Jump to content
  • Sign Up

creative-miss

Koord. Blog Editörü
  • Content Count

    27
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    6

creative-miss last won the day on November 5

creative-miss had the most liked content!

Following 4 members

Community Reputation

16 Good

About creative-miss

  • Birthday 08/24/1998

Personal Information

  • Gender
    Kadın

Recent Profile Visitors

774 profile views
  1. Beyan: Daha önce bu konuda blog yazan eski Anisekai blog yazarı AzurveAziz'in haberi ve blog yazısını aynen başka kaynaktan kopyalaması yüzünden oluşan sıkıntı sebebi ile kaynak sahibinden özür dileriz. Tekrardan haberi yayımlamamıza izin verdiği için teşekkür ederiz. İyi okumalar. Statement: We apologize to the source owner for the inconvenience caused by the news and copying the blog post from another source in the name of former Anisekai blogger AzurveAziz, who previously wrote a blog on this subject... Thank you for being allowed to publish the news again. CineCosu Studios tarafından üçüncü defa farklı bir biçimde canlandırılan; Goth Sailor Scouts ile karşınızdayız bugün. Daha önce ki uyarlamaları gibi oldukça dikkat çeken sahne ve mekan kullanımları görülmekte. Tamamen karakter algısına uygun bir kostüm algısı içinde yapılan çalışmada 14 fotoğrafçı ile çalışıldı. her kızın hareketleri ortalama on beş defa çekildi söyleniyor. Daha fazlası için lütfen kaynakta ki linke bakın. https://cosplay.kotaku.com/if-sailor-moon-was-goth-1828779235
  2. Eski ve tozlanmış raflarda kalmış bazı içerikleri tekrar gözden geçirmeye başladık. Bazı hatalarını, tasarımları değiştirip sizler için tekrar gün yüzüne çıkarma başladık. Konusu güzel içeriği eskimiş ve hatalı olan blog yazılarını elden geçirmeye başladık. Yazım hataları, tasarım hataları, içerik hataları vb. durumlar düzeltilmiş yeni halleri ile tekrar okunmayı bekliyor. Düzenlenmiş içeriklerin linklerini ekleyeceğiz.
  3. Bir süre önce fark ettiğimiz ve oldukça ilgimizi çeken bir konu üzerine röportaj yapmak için uğraşıyorduk. Adminimiz Libero1i'in ve sevgili arkadaşımız Magnum357'nin katkıları ile hazırladığımız bu röportajda bizi kırmayıp bizimle sohbet ettiği için Aria'ya çok teşekkür ederiz. Sorularımız ile bu geleneğin nasıl başladığını öğrenmiş olduk. Bahsi geçen gelenek hakkında kısa bir bilgi vermek isterim. Planetdp 'e yüklenen çevirilerden haberiniz vardır. Bahsi geçen kişiler bu çevirileri Japoncadan İngilizceye ve İngilizceden Türkçeye çevirerek renk skalasını bir oyun haline getirmiş kişiler. Bir usta üç öğrenci.... Aria ile yaptığımız konuşmalarda bunu bir etki-tepki kanunu olarak yaptığını ve şahsi kanaatine göre %100 tam çeviri ve doğru çeviri olmayacağını kanıtladığını gördük. Sohbetimize başlayalım isterseniz. Creative-Miss: Merhaba Aria. Öncelikle seni tanırken merak ettiğimiz ilk soru Nickname'in nereden geliyor? Aria: İlk çevirdiğim seri Aria the Animation'dan geliyor aslında, en sevdiğim seri olmakla beraber bir türlü fansub olarak tamamını veremesemde aslında seriyi komple bitirdiğim zaman tam 8 yıl önce falandı herhalde, hala yatar çeviriler bi yerde, özet olarak bu aslında. tek dezavantajı hatun kişi sanılmam, o kadar çok ki artık "selam, bu arada erkeğim beyler ona göre" diye girmeye başladım muhabbetlere. Creative-Miss: Enteresanmış aslında hikayesi. Peki çevirmenlik fikri aklına nasıl geldi ve nasıl bu zamana kadar gelişti? Aria: Küçüklüğümden beri dillere ilgim vardı zaten, çeviriye lise zamanlarımda başladım, aslında meslek olarak çevirmenliği düşünüyordum, boş zamanlarda ileriye dönük antrenman olsun diye çeviri yapıyordum zaten. İlk seriyi çevirmem "abicim şu seri yarım kalmış bi tamamlayıp ver" diye iş kitlenmesiyle başladı küçük yaşta ve tabiri caizse biraz saf olduğum için ne anlarım lan ben diyemedim, ne zorun sahibiysem. Creative-Miss: İlk katıldığın fansub grubu neydi Aria? Aria: "Anitoryum"du herhalde, işin komiği encoder olarak katılmıştım. Orada itelemişlerdi seriyi bana zaten, sonra çok da yaşamadı orası, devamını "Animeou"da falan bitirmiştim serinin devamını. Creative-Miss: Bir baska sorum daha var Aria bu çevirmenlik sürecinde İngilizce hepimize dayatılmış bir meb dersiydi. İlla ki ilgi duyuyorduk peki Japoncaya ilgin ne zaman basladi? Japoncadan İngilizce çeviri yapıyorsun ve sonra onu Türkçe'ye çeviriyorsun ve bunları ayrı ayrı yüklüyorsun. Burada Japonca'ya ilginin nasıl başladığını hepimiz çok merak ediyoruz. Aria: Ben 6 yaşımdan beri anime izliyorum ulan diyerek ekşici vari bir giriş yapmak istemezdim ama... Creative-Miss: Aria eski anime fantiklerinden olarak böyle bir giriş yapmaya hakkin vardır bence Aria: Hakikaten çocukken "Meitantei conan" ve "slam dunk"ı televizyonda izlerdim, hakeza "pokemon" da öyle beni Japoncaya iten şey ise Türkiye'de olan anime yayınlama politikasıydı.1 sezonu ver, sonra onu çevir dur. Şimdi haksızlık olmasın yabancı kaynaklardan dublajları alıp çevirdiğimiz için bunu asıl yapan "4kids" benzeri yabancı yayın kuruluşları aslında. Ama sonuç olarak , insan devamını merak ediyor arkadaş japonca "öğrenecem ulen ben" dediğim an tam olarak Meitantei Conan'ın çevirilmiş bölümlerini bitirmeme denk geldi. İngilizce olarak da bi kaynak yoktu o zamanlar çünkü. Creative-Miss: Bu noktaya kadar normal bir cevirmenin merakini ve beklemeye dayanamama istegini görüyorum. Şimdi gizli servislerimizden aldigimiz ve "bu nasıl bir şeymiş" dediğimiz asıl konuya gelelim. Aria: Korkutmayın beni T_T Creative-Miss: Nasil basladi bu iş? Gelenek haline gelmis bir fantezi olarak nitelendirdiğimiz Japoncayı İngilizceye çevirip "panetdp" de yeşil alıp sonra indirip Türkçe olarak yükleme işi... Bize bu hikayeyi anlatman için seni esir tutacagiz bir süre burada. Aria: Olur valla ama uzun, benden söylemesi.. Creative-Miss: Bolca kahvemiz ve zamanımız var. Seni zevkle dinleyeceğiz. Aria: Şimdi ilk japonca çeviri denemem de yine hayır diyemememden kaynaklı zaten. Ne çektiysem bundan çektim ben. (gülüyor) Olaylar şu şekilde gelişti, zamanında ufaktan hayranlık duyup, "abi adam ne güzel japoncadan çeviriyor keşke ben de çevirebilsem" dediğim eski nickiyle "magic_lord" daha taze nickiyle "libert8" vardı o zamanlar. Kendisi ismi geçen "Umut abi" olur aynı zamanda. Tabii ben de bi yandan boş durmuyorum, heves ettim kendi başıma çalışıyorum evde çat pat da anlıyorum ha (anladığımı zannediyorum). Neyse bunu