doğa gezileri için turistler ve yerli halk için açık durumda. ancak belirtilen patikalardan şaşılmaması gerektiği yönetim tarafından şiddetle öneriliyor. Çünkü doğal yapısı gereği sık ağaçlar ve birbirine benzer bitki örtüsünden dolayı kaybolan kişinin yönünü bulamaması ve orman içinde mahsur kalması mümkün. ve tabi bir de ''intihar ormanı'' olması. Bu ormanda bilerek rotadan çıkan ve bulunmayı ummadan yaşamına son vermek isteyenler oluyor. İntihar Ormanı Japon toplumu için tarih boyunca ruhlar ve ölümle özleşmiş bir yerdi. Onu popüler hale getiren ise Seicho Matsumoto'nun iki karakterinin bu ormanda intihar ettiği romanı Kuroi Kaiju'dan sonra bir intihar merkezi haline gelmiş. Zaman içinde popülerleşmeye başlaması hükümet ve yetkililer tarafından tehlike olarak görülmeye başlamıştır. Hükümet özendiriciliği azaltmak için çalışmalar yapıp tabelalar yapmasına rağmen net olarak açıkmasalarda yılda ortalama olarak ormanda bulunabilen cesetlere göre 50-100 arası kişinin intihar ettiği söyleniyor. Gündüz vakitleri bile ağaç sıklığında gece karanlığını yaşatan ormanda yetkililer her aramaya çıktığında bir ceset ile karşılaştıklarını söylemişler. Bir çok orman girişinde ve doğa parklarında yazılı olan yere çöp atmayın gibi kuralların olduğu tabelaların yanı sıra ''Lütfen intihar etmeyin'' yazan tabelalar ile başlayan orman girişinde daha da ilerlendiğinde bireylerin sosyal mesaj içeren ağaçlara çivilenmiş notları ve eşyaları ile karşılaşılıyor. Bazen son bir defa uyumak için girilmiş ve terk edilmiş çadırlarla, son defa kullanılmış eşyalar ile dolu çantalarla ve özel eşyalarla karşılaşılıyor. Daha da ilerlendiğinde ağır ilaçlar içerek ya da kendini asarak (genellikle bu yöntemler kullanıldığından söz ediyor araştırmacı ve etnograflar) intihar etmiş bireylerin cesetlerine ya da onlardan arda kalan iskeletler ile karşılaşılıyor. Öyle ki intiharın toplum içerisinde normal görüldüğünden söz eden sosyologlar kişinin kendini faydasız ve yetersiz hissettiği zaman geleneklere göre bir hata yaptığında canını alması oldukça normal karşılanılıyor. Bu durumda olan bir kişinin dönen çarkı yavaşlatması ve bozmasından daha iyisi kendi canını alarak son defa faydalı olmasının Japon geleneklerinde normal görüldüğünden söz ediliyor. Buna bir örnek olarak ''harakiri'' verilebilir. Samuray ve savaşçıların bri hataları sonucu canlarını kendi kılıçları ile alması onurlu bri ölüm olarak görülüyordu. Olabilecek en acılı yöntem olan harakiri kişinin onurunu temizlemesi için toplumun ona sunduğu bir fırsat olarak görülüyordu. Her ne kadar Uzak Doğu kültürüne yabancı kalanlar için ölüm korkunç bir durum olarak görülsede orada kişinin kendini kurtarması olarak karşımıza çıkıyor. inançlarında enerjinin ve yaşamın boyutsal olarak değiştiği ve asla yok olmadığını, hatıraların ise nesnelere yüklendiğini düşünürsek İntihar Ormanı kişinin kendini son defa onurlu ve bir şeyi yapmada kararlı hissettiği yer olarak görülüyor olmalı. Wataru Tsurumi intihar için detaylı bir kitap yazmış ve bu baya bir tartışma konusu olmuştur. ancak Japonya'nın eski kraliyet kütüphanesinde ve bir çok tapınaktan toplanan geleneksel kitap arşivinde Harakiri ve intiharın nasıl gerçekleştirilirse doğru olacağına dair kitaplar bulunmaktadır. (Watara Tsurumi'nin İntihar el kitabı) (Harakiri El Kitabı) Kaynaklar: https://www.wanderlustingk.com/travel-blog/aokigahara-forest-japan https://www.nst.com.my/world/2018/12/442646/lone-man-japans-suicide-forest-blasts-music-save-lives
  7. Üçüncü defa açıp izleyerek kendimi tekrar tekrar şımarttığım Akame Ga Kill hakkında konuşalım bu gün. Bu anime hakkında bir bilginiz yoksa öncelikle buradan bakmanızı tavsiye ederim. https://myanimelist.net/anime/22199/Akame_ga_Kill?q=Akame . White Fox stüdyolarından çıkan bu anime nedensizce beni cezbetmeyi başardı. Belki bir kaç sezona konuyu yaysaydılar daha izlenmesi hoş olur diye düşünüyorum -hala yenis ezon bekliyorum-. Animeyi izlerken gözüm hep bir anakarakter aradı. Sürekli olarak kim kim diye düşünüyordum. Hikaye Tatsumi ile başlıyor. Dedim ki evet bu adam ana karakter olacak. Son izleyişimde ise artık akıllanmış olarak aslında bir ana karaketer olmadığını gördüm. Akame olabilir dedim. Esdeath olabilir dedim ama son izleyişimle olaylarda bir ana karakter olmadığını