Jump to content
  • Sign Up

creative-miss

Koord. Blog Editörü
  • Content Count

    35
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    13

creative-miss last won the day on January 30

creative-miss had the most liked content!

Community Reputation

30 Excellent

About creative-miss

  • Birthday August 24

Personal Information

  • Gender
    Kadın

Recent Profile Visitors

1220 profile views
  1. Son günlerde Corona mevzusu ile gündeme gelen Çin hakkında bu gün başka bir konuyu gündeme getirmek istiyorum. Biliyorsunuz ki evde kalmak zorunda olduğumuz bu günlerde izlenecek ve okunacak stoğumuzu zorlamaya başladık. her şey sırası ile bitip tükenirken zamanında merakla aldığım bir kaç eski kitabı buldum ve "savaş sanatı" kitabıda buna dahil oldu. Bir çok uygarlık tarihinde savaşlar vardır ancak savaşı bir sanat olarak görmek... İşte bu incelenmeye değer bir konu idi. Öncelikle 2000 yıl önce yazılmış bu kitabın hala günümüzde uygulanabilirliğini tartışmak istiyorum sizinle. Kesinlikle ulusal ya da uluslar arası savaşlar eski prensiblerde ilerlemiyor. Ama hala basit ve belli kuralları var. Silahlar değişti, güç dengesi değişti ama eskimeyen ufak taktikler hala aynı kalmış durumda. "Yem ile çek" "Kargaşa çıkarıp vur" Sun Zi (Tzu) tarafından yazılan bu kitap oldukça basit bir dille savaşın akışını ve savaşın gidişatını çözmek maksadı ile ortaya konulmuş bir eser. Biliyorsunuz ki ülkemiz konum gereği bir çok savaşın içinde yer aldı ve hala savaşlar sürmekte. Ama bu gün bu kitabı ulusal ve uluslararası savaşlar için değil kendi hayat savaşımız için kullanmamız gerektiğinden söz edeceğim. Çok fazla strateji ve savaş oyunu oynayan birisi değilim ama başına oturup ordularımı kazanana kadar besleyip ileri doğru adım adım gitmeye kafayı taktığım dönemlerde oldu. Hem tarihsel hem oyun açısından ve güncel durumlarla kitapta yer alan savaşmanın bir sanat olduğu düşüncesi ile bazı şeyleri düşünmeye başladım. Aslında Sun Tzu şunu da belirtmiş "hayat en büyük savaştır". Hyat boyunca sürekli bir şeyler ile mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Çevremizle, okulumuzlar, iş yerimizle ve en önemlisi kendimizle. İnsan arzuları olan bencil bri varlık olduğu için en büyük savaşı kendimizle verip kazanmak için bir çok kozu kullanıyoruz. Hangi kişiliğimizin kazanacağı tamamen hangisini beslediğimizle alakalı. Ama her insan kendisi ile olan savaşı kazanır. Diğer açıdanda kaybeder. Savaşta en temelde bir zafer algısı yoktur. Zaferden öte kazanç vardır. daha az kayıp veren taraf tamamen kazanmış sayılmasada kazanır. Bu yüzden zafere giden yol kazanmakla başlar diyor kitap bize. ve bu kazanmanın adım adım olduğunu söylüyor. Savaşın en acımasız yanı ise sürekli kendimizdenden bir şeyler kaybetmek zorunda olduğumuzla alakalı. Bu bir meydan savaşı ise toprak kaybetmesne bile adam kaybetmek gibi. Ya da işi yerinde, çevrende verdiğins avaşta konumunda sağlam durmak için çevrenden bir şeyler ve birileirni kaybetmekle özdeşebilir. Doğrusu Doğu Asya felsefesinde asla kazanç olmadığını izlediğinzi bazı animelerde de görürsünüz. Daima birileri ölür. Ölmek zornda olur. Bu kişiler ana karakterin hep çevresindeki ve ona değer veren kişilerdir. Ama ölümler ve kayıplar karakterimizi hep güçlü yapar. Lao'nun felsefesinde bunun için hatalardan ders çıkarıp sabırlı ve erdemli olma yolunda ilerlemek için verilen adaklar olarak ifade eder kayıpları. Sun Zi ise savaşta her kaybın kazanmak için bir adım daha ileri gitmek olduğunu düşünmez. Ne kadar az kaybeder ise o kadar kazanmış olur bir ordu der... Buna