gören Anitoryum admini arkadaş "ehehe olm bizim Aria var ya, o da biliyor naabeeer" diye hava atmış kendisine. İlk başta tabii "e iyi, aferin ne diyem" şeklinde tepki veren Umut abi, iş kitleyebileceği adam olarak aklında tutmuş olacak ki bi gün geldi "dayı, şu one piece strong world filmine girişecez 4. olmak ister misin" dedi. Şimdi adam benim kafamda ünlü. Adamla konuşmak bile o yaştaki ben için doğaüstü olay. Niye büyüttüğümü falan da hatırlamıyorum aslında. Niyeyse ulaşılmaz bi havası vardı benim için. Bir yandan da dedim şimdi bu adam beni çağırıyorsa kesin beğenmiştir. "Ne süperim ben" modundayım böyle... Hani hedef olarak koyduğum kişi karşımda, All-might görmüş Deku'ya döndüm yemin ediyorum. "Abi dedim ben biliyom ama azıcık, size köstek bile olurum" hani düzeltmesi daha uzun sürer diyorum. Hani gaza gelmişim ama allahtan kendi seviyemi doğru olarak değerlendirecek kadar mantık kırıntısı duruyor bi kenarda. "Sen gel biz hallederiz eksik gedik ne varsa" dedi. İçimden “ Aman Allah’ım ne kadar da özverili bir senpai” dedim ama, kendisini tanıdıkça aslında aklından geçenin "ulan 30 satır çevirse gene iyi, bereket versin" olduğunu anladım orası ayrı. Creative-Miss: Zamanla işin kurdu olmuşsun diyebiliriz o zaman.(?) Aria: İşin kurdundan ziyade, kendisiyle daha çok çalışıp, daha sonra yarım bıraktığı serileri tamamlayarak aydınlanma yaşadım. (Kahkaha atıyor.) Creative-Miss: Bu noktada senpai ve kohai durumu iyice gelişme göstermiş gibi... Aria: 3 adet seriye 4 kişi girişip son bölümde tek ya da 2 kişi kaldığımız oldu. Hani ilk 5 bölümü çevirip, "siz tamamlayın ya yaparsınız siz" modunda bi yalandan gazlama yapıyordu. Zira arada beğendiği bölüm olunca da kendisi çeviriyordu kimseye vermeden. Neyse ilk çeviriye döneyim, giriştik çeviriye, 150 satır çevirmişim, ama sonuç; 50 den fazla değişen yer, 30 boş satır, işte 70 taneden 50'si değişmemiş, 20'sinde "türkçe mi lan bu" tepkisi almışım. Normal şartlar altında küsüp çeviriyi bırakmam lazım tası tarağı toplayarak . Çeviri bittiğinde bayağı yeni şey öğrendiğimi fark ettim. Yeni kelimeler, kalıplar, dilbilgisi ve dil yapısına dair şeyler falan oturmaya başlayınca dedim ben az daha takılayım bunlarla. Çünkü hata yaptıkça seviniyordum. “Aha doğrusu buymuş diye!” Buradan böyle devam ettik biraz aslında. "magic_lord" bildiğin eziyor ama beni. "Bu bölümde leş gibi çevirmişsin, bi sonraki bölümde almayacam yanıma" "Seninkileri düzelteyim derken kendi çevirimden daha fazla zaman yedim" falan diyor. Bu arada bunu dediği seri de şeydi; Deadman Wonderland. Creative-Miss: Bu süreçte kavgalar edip küskünler oluyor muydu? Aria: Valla kavga küslük olacak durum yoktu, hem kendisini büyüğüm hem de hocam olarak görüyordum. Şahsi kanaatim şimdiki Türkçe çevirilerdeki kalitenin düşmesinin bir numaralı sebebi; çevirmenlerin azaldıkça her gelen çevirmende "aman şevki kırılmasın" diye hatalarını ve eksiklerini görmezden gelmek hatta saklamak. Creative-Miss: Çok doğru bir yere nokta atışı yapmış oldun. Aria: Beni her hatamda "bu ne len ezik, böyle çeviri mi olur, az konu bütünlüğünü düşünsene, konuşmanın ortasında mevzu değişmesi çok mu normal" diyen Umut abi olmasa ben yerimde sayar dururdum. Hoş şimdi de çok matah bir seviyede değilim ama en azından bir şeyler öğrendiğimi düşünüyorum kendi çapımda. Creative-Miss: Tam bir usta çırak olarak bir bütünlük sağlanmış oldu ve seni bu güne taşıyan yeteneğini ortaya çıkarmış gibi geldi bana. O zaman bir baska soru ile baglayalim konuyu. Seni çeviride yeni bir seviyeye taşıyan bir olay oldu mu? Olduysa nedir? Bu olayı, çevirmenlik hobinde/işinde bir dönüm noktası ya da sıçrama tahtası olarak görüyor musun? Aria: Yeni bir seviyeye taşıyan durum ilk olarak "magic_lord"un whiplash vari laf sokarak eğitmesi, ki aslında eğitmek gibi bir niyetinin olduğunu hiç sanmıyorum. One piece strong world çevirisi bir numaralı sıçrama tahtası oldu diye bilirim. En etkili de oydu çünkü ilk defa hatalı, eksik vs de olsa ingilizceye bağımlı olmadan japonca anlayabildiğimi fark etmiştim. Creative-Miss: Şimdi merak ettiğim soruya gelelim. Duyduk ki yabancı fansublara da bulaşmışsın. Bu konuyla ilgili neler söyleyebilirsin? Aria: O durum da şöyle oldu aslında; "Nanatsu no taizai" animesi çoğu animenin aksine “simulcast” yani eş zamanlı lisanslı yayın almamış bir anime idi. Yani crunchyroll veya funimation tarafından resmi bir çevirisi yoktu. Zaten o sıralar can sıkıntısından kendime yapacak iş arıyordum. "Ryuga" nickli arkadaşım, benden önce Umut abiyle çeviri yapan ve beraber çok anime şarkısı çevirdiğim Owari ve meşhur Libert8 yani Umut abi ile çevirelim dedik. 4 kişi çeviriyorduk, aramızdan birisi düzenlemesini ve çeviri bütünlüğünü sağlayarak yayınlıyordu. Daha önce de bahsettiğim üzere 7. bölüme gelmeden 2 kişiye düşmüştük bu seride. İlk zamanlar baştan zamanlama olmasın diye japon televizyonlarında gizli olarak sunulan işitme engelliler için olan japonca altyazıyı buluyorduk. Bunun için japonyadaki birine ulaşıp dosyayı edinmek gerekiyordu tabii. Genelde yabancı fansublarla iletişimi eski olan libert8 getiriyordu altyazıyı bize ama kendisi de çeviri işlerini bırakınca dedim ben ulaşayım şu videoyu upload eden elemanlara. Belli bi süre sonra altyazı ararken, elemanın birisi "ne için lazım japonca altyazı" dedi. dedim "türkçeye çeviriyorum, kolaylık oluyor epey" hani sıfırdan zamanlamak cidden zulüm, bir bölümün çevirisi zaten 5 saati bulurken eli alışkın olmayan adamların sıfırdan zamanlama yapmasıyla 10 saati buluyordu çevirde. Hani biraz yaprak sarmaya benziyor bu iş. O bi tencere saatlerce sarılıyor. Yemesi 5 dakika. İzleyen için 20 dakika, çeviren için 10 saati bulabiliyor. Biraz da o dönemde eski adıyla "divxplanet"te fansublara karşı agresif bir tutum vardı. Tatsız bazı tartışmalar yaşadık. Ben de açıkçası Türkçe çeviri yapmaktan zevk alamaz hale gelmiştim. Çeviriyi yaparken takdir bekleme durumu hiç olmadı ama, daha öncesinde 65 bölüm sektirmeden çevirdiğimiz Kuroko no Basuke animesinde çevirdiğim arkadaşla beraber gribe yakalanınca bir bölümü geç vermek zorunda kalmıştık. O ara yediğimiz hakaretler açıkçası beni türkçe çeviri yapmamaya kadar itekledi diyebilirim. Düşünün, her hafta sektirmeden aynı gün ya da ertesi gün içerisinde çeviri veriyorsunuz. Herhangi bir ücret alma gibi bir durumumuz olmadığı gibi, vaktinizden yiyorsunuz. Kimse için yapmıyorum çeviriyi, kendimi geliştirmek için yapıyorum, o yüzden teşekkür beklemiyorum ama hakaret almak da gerçekten hoş değil. 