gördüm. Öncelikle eksik noktaları konuşmak gerekir. Animenin bir konusu var. Fakat bu konuyu seyircinin yakalaması için bir kaç defa tekrar izlemesi gerekiyor. Hızlı aktığı için değil. adeta bütçe kesintisinden dolayı bir aksiyon filminin sonunu ufacık sete sığdırıp bitirmeye çabalanmış gibi. Konun ilerleyişi ve iyi kötü savaşı içinde özgürlük ve adalet arayışını ele alışlarını sevdim. İyilerin amacı var. Ancak ben kötülerin amacını bulamadım. Kötülere bir derinlik katılmamışlar. Sadece öldürmeyi sevdikleri için kötü olmuşlar gibi. Oysa animelerde kötü rolü biçilen karaktere konulan derinlik ve onu kötü yapan nokta izleyiciyi kendine bağlar. Bu noktada çok ciddi hikayede eksiklik kalmış. Dediğim gibi başta muazzam giderken sona doğru adeta bitirin hadi. Çabuk çabuk bitsin denmiş gibi. Pat diye ufak bir göz dolduran aksiyonlu sahne ile bitti. Bitti mi belli de değil aslında. Konu açısından karakterlerde sadece kötülere derinlik katılmamış olayı yok. İyilerede aman aman bir derinlik katılmış değil. Sıradanlığı ile bir çok çıkıp ''çöp'' olarak nitelendirilen animelerden farkı olmamış konu açısından. Gelelim yüz binlerce fanı nasıl ortaya çıktı? Bende çok ciddi şekilde izlemeyis evdiğim bu animenin bizi bağlayan noktası ''acımasız'' oluşur. Alıştığımız ve yirmi bölümden önce bize tanıtılan karakterlerin ölmediği animeler gibi değil. Çok hızlı karakter harcayabiliyor. Bir çok karakteri hızlı harcadığı yetmez gibi muazzam bir ölüm kurgusu şekillendiriliyor. Kimin nasıl ölebileceğini tahmin etmek zorlaşıyor. Ve biz o karakterin yokluğunu yaşarken ekibin toplanıp bir arada birşey olmamış gibi yemek yiyişi aslında bize çok farklı geliyor. Örnek verelim; Akame karakterinin ağırbaşlı tavırları ve kendi dünyasında kız kardeşine dahi acımaması, ölen kişiler ardından ufacık bir hatırlamalar ile bize her karekterin kolay harcanabilir olduğunu gösteriyor. Çizim açısından pek çok anime ile aynı sekansta gitsede renk ve genişletilmiş efektif yapısı ile insanı ekrana kitlitliyor. Bunun yanı sıra savaş sahnelerinin doyuruculuğu ile gerçekten türünün hakkını veriyor. karşılaşmalarda kimin kazanacağını kesin olarak bilemiyoruz. İyi olarak belirtilmiş karekterlerinde tek tek animeden ayrılışı ile her savaşta kim kazanacak acaba diye düşünerek izliyoruz. Ayrıca kanlı sahneleri bana adeta bir Quentin Tarantino filmi izliyor tadı verdi. Bir çok eksiği olmasa da önemli olan konu akışının sıkıntısının, sadece bir sezona sıkıştırılmış olduğundan kaynaklandığını düşündüğüm bu çok sevdiğim animenin şaşırtıcı olması, savaş sahnelerinin göz doyurması ve karakterlerin bozuk para gibi harcanması. Karaketerlerin bolluğu ve çeşitliliği ise en sevdiğim yanı oldu. Eşcinsel karakterinden şımarık ve mızmız, ağırbaşlı kadın karakterlere... Her türlü karaktere yer vermiş. Bu noktada herkes aradığını bulur bir konuma geliyor animede. Hafif bir echii havası verdiği gerçeğinide es geçmemek gerek. Müziklerini '' Taku İwasak''nın yaptığını öğrendiğimde neden müziklerini dinlemekten sıkılmadığımı anladım. Sadece Akame ga Kill için değil elini attığı her yerde insanın tüylerini diken diken eden bir eser ortaya koyuyor. Daha çok Kohei Tanaka'nın müziklerine alışık olan kişilerin müziklerden çabuk sıkılacağı bir animedir Akame Ga Kill. Savaş sahneleri ile eğleneceği ve bazen gülüp bazen boş boş ekrana baktığı. Oturduğu yerde insanı geren ama anında hiç birşey olmamış gibi davranmaya sürükleyen ve yeni sezonu beklemekten yorulan fan kitlesine sahip bu anime benim 2015'te tanıştığım ve 2014'ün en iyi savaş sahnelerine sahip animesi olarak gösterildi. Aynı zamanda bir çok kişi tarafından rahatsız edici olarak görüldü. Sevenin tam sevdiği sevmeyenin arkasından sallamaktan çekinmediği bir animedir ve birçok kişi tarafından izlenmese dahi illa ki duymuş olduğu bir anime olma ünvanını taşır elinde. Gerek silahlarının verdiği güçleri ile mistik olarak kendini desteklemesi gerek politik açıdan başkaldırının aslında kaybetmek olduğunu ama kayıp olmadan kazanç olmayacağını işlemesi ve karakterlerin savaşta doğru tarafta olup olmadığını sorgulaması ile kendini özel yapmayı başarmış bir animedir. kaynakça: https://myanimelist.net/anime/22199/Akame_ga_Kill?q=Akame