1 hafta geciken bölüm sonrası "bu ne ya tembel herifler, hep böyle yapıyorsunuz, çeviremeyecekseniz başkası çevirsin" gibisinden pek çok mesaj alınca dedim madem kendimi geliştireceğim, ingilizce üzerinden geliştiririm, zira Türkiye'deki anime izleyen kitle, saygılı olanları tenzih ederek söylüyorum, hazıra konmaya alışmış paşa çocuklarına dönüşmeye başlamıştı. Hoş dünyanın her yerinde böyle insanlar var ve pek de kaale almamak lazım ama hastalık durumunda bu tip lafları yiyince, o zaman içime oturmuştu sanırım, hasta olunca insan hassaslaşıyor. Kuroko no Basuke'den sonra türkçe çeviriyi tamamen bırakmıştım anlayacağınız , zaten profesyonel olma gibi bir iddiam da yoktu, dediğim gibi, tek amacım birazcık daha japoncadan anlar hale gelebilmek için taze tutmak istiyordum bilgilerimi. İşte nanatsu ile geri dönüp japonca altyazı ararken, bana şöyle dedi birisi, "dude, we need an english version first" yani, daha ingilizcesi yok çevirebiliyorsan çevir de herkes izlesin. E dedim ben çeviririm ama ingilizce kullanımım doğal olmayacaktır elbette. Hani uygun değilim bu iş için. Dedi benim anadilim ingilizce, ben düzenlerim sorun yok. Ben de hem ingilizce üzerine yoğunlaşayım hem de bi bakayım yabancı fansublarda durum nasıl diye ardıma bile bakmadan gittim. Demek isterdim ama bi yandan ingilizceye, bi yandan türkçeye çeviriyorum aynı Nanatsu no Taizai bölümünü. Hatta, kötü ingilizce çeviri üzerinden kontrol edilip "vasat çeviri" aldığım divxplanet'e de trollük olsun diye kendi ingilizce alt yazımı yükleyip, kendi türkçe altyazımı yine kendi ingilizce altyazımdan onaylattırıyorum falan. Fikir babası ben değilim ama bunun ne yazık ki. Zamanında "libert8" eğlencesine yapıyordu. Creative-Miss: İste en zevkli konuya geldik! Aria: Kopyaladım sadece. (Gülüyor) Creative-Miss: Böyle bir şeyi kopyalayabilmek de güzel. Bizim icin, gelenekleşmiş fantazi olan bu konuya girişinin temel noktasi divxplanet e olan kinin miydi? Aria: Kin demeyelim de, kendimce bir tepki diyelim biz ona. Zira kin tutulacak bir durum yoktu. Sadece ingilizce altyazının her zaman yüzde yüz doğru olacağını savunan ve türkiyede japonca çeviri yapıyorum diyen herkesin yalancı olduğunu söyleyen bir insanla karşılaşmıştım. Bu site üzerinde altyazı denetleme ile alakası yoktu, ama sitede hatırı sayılır bir çevreye sahipti. Bu arada not düşmek isterim, çoğu lisanslı anime eş zamanlı yayınlarında ortalama 5-10 yanlış çeviri oluyor, irili ufaklı. Bunun sebebi de çevirmenlerin kötü oluşu değil aslında, çok kısa sürede çevirmelerinin istenmesi, kontrol mekanizmasındaki kişinin işi savsaklaması gibi etmenler var ama konumuz bu değil. Creative-Miss: "Ve türkiyede japonca çeviri yapıyorum diyen herkesin yalancı olduğunu söyleyen bir insanla karşılaşmıştım". Bunun kim olduğunu aşırı merak ettim ya söyleme ihtimaliniz var m? Aria: (güllüyor) Adı bende kalsın, flaming olmasın şimdi. Zaten kim olduğu da önemli değil , hani kimin dediğinden ziyade böyle bir şeyin söylenmesi asıl sorun. Creative-Miss: Şu noktaya parmak basmak gerekiyor. Gizli servislerimizden aldığımız bilgilerce bazı noktalarda bir seyi göstermek istemişsin ve bu aslinda cevirilerin %100 doğru olmayacagına karşı, sisteme karşı bir tepkiye dönüşen olay. Japoncadan ingilizceye İngilizceden türkçeye çevirip "yeşil"/renk alarak sistemi trollemekden söz etmek istiyorum. Bu olayı bizlere nasıl başlatığını ve kimin izinde olduğunu uzunca anlattın. Senin gibi bu olayi yapan 2 kişi daha olduğu bilgisi geldi elimize. Aria: Aslında "vasat çeviri" vermelerini isteyerek yollamıştım bu çevirileri. Creative-Miss: Net olarak nasil bir tepki politikasi izlediğini ve bunu nasıl gelenek haline getirdiğini öğrenebilir miyiz? Senin o olayda turuncu olmadı galiba. "libert8"in ulaştığı zevk seviyesine ulaşamadın yani... Aria: Evet turuncu vermediler malesef . Ona da vermemişlerdi sanırım. Creative-Miss: Olayın temeli vasat olabilme çabası mıydı? Aria: Evet, keşke vasat verselerdi, ne güzel eğlence çıkardı. Geleneklik bir durumda değil aslında. İlk başta kendim atmıştım ama ondan sonra ingilizce kaynak zaten genelde bizim çeviriler olduğu için otomatik olarak yükleniyordu. Yani ufak bi hinlik diyebiliriz. Önemser ya da önemsemezsiniz, ama insanların öyle ya da böyle en az 3 saatini verdiği işe gelişi güzel kalıp notlar verilmesini hoş bulmuyordum hala da bulmuyorum. Yapıcı eleştiri şekilde detaylı ve eğitici şekilde puanlarsınız bakın o olur işte. Creative-Miss: Aria-sama, Aria-sama, hiç profesyonel bir işiniz oldu mu? Dublaj çevirisi veya nf gibi bir platformda iş yapmak? Aria: Türkiyede BBS vardı fansublara not veren. Kökeni de "crymore.net"e dayanıyor aslında. Türkiye kopyasıydı diyebiliriz... O şekilde detaylı incelemeler hem çevirmene fayda sağlıyordu hem izleyene. Creative-Miss: Peki profesyonel Çevirmenlerden oluştuğunu söyleyebilir miyiz BBS 'in? Aria: BBS ile pek alakam yoktu açıkçası. İngilizce üzerinden değerlendirme yapıyorlardı ve hatırladığım kadarıyla başarılıydılar da. İngilizceye göre olan çeviri hatalarını değerlendiriyorlardı. Dediğim noktaya geliyor bu da, ingilizce mutlak doğru çeviri demek değil. Asıl dili dışından yapılan aktarma çeviriler her zaman bu tip şeylere açık oluyorlar. İlla hatalı oluyor demiyorum sadece oran epey yükseliyor. Creative-Miss: Bir nevi yorumlanmış bicimde ceviriler oluyor ve bunlara tam demek doğru olmaz başarılı iş demek daha doğru olur. Aria: Zaten tam doğru çeviri var mıdır mümkün müdür, konusu 2000 senelik tartışma girersek çıkamayız. Creative-Miss: O zaman asıl konudan devam eden başka bir soruya gecelim. Bir nevi tepki olarak gördüğümüz bu olayın gelenek olmadığını belirttin. Ancak gizli servislerin dediğine göre olay gelenek haline gelmiş ve bir süre sonra %100 ceviri olmayacağına katılan kişiler tarafından onaylanıp devam edilir halde gibi. Bu devam sürecinde sen işin kilit noktalarından birisi olarak tepki koymayi ne kadar onalıyor ne kadar onaylamıyorsun? Aria: Tepki konsun diyemeyeceğim, ben sadece kendi çevirimden emin olduğum için böyle bir şeye girişmiştim. Şimdi dönüp baksam yine hata bulabilirim belki kendimde ama mevzu hatanın olup olmaması da değil. Değerlendirme süreci ve şekli doğruluğu kesin olmayan bir kaynak üzerinden ve ezbere bir şekilde notlandırılmasına karşıyım. elbette onların şartları da bunu gerektiriyor. çok fazla çeviri, çok az insan, kontrol işi zor ama ben de kendimce tepki verdim işte. Creative-Miss: Peki bu puan ve değerlendirme işi için sistemin neleri düzeltmesini istersin Aria? Aria: Değerlendirme konusunun aslında çok değişime ihtiyacı yok gibi, şartlar gereği mümkün de değil, ama anime çevirisi kontrolü için bu konuya daha hakim birinin değerlendirme yapması gerekli bence. Creative-Miss: En iyi çevirdiğim dediğin seri hangisi? Aria: En iyi çevirdiğim seri, sanırım türkçe olarak "nanatsu" herhalde. En son çevirim oydu zira. İngilizce olarak da aslında doğrudan şahsım adına değil ama ekip olarak en iyi yaptığımızı düşündüğüm seri Captain Tsubasa 2018. Creative-Miss: Merakta bıraktığın bir konuya dönelim mi? Aria. Aria: Neyi merakta bıraktığım konusunda meraktayım şu an... (gülüyor) Creative-Miss: "biraz da o dönemde eski adıyla divxplanette fansublara karşı agresif bir tutum vardı tatsız bazı tartışmalar yaşadık" bu cümlede sorumuz şu olacak ne tür bir tartışma yaşandı ve tepkiler neydi? Aria: Aslında çok gereksiz ve çocukça bir tartışma idi, şunu çeviren var, onu çevireceğinize bunu çevirin, vs vs... Türkçe çeviri yapmanın eğlenceden, kabak tadı vermeye döndüğü nokta burada başladı. Konu, sadece paylaşım değil aslında gereksiz drama ve çok basit bir mevzunun bile saçma tepkiler görebilmesi idi. Zaten bu noktadan itibaren izleyici kitlenin yaş ortalaması da epey düşünce ve ingilizce çeviri yaptığımda neredeyse hiç bu tip olaylarla karşılaşmamış olmam da türkçe çeviri yapmamaya itti beni açıkçası. Dediğim gibi, benim en büyük amacım kendimi geliştirmekti. Creative-Miss: Şöyle anladığımi belirtmek isterim ; hiçbir maddi kazanci olmayan bir işe gönül vermis olunmasına rağmen bu işin emir verilme ve kontrollerin gereksiz derecede beklentisi artik seni Türkçe ceviriden uzaklaştırdı. Buna karşın yabanci fansublara girdin ama ayni seyin orada da oldugunu gördün(?) Aria: Tam olarak değil aslında.. Creative-Miss: Nasıl, peki? Bizi aydınlatır mısın? Aria: Çünkü ingilizce kısmında bu olaylarla neredeyse hiç karşılaşmadım taa ki "İNGİLİZCE FANSUB GRUBU CTF"ye türk bir arkadaşımız gelip ; "aga bölüm ne zaman" diyene kadar. Dedim burada da mı arkadaş.... Creative-Miss: "Kendi milletine değil de başka bir millete çalıştığında başına gelen en ilginç tartışma hangisiydi " İletilen bu sorusuna cevap alabilir miyiz o zaman? Aria: İşin komiği ingilizce çeviri kısmındaki ilk gereksiz tartışmayı da almancı bir Türkle yaşadım. Çocuk diyorum çünkü belli 15 yaşında falandı. Ondan sonra gelen "new part when" gibi absürt soruları soranların nickine bbaktığımda malesef Türk olduklarını görünce üzüldüm yani. O grupta her milletten insan var. Ve çoğu insan yeni bölüm gelince teşekkürünü edip izlemeye koyuluyor. Üzücü bir durum yani. Bölüm ne zaman diye darlayan ilk izleyicinin türk çıkması gerçekten şahsım adına üzücü. Creative-Miss: Çevirmenlik süreciniz boyunca sizin icin en büyük imtihan neydi? Aria: izleyenler bilir, Nanatsu no Taizai animesinde Galand ve Melascula isimli iki karakter partner olarak savaşırlardı, melasculanın galand a yönelik "şu ihtiyar da kafa şişirip duruyordu, gebertecektim pisliği " dediği çeviriye dair.Almancı arkadaşımız aynen şunu yazmıştı ingilizce olarak "onlar dost, birbirlerine karşı böyle konuşmaları imkansız, doğru düzgün çeviremiyorsunuz, sizin gibiler yüzünden çeviri sektörü yerlerde -para kazandığımızı sanacak kadar bilgisiz olduğunu da ekleyeyim, resmi çeviri sanıyor herhalde-" dedi. Üstelik mangada başka cümleler söylendiğini de söyledi. İşin komik tarafı mangada bahsettiği kısım 3-4 sahne sonra. Hani manga çevirisi doğru fakat sahne aynı sahne değil bunun bile farkına varamamışken gelip ithamlarda bulunması. ayrıca ben o sırada TLC yani çeviri kontrolünü yapıyordum. Çeviriyi yapan japon asıllı bir amerikan idi. Japon kültüründen uzakta yaşadığı için kaçırdığı bi kaç göndermeyi vs düzeltiyordum. İlk çevirisiydi çünkü genelde maksimum 10 cümle hatası olurdu, gayet başarılıydı yani. Hani japondan daha iyi bildiğini iddia eden insanların tepkilerine ve bunların peşine gelen saçma yorumlara maruz kalmak. Yorucu olabiliyor. Kendini açıklamaya çalışmak, hatta açıklamak zorunda olmak dahi takdir edersiniz ki heves kırıcı oluyor. 25-30 yaşında umarım akıllanır diyeyim. Cahil cesareti çünkü. Ben şu anda birinin çevirisine bakarken bu kadar net bi şekilde hatalı diye konuşamıyorum. Creative-Miss: Sınırlarını zorlamalarına rağmen fazlası ile dayanmış ve devam etmissin. Bu işte maddi kazanç olmadığını söylememize rağmen fazlasi ile kazanc olduğu söyleniyor. Senin tek dayanma sebebin kendini geliştirmek olarak gözüküyor. Başka bir sebep var miydi? Aria: İlk başlarda çocukça bir hevesle başladım, benim çevirimden izleyecekler yuppiii diye. Ama onun dışında japonca öğrenmek ve sevdiğim bir şeyi kendi cümlelerimle anlatabilmek diyebilirim. Hani bir animeyi beğenince, çevireyim bunu ya diye bir istek geliyor açıkçası kendimden bir şey katmak istiyorum. Creative-Miss: Bir çok noktada kendini geliştirdin ve çeviri işinin karanlık ve kirli tarafını da gördün. Buna rağmen pes etmeden ayni azimle çabaladın. Bundan kazançlı çıkan sen oldun. Gerektiğinde 15 senelik sitelere trol attin gerektiğinde 15 yaşında bir bireye adap dersi verdin. Bu durumda yeni yeni bu işe dahil olan genç ve çaylak olan cevirmenlere en büyük tavsiyen ne olur? Aria: Aslında üstte yazdığınız kadar da matah bir şey yapmadım diyelim, tamamen kendimi geliştirmek gibi bencil bir amacım vardı çünkü genç ve çaylak olan çevirmenlere tavsiyem, "çevirinizi öven insanlardan durup dinlenip kaçın" çünkü sizi öven adamın size katacağı hiçbir şey olmayacağı gibi, kendi seviyeniz hakkında yanılgıya düşmenize de sebebiyet vereceğini düşünüyorum. Çeviriye başlayıp bırakmanız önemli değil. Zaten eğer içinizde varsa bi yerden gelip tırmalıyor "niye çeviriyorum ben yine" demenize rağmen çeviriye dönüyorsunuz. Elbette sizi yeren kişilerin her dediğini dikkate alın demiyorum. Yalnızca, buradan kendime katabileceğim ne var sorusunu sürekli içinizde tutmanız lazım. Ben japonca öğrenmek istiyordum, şu an için öğrendim diyemeyeceğim, daha çok yolum var, anime izleyip anlayacak kadar yetiyor. Ben dilin kendisini sevdiğim için çeviriye devam edeyim ya da etmeyeyim , öğrenmek isteyeceğim büyük ihtimalle o yüzden "ben hala eğlenmeye devam ediyorum kendimce" diyeyim. Creative-Miss: O zaman son olarak bize söylemek istediğin bir şey var mı? Aria: Röportaj yapılmaya değecek biri olmadığımı düşünsem de, en azından düşündüklerimi söyleme fırsatı oldu. Teşekkür ederim. Creative-Miss: Hocam büyük bir bilgi kaynağı, birikiminiz cidden. Yaptığınız işler olsun eylemler olsun, daha bir çok şeyden ötürü saygı duyuyor ve takdir ediyoruz sizi. Bu vesileyle de tanışmış olmamızdan çok mutlu oldum cidden. Bu arada gercekten cok guzel bir söyleşi ve röportaj oldu. Söylemiş olduğunuz her şey çok kıymetli ve değerliydi . Çok teşekkür ederiz.