  8. Son zamanlar da bazı dizi platformlarında sıkça karşıma çıkan Güney Kore Romantik film anlayışı ve romantizm üzerine biraz araştırma yaptım. Güney Kore'de aşkın filmlerde anlatım biçimi, Türk filmleri ile bahsedildiği gibi benzer olması beni şaşırttı. Profiller olsun konun akışı olsun aslında bambaşka biçimde işleniyor ama aşk anlayışı tutarlı şekilde benziyor. Zaten şu karşımıza çıkıyor. Kore dizileri ile Türk dizilerinde romantizm benzer biçimde profil yapısı gösteriyor. Ancak filmler... Bu konuda şunu demek gerek, romantizm, aksiyon, savaş ya da dram olsun GÜney Kore sinema sektörü Hollywood ile yarışır bir pozisyona gelmiş durumda(en azından modern sinemacılıkta). Kurgular, efekler, oyunculuklar... Gerçekten benzersiz bir sektör oluşturmaya başlamış gibi duruyor. Güney Kore sinema sektöründe romantik filmlerin iki etiket şeklinde ayırmak istiyorum. Romantik Dram ve Romantik Komedi şeklinde. Romantizmi destekleyen bu iki içerik filmin başrollerinin karar verilmesinde önemli unsur olarak görüldüğünü gözlemledim. Genel olarak ''Kore Dramaları'' etiketi altında toplanıyor olsada 'imbd' puanlama listelerinde Romantik komedi ve romantik dram ayırımı kullanılmış durumda. Bunun yanı sıra her filmde belli bir periyot izleniyor. Öncelikle oyuncu seçimleri özellikle yeni nesil sinema kurguları için oldukça önemli yer tutuyor. Film, Romantik-komedi tarzı ise genelde ''idol'' kavramı kazanmış oyuncuları karşımızda görüyoruz. Fan servislerin ortaya sürdüğü bu kişilerin tek mesleği oyuncu olmamakla beraber popüler bir müzik grubunda yer alan ve takma isimler almış kızlar tarafından çok tutulmuş erkekler ve erkekler tarafından fiziği ile konuşmasıyla davranışlarıyla sempatik olarak kabul edilmiş kadınlar oluyor. Sektör bu noktda aşkı mükemmel bir fizik ve kabul gören forma sokmaya çabalıyor ve arzulanan kişilikleri ile hayalperest gösteriyor. Romantik-komediler de aşk konusu işlenirken tesadüfler ağırlıklı olmakla beraber karakterlerin hep geçmişte birbirlerine olan bir düşmanlığı ya da unutulmuş çocuklukları işleniyor bağkurma periyodunda. Aşık olan çift kabul gören formlar içerisinde yer alıyor. Sevimli, sakar kadın karakterin genelde doğrucu, yardımsever olduğu ortaya konuluyor. Popüler değil ama bundan rahatsız da değil şeklinde olduğu yerde mutlu ve hayatı 'Polyana' gibi gören masal prensesine çevrilmiş bir kadın karakterin karşısında biraz şımarık, yakışıklılığı ile göz dolduran ayrıca zengin ya da popüler bir yapıtta sert rejim içerisinde tutulan bir erkek karakter konuluyor. Kızın sakarlıkları ile erkeğin sabit monoton hayatı renkleniyor ve çevresini saran kadınlardan faklı bu kadın onu etkiliyor. İşte orada hikaye başlıyor. Sonrası filmden filme değişe bir biçimde ilerliyor. Kadının erkeği etkilediği ve erkeğin kapıldığı aşka koştuğu periyot bazen cinsiyet rolleri değişerekte ilerliyebiliyor ve erkek kadını etkiliyor ve onun peşine kadın takılıyor. (Temptation of Wolves- eski ama izlerken eğlendiğim bir film oldu) Romantik-dram filmler ise daha farklı bir işleyişe sahip her filmin içinde biraz komedi biraz dram bulundurulsada katagorilendirme dolayısıyla ağırlık olarak dram ya da komedi ortaya çıkıyor. Bu sefer senaristlerin, yönetmenin ve cast ekibinin sürekli olarak farklı modlarda filmi çektiğini izlerken fark ediyoruz. Klişe olarak görülen ne kadar hastalık, ölümden dönme ya da ağır yaralanmalar karşımıza aşkı güçlendirilmiş bağlarla sabitlemek için konulsada konu içeriği daha geniş olarak karşımıza çıkıyor. Evet yaralar alan insnalar var. Çirkinleşmiş aile ilişkileri ve çarpıklaşmış ilişkiler göze batırılarak bireysel yalnızlık bizi buhranlara sürüklüyor ve bazen bir intikam mevzusu aşka dönüşebiliyor. Bunların yanı sıra sürekli değişen oyuncu yüzleri görüyoruz. Farklı performanslar izliyoruz. (En azından ben öyle hissettim) Güney Kore kadrajında romatizm-dram katagorisinin aşkı daha geniş çerçevelerde anlattığını görebiliyoruz. Bazen aşıkların imkansız olan bir hayatı düşlemesini ve talihsizliklerin bu ''aşkın kutsal bağı'' ile yok olduğunu gösteriyor. Bazense bir hastalığın sonucunda ölüm onları ayırsa bile kalpleirnde hissedilen sevginin hala o aşkı diri tuttuğu anlatılıyor. Kıyaslama gibi olacak ama romantik-komedi de aşk tek bir bülten ile ele alınırken romantizm-dram daha geniş bir çerçeve ve farklı hisler ile karşımıza çıkıyor. Bunun sebebinin sinema sektöründe