  4. Daha önce güney kore sinemasından söz etmiştik. ancak bu sefer Güney kore sinemasında eşine zor rastlanır nadiren üretilen sağlam bir içerikten söz etmek istiyorum. V.I.P. Her türlü sinema blogunda bulacağınız bilgileri es geçiyorum. Oyuncu kadrosu, yapımcı, yönetmen v.b... Bunun yerine bu filmi ayıran temel noktalara değineceğim. Öncelikle filmin içindeki siyasi açıklık ve bu siyasi yapılanmada korkunç bir tarafsız gözlemin olması. Bunu sağlayan ise dört başrolden birisinin seri katil olması ile sağlanmış. Kuzey Kore yönetimi, Güney Kore polis teşkilatı ve Interpol tarafından aranan bir genç seri katilin -Kuzey Koreli asil bir ailenin oğlunun- arasında geçen hızlı ve seri işleyen düzelemsel ilişkileri, kovalamacaları anlatıyor. Ancak normal olmayan ise her cephenin bu kişi ile ayrı bir ilişkisinin olması. Kuzey Kore'de başlayan hikayenin Çin'in bir eyaletinde ucuz bir otelde sonlandığını söylemek gerek. Aslında kendisinin pek çok yönetmenliğini yaptığı filmlerde olduğu gibi bu filmde de ufak bir Park Hoon-jung imzası gördüm. Onun tarzı olan sahne açılarının dışında tekrar senaryoya dönersek insanı her an şimdi sona geldik... evet şimdi bitti... dedirten akıcılığı. Son sahneye kadar neler olduğu konusunda sürekli endişeleniyor ve sürekli olarak heyecanla seri katilimizi birisinin artık vurmasını istiyoruz. Park Hoon-jung ve V.I.P. oyuncu kadrosu ile bir fotoğrafı Filmin en kötü yanı ise, işkence ve cinsel istismar sahnelerinin gerçeğe çok yakın olması. İzlerken rahatsız edici olmanın ötesinde kan dondurucu bir sakinlik olması. Haneke filmlerindeki sosyopat kişiliğin sakinliğini Park Hoon-jung yönetmenliğinde de görüyor olmak Kore sinemasına farklı bir bakış açısı yaratıyor. Bu sevindirici. Ayrıca kimin ölüp yaşayacağı konusunda ciddi bir bilinmezliğin oluşu filmin tahmin edilebilir senaryo yapısından uzak kalmasını sağlıyor. Açıkcası ilk defa bir film içinde bir seri katile izleyicinin kabul edilemeyeceği bir kimlik verilmiş durumda. Ve cidden ağzı bozuk dört adamın köşe kapmaca oyununda bir saniye olsun sıkılıp göz devirecek diyalog olmaması etkileyici. Senaristlikte de yönetmenlik kadar başarılı olduğunu Park Hoon-jung bizlere bu filmde gösteriyor. Burada oyuncu kadrosunu görebilirsiniz. Oldukça güçlü bir kadro ve iyi yönetmen ve senaristle 2017 de gösterime çıktığında izleneme rekorları kırdığını söylemek gerek. Daha sonrasında dağıtımcı şirketi Warner Bros. tarafından da bir çok Asya ülkesine pazarlanmış durumda. "İzlenmeye değer!" demekten öte nasıl anlatacağımı bilemedim. dediğim gibi oyunculukların gerçeğe uygunluğu ve senaryonun tarihle çakışmadan aynı paralellik içinde ilerleyişi ve filmin uluslararası bir iletkenliği olması onu özel kılıyor. İyi Seyirler.
  5. Kavram olarak Japonisme; batı tarafından Japon kültürünün her açıdan değerlendirilmesi ve yaşatılmasıdır. bir nevi Japon kültürünün "batı" olarak nitelendirilen topraklarda incelenmesi değerlendirilmesi ve onun hakkında konuşulup devamının sağlanmasıdır. Bir açıklamada şu olabilir; "ilk kez bir resim eleştirmeni olan Philippe Burty tarafından batıyı etkileyen japon sanatının yol açtığı sanat hareketini tarif etmek için kullanılmış olan terim.." Japon resim sanatı olan Ukiyo-e'lerin zamanla batı sentezi içinde bulunarak yeniden doğuşu olarak bakabiliriz bu olaya. Kavramsal olarak tamamen resim üzerine odaklı olsada; resmi oluşturan metalarında zaman içinde batı modernizmi içinde değişimini görebiliriz. Bariz bir ukiyo-e örneği Resimler sadece tuval ya da kağıt üzerine çizilmediği için burada resim sanatını, seramik, hasır ve duvar üzerinde inceleyerek modernleşmesine bakmalıyız. Japon resim sanatının nadiren olarak tuval üzerinde çalışılması aslında daha çok resmin bir sanattan öte tarihsel kökeni anlatan olayları anlatma çabası ile görebiliriz. Kayda değer tarih materyali olarak kullanılabilecek çizimlerin yanı sıra sembolik ve ritüel çizimlerin de olduğu bu sanatın zaman içinde bir öykü anlatmaktan çok sembolik sanat haline gelişi Japon halkının batı sanatını görmesi ve Batının da Asya'nın bu uzak ada ülkesinin pahalı seramikleri, değerli eşyaları "aşırması" ile üzerine işlenmiş sanatı görmesi ile değişmeye başladı. Japonisme ve modernite sonucu oluşmuş bir tablo 20. yy ve 21. yy süreci içinde modernizm ve Japon sanatının batı sanatı ile sentezlendiği yeni tarzda bir çok stil formül edilmeye başladı.Hepsi başarılı olacak değildi. fakat duru çizim ve renkli boyama ile alakasız duvar kağıdı stilerinde tek merkez odaklı çizimler ya da portreler oldukça göz önüne konulur oldu. Batı tarzı çizim tarihine bakıldığı çok uzun zamandır antik yunan ve İtalya'nın rönesans akımı ile sentezlenmiş gerçekçi çizimlerini görmeye devam ediyorduk. mükemmel vücut hatları ve dengeli ışık oyunları Japonisme ile yavaş yavaş etkisini kaybetmeye bir nevi "modern sanat" ortaya çıkmaya başladı. Victorya modasında Japon giyiminin esintilerini bir tabloda keşfediyoruz. Japonisme ilk olarak tablolardan bakmamızın temel nedeni. Batı devletlerinin Asya devletleri ile iletişime geçmeye başladığında şaşalı Victorya döneminin yaşamının değişmesi "japon minimalizmi" ortaya çıkmaya başlamasını sağladı. Bununla beraber sentzin ilkleri kendini göstermeye başladı. Porselenlerde yer alan cam bebek işlemeleri yerini yavaş yavaş turna, bambu gibi asya sembollerine bırakmaya başladı ve Japon sanatını öğrenen batılı sanatçılar kendi öğretileri ile yirminci yüzyılın başlarında artık Japonisme yaymaya başlamışlardı. Bir noktada Batı'da oryantalizm denilince her zaman orta doğu göz önüne alınsa da Uzak Asya aslında oldukça etkili bir yer alır modernleşme noktasında. Ne kadar Amerika'yı Çinli mülteciler inşaa etti deniyorsa Avrupa'nın minimalist