servis edildiği yaş grubu ile alakalı olduğunu okudum. Şöyle ki eğer bir film romantik-komedi sınıfında ise daha çok 15-25 yaş aralığı izlerken dram ağırlıklı romantizm 25 yaş üstü kişilerede daha fazla izleniyormuş. Gerekçe ise hayatta rastlabilir ve bir noktada gerçekçilik konulması. Elbette hepsi gerçekçi olmuyor. Fantastik kurgular içinde işleyen romantik-dram da var. Fakat dram her zaman Güney Kore sinemasında aşkı temsil eden parçaları ortaya koyduğu ortaya çıkıyor. (More Than Blue-izlenmeye değerdi) Güney Kore sinemasında aşkı kısaca özetlemek gerekirse şu satırlar yeterli olacaktır: Biraz masumiyet olacak ve saflık şart olmalı ki aşkın gerçek anlamının masumiyet ve saflıktan doğan bir ilişkide kendini büyütmesi ve yeşertmesi gerekir. Tesadüfler olur ama aslında bunlar aşık olan çiftin geçmişten kaderlerinin bağlı olduğunu gösterir ki tesadüf değildir. Hayatın ufak oyunlarıdır. Aşk tek bir tat değildir der senaristler, duyguları basarlar senaryonun içine. Gülmekten ağlarken bir anda acıdan ve hüzünden ağlamaya başlarsınız. Aşkın tek bir tat olmadığını basa basa söylerler. Ve öyle kolayca kazanılacak bir ödülde değildir gerçek aşka sahip olmak. Zorlu yolları olmalıdır. Savaşmalı ve tam vazgeçecekken tutunacak bir dal bulunmalıdır. Çünkü aşk aslında insanı insan yapan ve bütün karakterini ve yaşamını değiştirecek bir noktadadır Kore Sinemasında. Aşk, en çok değinilen konudur ve ikili ilişkilerde birbirinin ruh eşi olan kişilerdir. Ailelerini bile karşılarına alırlar aşk için. Geleneklerden ve herşeyden daha önde tutulur gösteriliyro Kore sinemasında aşk. Çünkü izleyicinin buna ihtiyacı var. bunaltılmış ve korselerin içine sokulmuş hayatlarında renklendirecek bu hikayelere ihtiyacı var. Sektörde bu noktada ihtiyaç duyulan aşkı her kesime ve her yaşa hitap edecek iki kalıp içinde sunmaya hazırlanmış durumda. Ya acılı gerçekçi dram, ya da sıcak ve samimi bir komedi. Sinema sektörü içinde belli korse ve kalıplar içinde kalmış olan aşk kavramı yeni yeni çıkmaya başlayan bir kaç film ile delinmeye başlanmış olsada hala aynı yapısını korumaya devam ediyor. Y/N: Beş gün kadar süredir izleyebildiğim kadar film izledim. Kendi edinimlerim ile bu yazıyı yazdım. Gözden kaçırdığım ve bu kurguladığım praksis içine uymayan filmler olabilir. Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Kaynakça: http://www.modernkoreancinema.com/p/reviews.html
  9. İnsan hayal gücü sınır tanımaz bir noktaya ulaşmaya başladı. Fantastik kurgu hayranı birisi olarak son zamanlarda (bir kaç aydır) Çin Roman/Novel akımına kendimi kaptırdım. Yeni yeni Türkiye'nin tanıştığı bu tarz belki üç senedir çok sevilen bir türe dönüştü batı dünyasında. Manga ve anime yapımlarının ne kadar pahalı ve zor olduğu göz önüne alınarak bu web roman tarzı ile fantastik evrenleri yaratıp okuyucunun hayal gücüne bırakan biçimi daha yaygın hale getirdi. Web Romancılık yeni bir akım değildi. Bir çok forum, site kurularak kağıt üstünde okuma terk edilmeye başlanmıştı. Öyle ki herkesin yazar olabileceği ve hayal dünyalarını, düşüncelerini yansıtmak için paraya ihtiyaç duymayacağı bir evren oluşmaya başlamıştı. ''Wattpad'' gibi büyük kitlelere ulaşılabilecek e-book sistemleri gelişmeye başlamış ve artık insanlar kendi eserlerini yayınlar hale gelmişti. Öyle hızlı bir yükselişe geçmişti ki ''internet roman yazarlığı'' karman çorman bir hale gelmeye başlamış ve binlerce hatta milyonlarca roman etrafı doldurmaya başlamıştı. Genç Kız Edebiyatından, Bilimkurguya kadar her tarzda milyonlarca roman türüyordu. İnsanlar artık ''kalite'' denilen unsuru arar olmuş ve yavaş yavaş yıldızı parlayan yazarlar dışında bir çok kişinin profili unutulmaya başlanmıştı. 