yaşam biçimi de japon kültürü ile yaratıldı denilebilir. Zaman içinde kültürlerin birine harmanlanması ve iki tarafında alıp vermesi aslında sabit kalınmış yaşam tarzının değişip ilerlemeye odaktır. Bu sanatla başlar fikrimce. Japon kültürü de Batı etkisi altında kalıp minimalist ve sade yaşamını bozmaya ve Avrupa efendisi kavramı içinde değişimler gösterdi. Bu iyi mi? Fikrimce bri kültür tamamen değişmeden başkalaşım geçirir ise iyi... Ancak tamamen onun üzerine odaklanıp yaşam biçimini ona uydurmaya çabalarsa kötü... "Danimarkalı sanatçının Japon Çay Törenine atıfta bulunduğu sergisinden bir kare" Bir örnek vermek gerekir. Japon kültürü ile Avrupa kültürü arasında yaşanan bu sanatsal kültür alışverişinin oldukça iyi sonuçlandığı 21. yüzyılda görüyoruz. Ancak Amerikan ve Güney Kore kültür alışverişinin hiç iyi sonuçlanmadığını görmemek elde değil. Kendi kültürünü evrimleştirmek yerine bir başka baskın olan kültür tarafından sindirilmesine izin vermek geçmişi silmeye çalışmaktır. Japonisme iyi bir örnek olarak kültür başkalaşımı ya da evrimine örnektir. Kaynakça: https://www.cobosocial.com/art-and-design/japonisme-grafted-as-the-new-branch-of-danish-design/ https://mimimatthews.wordpress.com/2016/03/29/japonisme-the-japanese-influence-on-victorian-fashion/?preview_id=10191&preview_nonce=614a9f7d5b&post_format=standard&preview=true https://www.leedsinspired.co.uk/events/arts-society-leeds-suzanne-perrin-japonism-modernism https://web-japan.org/kidsweb/virtual/ukiyoe/ukiyoe01.html Öneri kitap: Bu konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için;
  6. Vampir dizileri, animeleri ve kitapları içinde kaybolup bir süre sonra artık güneşten kaçan ve kan emen bu adamların doğasını ezberlemişler için ezber bozan ve bir gecede soluksuz izlediğim bir seri ile karşınızdayım. Öncelikle vampirlerin antik varoluşlarını, tarihsel süreçlerini bir kenarı atın ve gerçek tarihle nasıl bilimin birleştiğini görün. Netfilx'in yapımını üstlendiği ve bir oyundan ilham alınarak yapılan bu animasyon/anime tarzı yapımın soluksuz hikayesinden biraz söz edelim. Ortaçağda bir kadın doktorun -Lisa- bilim ve şifayı vampirlerin babası olan ve Eflak halkının korkulu rüyası "Kazıklı Voyvoda"dan -seride adı Vlad Tepeş- öğrenmesi ile başlıyor hikaye. Evliliğe giden ilişki sonunda Katolik kilisesinin genç kadını öldürmesi üzerine başlayan bir yok oluşla beraber Voyvoda'nın oğlu, bir sözcü büyücü ve vampir avcısının bir araya gelmesi ile mücadele başlıyor. Vlad Tepeş olan Dracula ve üçlümüzün mücadelesinin sonunda insanlığın kurtuluşu ya da yok oluşu bizi bekliyor. Grafiklerinin, sahnelerinin ve efektlerinin mükemmeliğine birde muazzam bir hikaye eklendiğinde bizi bekleyen dizi bir solukta bitecek gibi duruyor. Birinci sezonu 2017'de duyurulan serinin içeriği ve karakter zenginliği ile göze hitap eden çiizmleir ile karşımızda. Aslen oyunun yanı sıra yazarlığını Sakurako Yamada'nın yaptığı mangadan tanıdığım serinin Netfilix'te pilot sezon olarak yayınlanan ilk sezonu dört bölümden oluşuyor. Bölümler 20 dk kadar olup sıradaki sezonun temellerinin atıldığı noktalara değiniyor. Kendimce serinin en can alıcı noktası ise "mangasından yola çıkarak" Dracula ya da çekişmeli savaş değil onun yanında yer alan insan büyücü ler olan Isaac ve Hector'dur. İksinin insanlığa olan nefreti ve bu nefreti besleyen olaylar çizgisine daha çok dizidede yer verilmesi hoşuma giderdi. Onları insanlığın sonunu getirmek ve kontrollü üremeyi destekleyen plana sürükleyen olaylara ve sevgilerinin insanlık tarafından nasıl sömürüldüğünün gösterilmesini tercih ederdim. Bu yüzden önce mangasının okumasını tercih ederim. -Türkçe çevirisi var mı bilmiyorum. Ancak "Tokyopop" tarafından yayınlanan ingilizce olanı oldukça güzel ve kolay okunur bir nitelikte." Genel olarak bu yapımın izlenmesini tercih ederim. Kısa bir tanıtım olarak şu videoya göz atabilirsiniz. Şimdiden iyi seyirler dilerim.
  7. Mona Finden çizimlerine ve hayal gücüne hayranlık duyduğum bir sanatçıdır. Bunun yanı sıra kendisinin eserlerini takip etmekten hep zevk almışımdır. Asla ama asla onun çizimlerinin benzeri yapıldığında sinirlenmeyen aksine bunları yayınlayıp "evet benim çizimimden daha iyisi var" diyen dünya tatlısı bir insan. Onunla yakın zamanda yaptığımız bu ufak röportaj ile sizleri başbaşa bırakalım. (En sevdiğim çizimi: A forgotten love story) 1 S: Size kim olduğunu sorarak başlamak istiyorum. Ne yapmak istersin? Ne tür hobilerin var? Ne hayal ettin? Kendini biraz tanıtmayı deneyebilir misin? 1 M: Gününün çoğunu cintiq tabletin önünde tam zamanlı olarak geçiren serbest çalışan bir çizerim. Erkek arkadaşım ve tombik kedimizle birlikte yaşıyorum, çalışmadığım zamanlarda da video oyunları ya da film ve dizi izliyorum. 2 S: Bu çizimleri yapmaya ne zaman başladınız? Çizmeye başlamanın hikayesi nedir? Çocukluk bağlantısı nedir? 2 M: İlk çizim yaptığım sıralarda 5-6 yaşlarındaydım ve gerçekten hoşuma giden bir şeydi. Hoşuma gitmesinin sebebi genelde olumlu yanıtlar almamdan olsa gerek ama sessiz sakin bir çocuk olarak kendimi ifade etmenin en iyi yolunun bu olduğunu düşündüm; atlar, prensesler ve ejderhalar ile yapacaktım tabii ki. 10 yaşımdan itibaren ise bir takıntıya dönüşmüştü ve tüm gün çizim yapabilmek için ergenlik dönemimdeki sosyal yaşantımı feda ettim. 3 S: Tıpkı Anime karakterleri ve film afişlerine benzer çizimleriniz de vardı. Anime izler misin? Yoksa sadece onlara bakıyor ve ilham mı alıyorsun? Ve çizimlerindeki ilhamın nedir? 3 M: 20 yaşımdan evvel daha sık izlerdim şimdiye kıyasla. Ama en çok beni etkileyenleri sevdim diyebilirim. En etkileyenler ise epik olanlardı herhalde, bir de daha yetişkinlere yönelik ağır konuları olanlar. 4 S: Çizimlerinizin tarzında gördüğüm kadarıyla Japon kültürüyle ilgili olduklarını düşünüyorum. Bu doğru mu? Doğruysa, Japon kültürüne ilginizin nedeni nedir? 4 M: Doğru tabii. Japonların sanat anlayışı beni uzun zamandır kendine çekiyor diyebilirim. Tam olarak neden böyle oldu net bir şekilde söylemem mümkün değil ama anime ile başladı işte. Asya kültürü ve fantastik dünyasına olan ilgim üzerindeki en büyük etken büyük ihtimalle "Ghibli" eserleri oldu. Barındırdığı doğa, geleneksel mimari, kılık kıyafet ve genel olarak kültürün kendisi cazip geliyordu epey. 5 S: Çok fazla çiziminiz var. Hangisi sizin için daha önemli? Neden senin için daha özel? Bunun nedeni nedir? 