2006-2007 yılları arasında kurulan bir Çin Web romancılık sitesi (https://www.qidian.com/) ise dikkat çeker bir konuma gelmeye başlamıştı. ''Epic'' tarzdan ''romantizme'' kadar bir çok internet romancılığı servisi sunmaya başlamıştı. Daha çok kahramanlık ve ölümsüzlük gibi eserlerin kendini göstermesi ile aranan farklı lezzet bulunmuş gibiydi. Manga ve animelerde aranan ölümsüz kahraman motifini işleyen romanlar bu tarzın sevenleri tarafından ilgi ile takip edilmeye başladı. (''qidian'' sitesinden...) Sadece bu tarz değil romantizm tarzını, güncel yaşam tarzını taşıyan ve okuyucuya sunan yeni romanlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Geçmişi savaşlara ve yaşam döngülerinin kutsallığına bağlı olan Çin edebiyatı yeniden yaşam bulmaya başlamıştı. Ölümsüzlük arayışı, ejderhalar, elementlerin kontrolü ve Taoculuk felsefesinin öğretileri, fantastik sayılacak kadar mitleşmiş destanlardan arda kalan uçan kılıçlar, dünyalar ve evrenler arası geçişlerin ortaya çıktığı bu romanlar Manga ve anime tadı vermeye başladıkça okuyucu kitlesi daha çok artmaya başlamış ve popüler bir yapı haline dönüşmüştü. Bu tarzın basımlı kitaplarda ilk öncüsü olan J.R.R. Tolkien'ın hayranlarının zamanla Çin edebiyatının yeni akımı olarak görülen bu Web Romancılığa bağlandığını görüyoruz. Bu bağımlılık neydi peki? Tolkien'ın bize sunduğu dünya bambaşka ve baştan yaratılmış bir dünyaydı. Orta Dünya'da insanlara savaş açan Orklar, altına tapan cüceler, bilgeliğin temsilcisi ve bencil Elflerin ve birbirinden farklı öykülerin şekillendiği yeniden yaratılmış bir dünya... bu dünyayı sarsan savaşlar ve yaşanmışcasına kurgulanan bir tarihi vardı. Gerçeklikten uzak ama bir o kadar gerçek. İnsanların hayal dünyasına bırakılmış karakterler ve karakterilerin zaman içinde gelişmesi, büyümesi, olgunlaşması ve olayların ilerleyişinde sosyolojik bültenin asla terk edilmemesi. Tolkien'in sunduğu ve bir daha bulunamaz bu tadı veren tarzın, yeni akım Çin Edebiyatı olarak nitelendirilecek Web Romancılıklar ile yakalandığını görüyoruz. Özlelikle ''Xuanhuan'' ve ''Xianxia'' tarzlarında gördükçe daha fazlası istenmeye başlanıyor web romanlar. (J.R.R. Tolkien'ın çalışma odasından bir resim.) Tolkien gibi fantastik dünya sunup her an yeni bir şey keşfetme şansı kılıyor bu türler. Bunun yanı sıra tarz olarak kendini sınırlamıyor ve Çin Hükümetinin ağır yasalarından kaçınarak sansürsüz yayın hakkı elde etmiş olmaya başlamıştı. Konu kısıtlamaları olmayan ve editörlerce sansürlenmeyen romanlar okumak için hem Çin Toplumu hem de uluslararası okuyucular için yeni dünyalar keşfetmeleri için şansı vermişti Çin Web Romancılığı. Romantizmi, savaşı, efsaneleri ve fantastik dünyaları çizimsiz, sansürsüz ve hayal gücüne bırakacak şekilde yaratmak çok iyi bir anlatıma sahip olmayı gerektirmişti. Her detayın doğru betimlendiği ve dünyaların iç içe geçip tek bir noktaya odaklanmamış Çin Web Romanları okuyucuyu kendine bağlar hale gelmişti. Serilere dönüşen onlarca roman olmuş ve okuyucunun yorumları ile hikayenin akışına yön verilmesi ise okuyucuyu olaya dahil ederek ona hak sunmaya başlamıştır. Bazıları bitmek bilmeyen serilere dönüşmüş ve buna rağmen yüklendiği anda bir bölümü milyonlarca kişi tarafından okunur olmuştu. Beş bin sayfayı aşmasına rağmen sıkmadan ve yormadan okuyucusunu yaratılan dünyada kendini kaybetmesini sağlayan yazarların yeni projeleri için destek fonları verilir hale geliyor Web Romancılıkta. Tıpkı anime ve manganın doğuşu gibi yavaş yavaş başlayıp birden patlamıştı. Meslek biçimi almaya başlamıştı ve yazarların karakterleri ''Fanart'' şeklinde forumlarda tasarlanır olmuştu. Takipçilerinin okumaktan daha çok yaşamaya başladığı bu edebiyat tarzı hükümetin dikkatini çekmiş ve bazı kitapların basılmasına izin vermeye başlanmıştı. Çin Geleneksel kültürünü ve dönemin imparatorlarını alaya aldığı düşüncesine ya da eş cinsellik gibi unsurları içermesine rağmen sansürsüz şekilde basılması için izin verilmesi bir çok yapımcıyı ceseratlendirmiş olmalı ki bazı romanların dizileri, filmleri, animeleri ve webtoonları çıkmaya başladı. (Ma Dao Zu Shi Animesi, ''The grandmaster of demonic cultivation'' romanından uyarlanmıştır.) Şunu göz ardı etmemek gerek. Web Romancılık aslında Çin gibi animelerinde ve mangalarında sansürü sıkça uygulayan ülkelerde yazarların ve senaristlerin kendi hayal dünyalarını sunmak için bir fırsat haline gelmeye başlamıştır. Destek fonu bulamayan amatör yazarların okuyuculara ulaştığı ve zahmetsiz ancak bolca emeğin bulunduğu yeni bir okuma kültürünü oluşturmaya başlamıştır. Sadece okuma kültüründe değil Çin Anime sektöründe de yeni akımların oluşmasına ve daha cesur adımların atılmasına sebep olmuştur Çin Web Romancılığı. Kaynakça: http://www.chinadaily.com.cn/china/2017-04/17/content_28966407.ht https://en.wikipedia.org/wiki/Classic_Chinese_Novels (VPN değiştirici ile ulaşılabilir link.)
  10. Pirinç saplarından sıkı sıkı dokunan hasır yer kaplama minderi Japon geleneksel evlerinde önemli bir yer tutmaktadır. Yeri kaplamak için örülen bu minder sadece estetik zerafet ve ergonomik açıdan önemli değildir. Hem ruhani, hemde saygın bir kişiliğin oluşması için önemlidir. Minimalist ve sade ev düzenleri ile dikkat çeken Japon ev döşeme geleneğinin temel taşıdır Tatami Minderi. Yapım aşamasından, kullanımı boyunca ev halkının ve o evde yer alan herkesin ruhunu ve kişiliğini sembol eden nitelikler taşır. Örülme aşaması oldukça önemlidir. Öyle ki bir çocuğun doğması ve büyümesi ile özdeş görülen bir yapısı vardır. Ham maddesi pirinç sapları olan bu sıkı sıkıya dokunmuş minderin kişilikle bağdaştırılan öyküsünü Bozkurt Güvencin ''Japon Kültürü'' kitabından öğrendiklerimle anlatmak istiyorum. Japon insanın kişiliği tıpkı hasır örgüler gibi işliyor. Hasırı örerken hissedilen enerji çok önemlidir. Bir çocuğu yetiştirmeye bezerliğini buradan yakalıyor Japon Toplumu. Tatami örülürken bir güve bile zarar görmemeli, hiçbir ruh incinmemelidir. Negatif enerji örgülerin dışında bırakılmalıdır. Çocuk yetiştirirken dikkat edilmesi gereken unsurlarda bununla ilişkili olur Japonlar için. Tatami örülürken negatiflik uzak tutulmalı. Çocuk büyütürken onu kötü enerjiden uzak tutmak gerekir. İçine sızan kötülük onun haneye zararlı bir varlık olmasına sebep olabilir. Tatami'de kötü bir enerji yüklenirse üstüne basanın başına kaza ya da haneye bela gelmesine sebep olabilir. Örgüler sıkı olmalı ama kopmaması için gerektiği kadar sıkılmalıdır. Daha fazla sıkarsak kopar diyor Tatami ören ustalar. Çocukta kısıtlanmalı, disipline edilmeli. Fakat fazla sıkıştırılıp, çekiştirilir ise haneden ve aileden koparak sıkıntılara yol açacağından söz ediliyor. Çocuk, tatami gibi doğru enerji ile örülüp, doğru sıkılıkta tutulur ve doğru şekilde biçimlendirildirse; gurur duyulan, hanede faydalı ve toplum içinde saygın bir kişilik haline gelir. Kişiliği, tıpkı Tatami gibi olur. Temiz, düzenli ve güzel görünecek, Doğa ile uyum içinde olacak, Dayanıklı, kırılgan olmayan ve dayanışmaya yatkın bir ruhu olacak, Yumuşak basana bir halı gibi yumuşacık olacak, sert basana bir çelik kadar sert olacak şekilde kişiliği imlek imlek örülmüş olacaktır. Bu niteleklilerde bir Tatami nasıl evin kusursuz ve düzgün aynı zamanda güzel görünmesini sağlıyor ise bu koşullarda örülmüş bir kişilkte, hanesini ve ailesini mükemmel gösterecektir. Öyle ki, Tatami aynı zamanda bir zenginlik belirtisidir. Hiyerarşik bir toplum yapısına sahip Japon toplumunda Tatami zenginlik belirtisi olarak eski çağlarda kendisini gösteriyordu. Evin her köşesini kaplatabilen kişiler çok zengin ve saygın insanlardı. Tatamiyi, genellikle evlerin kutsal sayılan mekanlarına seriyordu geri kalan orta sınıf ve alt sınıf insanlar. Bu durumda zengin ve saygın ailelerin çocukları daha bir saygın kişilkte olması gerektiği kabul ediliyordu. Hanelerin zenginliğini gösteren tatami gibi hanenin çocuklarının kişiliğide saygınlığı gösteriyordu. Paralel işleyen bir yapıya sahiptir. ;Bozkur Güvenç kitabında bu noktaya değinmiş olmasada tatamiler zenginlik belirtisi olarak sayılır ve o hanenin çocuklarının kişilikleri saygınlık unsurunu oluştururdu. Her ne kadar Tatami kusursuz olarak işlenip kullanılmaya başlasa da bir büyük düşmanı vardır. ''Küf'', emekle ve sabırla örülen tatamiyi yavaş yavaş çürütüp çirkin ve kokan zararlı bir maddeye dönüştürebilir. Tataminin küften korunması gerekir. Kişilikte her an için küf kapıp çürüyebilecek bir unsur olarak görülür bu yüzden. işlenen her suç, delinen her yasak ve yapılan her hata küf gibi insan kişiliğini bozduğundan söz edilir. Bu yüzden insanın kişiliğini koruması için bir terbiyeye yani bakıma ihtiyacı vardır. Tatami'nin bakıma ihtiyacı olduğu gibi insan kişiliğide bakım yapılmalı ve görevlerini hatırlamalıdır. Küf öyle illet görülür ki fark edilmezse bütün evi çürütebileceğinden söz eder Japon Toplumu. Tanrıların bile küften kaçındığından söz edilir. Kötülük ve laneti temsil eden küf korunulması gerekilen ilk şeydir. Döşemeleri yavaş yavaş çürütür ve hanede hastalıklara sebep olur. İnsanın kişiliğinde de yavaş yavaş çürümeler olur ve hastalıklı bir duruma gelineceğinden söz edilir. Japon toplumunun pirinç saplarından kişiliğin imlek imlek örülmesine dair öyküsü daha geniş ve uzun uzun anlatılabilir. Her imlekte bir hayat öyküsü ile genç zihin ve ruh eğitilir aslında. Bozkur Güvenç'in kitabında söz ettiği gibi; Tatami, Japon toplumunu oluşturan bireylerin kişiliklerinin imlek imlek örülmesi kadar derin bir anlam taşıyan hasırdan bir yer döşemesidir. Kaynakça: ''Japon Kültürü'' Bozkurt Güvenç (5. Baskı)