5 M: Benim için çok şey ifade eden iki çizimim var, zira çok ayrı düzeydeler, “Meydan okuyuş” ve Mağlup”. İkisini de bu yılın başlarında, zihnimdeki düşüncelerin ve başımdan geçenlerin yoğun olduğu dönemde yaptım. Stres, kaygı, sorunlar ve hayatımda büyük değişimlerin olduğu garip bir zaman aralığıydı. İki eserle de aslında ilk olarak oldukça düz bir hikaye anlatmak istemiştim ama bitirdiğim zaman fark ettim ki kendimden çok şey katmışım. “Meydan okuyuş” ve Mağlup” o zamanki durumuma yönelik kişisel analojim oldu diyebiliriz. 6 S: Çizim yaparken nasıl hissediyorsunuz? Neden çiziyorsun? Nedenini merak ediyorum... 6 M: Esas olarak kendimi ifade etmek ve bir şeyler anlatmak için çiziyorum. Rahatlatıcı ama aynı zamanda uyarıcı etkisi de oluyor, kendimi kaptırırsam saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum bile. 7 S: Ne zamandır çizim yapıyorsun? İlk önce ne çizdiğini hatırlıyor musun? 7M: Daha önce de bahsettiğim gibi, 5 yaşımdayken başladım çizmeye, fakat işin ciddiye binişi 10 yaşımdan itibaren oldu. Hatırladığım ilk çizimim, evcil domuzlarıyla birlikte dinazorlarla dolu karanlık bir ormana (orman dediğim de tek bir ağaç) giden bir erkek çocuğu ile kız çocuğu idi. Niyeyse birden dinazorların saçma olduğunu düşünüp dişlerine çarpı atarak t-rex’den kanduruya çevirdim onları. Renkleri siyah olduğu için sırıtmadı. Dinazorlar saçma falan değil ayrıca. 8 S: Çizim hakkında bilgi kaynağınız nedir? 8 M: Görsel referans edinmek için genelde Pinterest’i kullanıyorum, daha spesifik bir bilgi arıyorsam güvenilir kaynaklar arıyorum internetten. Duruşlar, jest vb şeyler için kendi fotoğrafımı ya da erkek arkadaşımın fotoğrafını kullanıyorum. 9 S: Kendinizi yeterince başarılı buluyor musunuz? 9 M: Hem evet hem de hayır. Tam zamanlı olarak çalışma konusunda çok yeniyim, daha bu senenin başında başladım zira. Edinecek çok şeyim var ama şimdiye dek olan kazanımlarımla gurur duyuyorum. 10 S: Çizimlerde kendilerini geliştirmek isteyen sanatçılar için ne gibi önerileriniz var? 10 M: Kendine inan ve asla pes etme! Çok klişe ama gerçek de yani. Ayrıca bana faydası dokunan bir nokta da bitirip çöpe attığımız resimleri saklamak oldu. Eski yaptıklarına bakıp 1-2 yılda geçirdiğin süreci görüp, ne konuda kendini geliştirdiğini ve neye çalışman gerektiğini bilmek eğlenceli aslında. 11 S: Röportaj hakkında ne düşünüyorsunuz? 11 M: Çok güzel bir röportaj oldu bence. İlk yaptığım resmi hatırlayıp hatırlamadığımı ilk defa sordular, cevaplamak zevk oldu benim için! Kendisini ve eserlerini takip edebilmek için bu ismi aratmanız yeterli olacaktır. Konu içerisine konulacak çok görsel vardı. Fakat içlerinden seçmekte zorlandım. Şu linkten onun çizimlerine ulaşabilirsiniz: https://www.artstation.com/mona Röportajı Türkçe olarak düzenlememde yardım eden Aria'ya çok teşekkürler.
  8. Merhaba, Anisekai blog ekibi olarak blogda yeni bir kategori açmaya karar verdik. Bu kategori aslında blog yazarlarımızdan daha çok sizlerin fikirleri ile işleyecek bir kategori olacak. Geçenlerde yaptığımız ufak bir araştırmada "fanart" çizimlerin oldukça ilgi çekici ve yaratıcı olduğunu gördük. Bu durumun ülkemizde de oldukça popüler olduğunu gördük. Ve dedik ki kocaman Anisekai ailesinde bu işi yapan elbette emektarlar ve sanatçılar vardır. Neden onların çizimlerini paylaşmıyoruz ki? Açacağımız bültende çizimleri ve bu çizimlerin sahiplerini tanıtmayı düşünüyoruz. Onların söylemek istediklerini ve neden çizdiklerini, nasıl çizdiklerini, öncesi ve sonrasını görmek isteyen eminim binlerce insan vardır. Bu yüzden bu kategoriyi ister misiniz diye sizlere sormak istedik. Ne dersiniz? Yapalım mı? Eğer burada sizinde çizimleriniz yer alsın istiyorsanız bizlere ulaşabilirsiniz. Discord: creative-miss#6985 Mail: [email protected] Dilerseniz Anisekai sitesinin mesaj kutusunu da kullanabilirsiniz. İlgilendiğiniz için şimdiden teşekkürler...
  9. 1999'da yayınlanmaya başlanılan One Piece hala devam eden güzel anime serilerinden birisidir. Belki bir çoğunuzdan yaşlı bile olabilir. Ancak bu Sefer ona "One Piece" olarak değil Türkiye'ye ilk defa "Lastik Çocuk" olarak tanıtılmasıyla bakacağız. Bir zamanlar çizgi film kuşağının olduğu ve her sabah koştur koştur sabahın sekizinden dokuzuna kadar bizi televizyon başına kilitleyen bu çizgi filmler içinde öyle mücevherler olduğunu anımsadım ki... İşte "lastik çocuk" da bunlardan birisi olarak karşımızda. Türkçe dublajlı bir bölüm. Star TV'de neredeyse 300 bölüm yayınlanmış olan "lastik çocuk" daha sonra sansür dolayısı ile kaldırıldı. Bir çok kişi için bu dublaj olmaması gereken ve bitmesi ile animenin kurtuluşu olarak görülsede bir kültürü tanıtma da öncü oldu. Lastik Çocuk'un devamını arayanlar zaman içinde diğer anime ve japon kültürüne ait ögeler ile karşı karşıya geldiler. Bu durumda bir çok kişi için "Lastik Çocuk" olarak hayatımıza girip bir çok kişinin belki çevirisini "Kazaker"den izlediğini o muazzam bitmek bilmeyen maceranın peşinde bizide sürükleyen One Piece oldu. Bakmak isterseniz diye bir başka bölümü... Böyle bir çok çocukluğumuzda anime olmasına rağmen sabah kuşağında yayınlanmış başka "çizgi filmler"de görüşmek dileği ile...
  10. Vandallık veya akım olarak Vandalizm, bilerek ve isteyerek, kişiye ya da kamuya ait bir mala, araca ya da ürüne zarar verme eylemidir. Bu durum bir çok ülkede gözleniyor. Peki güneş ülkesi olarak bilinen ve toplumunun kurallardan oluşan korseye sıkışmış Japonya'da vandalizm nasıl bir seviye ve ilerleyişte? Bunun cevabı olarak toplumun en aktif ve hareketli kesimine bakmak ve onları izlemek gerekir. Toplumun genç kesiminden söz ediyoruz. Ne varki yaş aralığı oldukça değişken. Çünkü henüz anaokulu çağında başlayan vandal gruplaşmaları ile devam eden çeteleşme ve bunun bir yaşam tarzına dönüşmesi toplum içinde "yeni nesil" kavramını vandalizm ile eşleştiriyor gibi. Toplum içinde bir gruba ait olma isteği o grubun istekleri ve tarzını benimsemekten geçiyor. Bu içgüdüsel olarak yapılan davranış her zaman doğru şekilde işlemiyor. Toplum içinde bir ideolojiyi savunurken dikkat çekmek ve etki yaratmak için şiddete başvurulması gibi durumlar sonucu görülen etkisi büyük vandal hareketler ile karşılaşıldığında hükme karşı bir duruş olarak taraftar toplaması daha kolay oluyor. Peki bu vandal hareketler bir yaşam tarzına dönüşmesi bununla mı sınırlı? Hayır! Tepkisel