  11. ''Yaşamım utançlarla doludur. İnsan yaşamının ne olduğu hakkında bir fikrim yok.'' satırları Osamu Dazai'yi bize anlatan kelimelerle doludur. ''İnsanlığımı Yitirirken'' adlı kitabında geçen bu satırların her bir kelimesi onun için anlam yüklüdür. Buhranlı ve yalnız satırları yazan kalemin sahibi olan Osamu Dazai'yi ve eserlerini biraz tanıyalım. Gerçek adı Tsushima Shuji olarak biliniyor. 19 Haziran 1909'da dünyaya gelmiştir. Varlıklı bir ailenin on iki çocuğundan birisidir. Otuz dokuz senelik yaşamını 13 Haziran 1948'de bir intiharla sonlandırmıştır. Bu İntihar, hayatını sonlandırmak için ilk girişimi olmamıştır. Daha önce dört başarısız intihar girişiminde bulunmuş ve doğum gününde bulunacak bedenin nefes alışına beşinci girişimi ile son vermiştir. İlk intihar girişimi ise 20 yaşında iken uyku hapları içerek olmuştur. İntiharını hak gördüğü sözcükler ise bir romanında şöyle yer almaktadır; ''İnsanın yaşama hakkı olduğu gibi ölme hakkı da olmalıdır.'' Ailesi ile kavgalı ve sürtüşmeli bir ilişki içinde bulunmaktaydı. Kominist partiye üye oluşu ile ailesi tarafından red edilmiştir. Bu olaydan sonra Osamu Dazai ve ailesinin arası açılmaya ve yabancılaşmaları başlamıştır. Ailesinden atılmış olmanın verdiği içsel buhranı onun insanlığa karşı daha hızlı yabancılaşmasına sebep olmuştur. Ailesinin onu yabancılaştırmasının sonucunda hatalarla ve utançlarla dolu bir yaşam çizmiştir kendine. ''Doğmuş olduğum için beni affedin.'' sözleri intihar notunda ilk satırlarda yer alır. Ailesine olan ''intikam çabası'' ve insanlığa olan aşinasızlığı ile yaşamını tamamen anlamsız kılmaya adamış bir yazardır. Yaşamını anlamsılaştırmış yazarın bir çok başarılı eseri vardır. Eserlerini başarılı kılışı ise her romanında bir karekterin kendi buhranlı bilincinin bir yansımasından kaynaklıdır deniyor. Sıradan yaşamlar içinde gerçek renklere boyanmış karakterler ve kitap kahramanlarında kendi bilincini yansıtırken orada kendimize ait renkler bulmamızı sağlamıştır. ''Batan Güneş'' adlı eserinde yüksek bir başarı sağlamıştır. Yazarlık yeteneğini karartan trajik olaylara rağmen başarısı uluslararası bir seviyeye ulaşmaya başlamıştır. Yabancılaştığı insanlara karşı kendini sorumlu hissetmeden sadece duygusal buhranlarının verdiği ilhamla ele aldığı eserlerinde onu tanımak mümkündür. Hakkında anlatılan bir çok öykü olmasına rağmen onu iyi tanıyabilmek için romanlarında satır aralarında aramak gerekiyor gerçek Osamu Dazai'yi. Satır aralarına sıkışmış bilinci ve iç seslerini her kelimenin ardından hissetmeyi mümkün kılıyor. Yeteneği onu parlayan bir güneş olarak yaşamaında ortaya çıkarmadı. Ölümünden sonra kurgu yeteneği ile Japon halkının ve uluslararası bir çok okuyucunun aklında yer edinen bir yazar olmayı başarmıştır. Satır aralarında onu aramadan daha kolay şekilde zihnindeki Osamu Dazai'yi ve yaşamış olan Osamu Dazai'yi bize sunduğu ''Mor Bir Serserinin Gezi Notları'' romanı biyografisi olarak bilinmektedir. Hayatı boyunca insanlığa kaybolmuş duygularını ve yitip giden renkleri anlattığı romanları göze çarpmaya başladığında ölmüştü. Morfin bağımlılığı ve verem hastalığı ile mücadelesi ile trajik olayların zincirinde yakaladığı renkleri sunması onu başarılı bir kurgu yazarı yapmıştır belki de... Başarısızlıklarının ardından 1948'de intihar ettiğinde arkasında sonu yazılmamış ''Hoşçakal'' adlı bir roman bırakarak bitmemişliği anlattığı düşünülmüştür. Romanlarında kurgu ve kendi yaşamlarımızdan parçalar buluyor oluşumuz ile ölümsüz bir yazar olduğunu söylemekten çekinmemin tek sebebi yaşamını bu kadar anlamsız ve ölümlü kılan Osamu Dazai'ye saygısızlık olacağını düşünmemdir. Döneminin Japon Edebiyatında ki ustaları ve çırakları anılırken ilk başa konulan bir yazardır artık o. Osamu Dazai'nin Türkçeye çevrilmiş eseri; ''Buruk Ayrılık'' ''İnsanlığımı Yitirirken'' ''Batan Güneş'' ''Mor Bir Serserinin Gezi Notları'' Kaynakça: https://www.britannica.com/biography/Dazai-Osamu http://yabai.com/p/3137
  12. Japonya'nın yerli inancı olarak bilinen Şintoizm'i biraz sizlere tanıtmak istiyorum. Mö. VII yy'dan bu yana varlığını sürdüren Şintozim inancı Japonya'nın yerli ve yüz yıllardır geleneklerini korudukları bir inanç olarak hala devam etmektedir. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin isteği sonucu resmi din olmaktan çıkarılmasına rağmen İmparatorluk ve halk tarafından terk edilmeyen bir inanç olarak devam etmektedir. Şintoizm inancı hala nesilden nesile aktarılmaya devam ediyor. Tapınak ve mabetler sık sık ziyaret ediliyor ve genç kuşaklar aileleriyle gittikleri kutlama ve törenlerin yanı sıra arkadaşları ve yakın çevresi ile yılbaşı gibi özel gün ilan edilen tarihlerde hala tapınakları ziyaret etmeye devam ediyor. Japonca ''Kami-nomiçi'' olarak geçen inancın anlamı ''Tanrıların yolu'' demektir. İnançta aşağı yukarı 80 milyon kadar tanrı ve tanrıça bulunmaktadır. Erkek ilahlara ''izogani'' denirken, kadın ilahlara ''izonami'' denilmektedir. İlahların çok olmasının nedeni ise inancın ''Animizm'' temelli oluşudur. Yani, her nesne ve varlığın bir ruhu olduğu ya da bir ruh tarafından yönetildiğine inanılmasıdır. (Güneşin Tanrısı Amererasu) Tanrıların ve ölülerin yaşayanlara ihtiyaçları olduğu bu inançta; ''hatırlanmak'' ve ''dua etmek'' ayrıca ''ikramda bulunmak'' oldukça önemlidir. Kutsanmak ve temiz olmak ise yaşayanlar için önemli bir unsurdur. Temizliğe verilen önem o kadar dikkat çeker ki bütün doğa kutsal ve bütün topraklar kutsal olduğu için her yeri temiz tutmak gerektiğini düşünür Şintoistler. Eğer buna dikkat edilmez ise orada bulunan ruhlara ve tanrılara saygısızlık yapıldığı için lanetleneceklerinden söz ederler. Belli bir merkezli bir inanç olmadığı için güneşin aydınlattığı her yerin ruhlarla dolduğunu ve kutsal olduğunu savunur. Ruhların doğada var olan varlıklar olduğunu düşündükleri için ''Doğa en kutsal olandır'' kavramının etrafında şekillenmeye başlar. Her tanrı kendince bir görevden sorumlu ve farklı meslek gruplarına sahiptir. Tanrı ve ruh kelimesinin karşılığı ''kami'' olduğu için ölen her bedenin ruhu bir noktadan sonra kademe atlayarak güçlü bir ruha dönüşebilir ve ''kami'' statüsüne varabileceğine dair bir inanç içindedir şintoistler. Bu noktada ''kami'' olmak bir kahramanlık ya da ruhani güçle alakalıdır. Bir çok inançta ki gibi mitosları ve mitolojisi bulunan inancın yazılı net bir kaynağı yoktur. ancak daha sonlarada yazdırılmış olan iki metin vardır. Bunlardan birisi ''kojiki'' olarak geçer. Mitosların ve kült olmuş yaratılış mitosları bu metinde yer almaktadır. Üç büyük dinin kitabından farklı bir şekilde insanlara yaşam standartlarını çizmekten kaçınılan bu metinlerde, kahramanlar, mitoslar, tanrıların yaratılışı ve insanın yaratılışı yer alıyor. (Budizm: Dharma Çarkı ''yasanın çarkı'') Japonya'nın geleneksel ve milli inancı Şintoizm olsada bir çok inanç bulunuyor bünyesinde. Bunların kimi bin kişilik bir tebaaya sahiptir. Budizm ise Şintoizm kadar güçlü bir inanç olarak karşımıza çıkar Japonya da. ''Biz Şintoist olarak doğar, Budist olarak ölürüz'' cümlesi ile iki dinin barışık bri şekilde ilerlediğini görüyoruz. Aralarında güçlü bir iş bölümü bile vardır. Doğum ve evlilik gibi kutsanma törenlerini Şinto rahipler yaparken, ölü ve cenaze kutsamalarını Budist rahipler yapmaktadır. Şintoizme Japonya'da şu an inan sayısı 119 milyon olarak biliniyor. Her eylem için bir tanrının yer aldığı ama geleneksel olarak birbirinin aynısı ibadetler bulunduran, özgür bir inancın temelde tek bir kuralı var; ''Doğaya saygılı ol!'' Varoluşun kaynağını korumaya yönelik bu inanç bir çok inançtaki mitoslar ile benzer yapıya sahip. Ancak yüzlerce yıl bozulmayan bir gelenekle kendini korumaya ve inananlar tarafından korunmaya devam ediyor. Kaynakça: ''Şinto-Kamilerin Yolu'' Sokyo Ono'nun Kitabı ...
  13. Öncelikle hepinizle tanışacağım ve çalışacağım için çok mutluyum. Aranıza yeni katıldım. Bana kısaca ''Miss'' diyebilirsiniz. Uzun süredir animeleri takip ettiğim bu sitede sonunda cesaret bulup bir görev alma girişiminde bulundum ve beni kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sanırım çocukluğumdan beri anime izleyip manga takip ediyorum. Ancak son zamanlarda gerek üniversite, gerek kazılar ve projeler derken yoğunluktan bu dünyadan biraz koptum. Kendimi tekrar toplamak ve tekrar bu dünyanın bir parçası olmak için blog yazarı olma kararı aldım. Yeni blog yazarı olarak aranızda bulunuyorum. Antropoloji öğrencisiyim. Bunun yanı sıra kendi yazdığım ama sadece birisi yayınlanan romanlarım ve denemelerim var. Hem ressam hem çizerim. Hala karakalem ve kağıt kullanan bir fosilim. Burada sizlerden öğreneceğim çok şey olduğuna inanıyorum. Beni aranıza kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim.

.

logo.png.c9c7979e5a58750c2eb2f340594d083

AniSekai Fansub | Türkçe Fansub, Türkçe Anime & Manga & Kore & Japon Dizi & Film Çeviri ve İzleme, Anime/J-Pop/k-Pop/Kore Radyo, Uzakdoğu Anime Manga Haberleri ve Oyun Dünyasına Dair Herşey

 . 

Bizi Takip Edin.

×
×
  • Create New...