olarak doğan ve karşı çıkma isyan gibi durumlarda toplumsal bir vandalizm görüldüğünde bunun geçici süre olduğunu görüyoruz. Yakın zamanda Çin'de toplumun ayaklanıp yolları kapatması, hükümet ve devlet demirbaşlarına zarar vererek isyanda bulunması geçici bir vandal harekettir. Ancak ana okulu dönemlerinde sınıf içi ve okullar arası gruplaşmalarda bir bütünlük sağlamak için şiddetin benimsenip bunun başka gruplar ve başka kişilere ait eşyalara zarar verilmesi onu bir yaşam biçimi haline getiriliyor olması tehlikenin boyutunu gösteriyor bizlere. "Zarar verdiğin kadar etkin olur." Bu düşünce altında toplanan bireylerin birbirlerinin şiddet gösterilerinden etkilenerek ve yaşlarının büyümesi ile daha can alıcı saldırılarda bulunması onun bir yaşam biçimi olacağından söz ediyor klinik psikologları. Vandal olarak tanımlanan hareketlerin nasıl bir boyuttan nasıl bir boyuta doğru arttığı aslında toplum tarafından belirlenen bir skala ile ölçülür. Japon toplumunun bir korse içine sıkıştırıldığını söylemiştik. Her noktada bir kural ile karşılaşıldığını ve yaşamanın zor olduğunu belirten ve orada bir süre ikamet etmiş arkadaşlarımdan öğrendiğim bilgiler ışığında orada vandalizmin ne kadar masum şeylerden ortaya çıktığını ve bunun aslında topluma ve onun sosyal baskısına karşı koyma çabasının nasıl dışlanmış kişiliğe büründüğünü anlatacağım. Öncelikle Türkiye ile Japonya vandalizmi arasında çok büyük farklar olduğunu söylemem gerekiyor. Bunun en büyük örneği ise graffitti ve karalamalar... Sokakta yürürken boş bir duvar üzerine yazılmış ve sprey boyanın ucuzluğundan nasıl bir tayfanın yaptığını anladığımız graffitiler bize gayet normal ve oldukça basit geliyor. Birilerinin hayata olan isyanlarını ve kimin kimi sevdiğini öğrendiğimiz bu duvar yazıları belediyelerin bile pek umrunda değilken bizim neden umrumuzda olsun ki? ancak Cumhurbaşkanlığı köşkü ya da Anıtkabir gibi vatani bir kutsallığı olan yerlerde şiddetle kınanacak ve ceza unsuru olarak sayılacak graffitiler bizim için önemlidir. Peki Japonya 'd aöyle mi? Terk edilmiş bir duvara atılan bir çizik kişinin para ya da hapis cezası almasına sebep oluyor. Duvar toplumun malı ve o mala zarar verme hakkın olmadığı için kişilerin hakkını ihlal etmekten ciddi para cezaları var. Bizim sıkıldığımızda ders kitaplarının ve sıraların üzerine yaptığımız ufak çaplı sanat eserleri ise kamu malına zarar vermekten okul yönetimi tarafından cezaya tabi tutuluyor. Bu noktada insan psikolojisinde ceza almak yapılan suça davet etmekle aynı konuma gelmeye başlıyor. yaptıkların ile çevrene yansıttığın şımarık ve güçlü kişilik ya da gizemli ve agresif kişilik belli yaştan sonra karakterin bir parçası oluyor ve şiddet daha çok artmaya başlıyor. Zamanla defter üzerindeki karalamalar ve "eşek şakaları" okul yönetiminde yer alanlara ya da aynı veya farklı sınıflarda bulunan kişilere yansıyor. korkulan ya da sevilen birisi olmak bu noktad abaşlıyor. Yönetimin koyduğu yasakları kâle almamak ve ona kafa tutarak dalga geçmek bir güç gösterisine dönüşüyor. Bu güç gösterisi yaşıtları üzerinde baskı ve sistemli bir eziyete dönüşmeye başladığında masumca başlayan şaka ve eğlenceler hızla alt ve üst ilişkiler içinde basamak atlamaya dönüşüyor. Güç öğretmen gözdesi olmak ya da korkulan kişi olmak arasında seçim yapmaya dönüşüyor. başarı elde etmek ve sıkışılan korsede artık nefes alamamak şiddeti ve hasar vermenin zevkli olduğuna ikna ettikçe lise çağı içinde çeteleşme ve bu işi bir hobiye ve mesleğe çevirmeye başlıyor bireyler. Yavaş yavaş bir yaşam biçimine gelen zarar verme isteği ve bunun sonucunda ilgi çekmek topluma ve bireylere zarar vermeye başladıkça kişi için bu artık bir tutku haline gelmeye başlıyor. Plansızca devam eden vandal davranışlar artık planlı saldırılara dönüşmeye başlıyor. Zaman içinde kişinin iç güdüleri sadece saldırmak ve yok etmek üzerine odaklanıyor. Bunun temel sebebi ise ona bakışın artık oturmuş olması. Kavgacı ve zarar veren bir insan olarak toplum ve çevresi içinde tanınmış olmak onun kimliği olmuş durumda ve bu kimlik korunması gereken bir meta haline gelmeye başlar. Kimliğini korumak için ise vandalizmi bir yaşam biçimi haline getirmek zorunda hisseder. Bu zorunluluk onun sürekli hayatında var olan kuralları yıkmayı hedefler. Tuvalette asılı olan uyarı levhalarının aksine hareket etmek ve toplum tarafından kullanılan kamu mallarına zarar vermek, sevilen bir kişinin varlığını karalamak gibi bir çok davranışı yapması gerektiğini hisseder. Bu noktada vandal olarak tanımlanan birey değil onu böyle kimliklendiren toplumun her bir taşına bakmak gerekir. Hani derler ya özgürlüğün fazlası kaosu getirir diye. Aslında kuralların aşırılığı da sürekliliği de kaosu ve sonrasında toplumda tepki çekmek ve ilgi görmek isteyen bireyleri ortaya çıkarıyor. Japon hükümetlerinin bri dönem okullarda klozete oturmak için bile öğrencilerin göreceği her yere levha astırması bireylerin her konuda onların kontrolünde olduğunu gösterme çabasıydı. Bu noktada tepki koymak başarılı bir ideolojiyi savunduğunu gösteriyordu. ne var ki bu tepki gösterme alkış alıp ceza uygulandığında birey tarafından daha şiddetli bir eylem gerektirirdi. Yapılması gereken verilen tepkinin sonucu levhaların toplatılmasıydı. Ancak akım haline gelen tuvalette garip pozlar vererek fotoğraf çekme ve dışkının klozet dışına bırakılması gibi durumlar ceza yaptırımı aldıkça popülerliği genç kuşak tarafından arttı. Demem o ki kısaca, vandalizm skalada nasıl bir noktada olduğuna göre değişiyor. Eğer bir yaşam tarzı olmaya başlıyorsa bu bir hastalık olarak patoloji olarak görülebilir. Ancak bir şeye tepki koyma amaçlı kısa süreliğine sürdülüyor ise... O zaman yaşasın anarşizm! Bu ufak tefek ama güzel kitap üstü karalamalara göz atmalısınız: https://kotaku.com/more-silly-schoolbook-drawings-from-japan-1627356477 Kaynak: https://www.cbc.ca/news/entertainment/arrest-made-in-anne-frank-book-vandalism-in-tokyo-1.2572554 https://www.japantimes.co.jp/news/2018/11/22/national/japan-immigration-bureaus-tweet-free-refugees-graffiti-goes-viral-hit-focus-vandalism/

.

logo.png.c9c7979e5a58750c2eb2f340594d083

AniSekai Fansub | Türkçe Fansub, Türkçe Anime & Manga & Kore & Japon Dizi & Film Çeviri ve İzleme, Anime/J-Pop/k-Pop/Kore Radyo, Uzakdoğu Anime Manga Haberleri ve Oyun Dünyasına Dair Herşey

 . 

Bizi Takip Edin.

×
×
  • Create New...