çok katılmıyorum. Kayıplar vermek aslında eksilmek değildir açıkları fark etmektir. Savaşı sanat yapanda budur. Kayıpların yenilgiye giden yol olduğunu düşünmek sadece hırslı bir general olmaya neden olur demiş başka bir dörtlüğünde. Kayıpların kargaşa ve kaosa sebep olmasını engellemek için savaşmayı önce okuyarak öğrenmek gerektiğini düşündüğü için bu eseri kaleme almış. Düşününce savaşta oldukça önemli beş şeyden söz ettiğini gördüm. Rakip/Düşman Ordu/Cephane Savaş meydanı/Coğrafya Strafteji İstihbarat Bunlaı önceden ayarlamak ve hesaplamak gerektiğini söylüyor. Özellikle bunların sıralamasının çok önemli olduğunu belirtmek gerekir. Şimdi anlatacaklarımı kendi hayatınıza uyarlamanızı talep edeceğim... Bir rakibin olması onu düşman yapmaz. Düşman işgalci ve tehditkardır. Düşmanını tanımak için onu rakip olarakda görmemek gerekir. Rakip senin ilerlemeni ve gelişmeni sağlar. Düşman ise gerilemeni ister. Düşman ile rakibi ayırt etmek gerektiği savaş sanatının ilk maddesi olarak derlenebilir. Ve daha sonra düşmanı tanımak için istihbarat kullanmak gerek. İstihbarat o kadar önemlidir ki... Bütün ordunun ilerleyişi ve kazancı buna bağlıdır. Ardından ordu gelir. Ordunu tanımlamak ve saymak gerekir. Ne kadar piyade ya da süvari olduğunu bilmek gerekirmiş. Ve ordunun ihtiyacına yetecek cephanenin olması gerekirmiş. Asla cephaneye göre ordu belirlenmemli imiş. O zaman yaya koyacak ok olmadığında kılıç sallayacak adama ihtiyaç duyulur. Önce ordu daha sonra cephane gelirmiş. Ve son olarak savaş meydanı ile coğrafyanın belirlenmesi. Düşmanın çok iyi bildiği yerlerde savaşmak onun galip gelmesini sağlar. Onun cağrafyasında olmak onun avantajlı başlamasını sağlar. Bu yüzden satranç tahtaları belli simetri ve eş değerde yapılmıştır. Rakipler eş olsun diye. Dikkatinizi çekerim rakipler. Düşmanlar arasında asla eşitlik olmamalıdır. Üstün olan bir taraf olmak zorundadır. Vekendi bildiğin meydanda savaşmak en doğru stratejinin sahibi olmanın yolunu açar. İşin özetine gelirsek 2000 yıl önce bizim bu gün hayatta kalmak için verdiğimiz savaşın kuralları yazılmış durumda. Bu bazen toplu tüfekli bazense sadece çevremizle verilen bir savaştır. Sonuçta savaş savaştır ve zafer en büyük kazançtır. Hayatta kalmaya devam...
  2. 2. Dünya savaşı denilince akla ilk olarak Hitlerin ve Alman İmparatorluk ordusunun gelmesi oldukça doğal. Yahudi ve daha bir çok kişiye yapılan işkenceler, Avrupa'yı kırıp geçiren soykırım der iken 2. dünya savaşının bir diğer cephesi olan asya cephesinin de korkunç yüzü ile karşılaşacağız. Mançurya Operasyonu sırasında kurulan Japon ordusunun 731. Birim'inin çoğu kişi tarafından bilinmeyen korkunç yüzünü göreceğiz. Tecavüzlerin, diri diri gömmelerin, köleliğin ve yamyamlığın yaygın olduğu bu birim aslında tarihin en büyük katliamcısı olarak belirtilen Hitlerin bile üstünde korkunç şeyler yapmışlardır. Öncelikle Mançurya operasyonuna dair ufak detaylar verelim. Mançurya hem Rus Kızıl Ordusu hem de Japon İmparatorluk ordusu için oldukça önemli olduğu için bu bölgenin alınması kararı verildiğinde şiddetli bir çatışma başlamıştı. Tek bir operasyon adı altında tam olarak altı büyük operasyon gerçekleşmiştir. Ve bu süreç içinde çatışmaları bastıracak 731. birimin korkunç işkenceleri başlamıştır. 731. birimden namı diğer İshii Biriminden söz etmeden önce Mançurya Operasyonu içinde yer almış kronolojiyi şuraya Wikipedia alıntısı olarak yapıştırayım. (biliyorsunuz artık Türkiye'den erişime açıldı Wikipedia hemen kullanmak şart ) Khingan-Mukden Ofansif Operasyonu (2 Eylül 1945 9 Ağustos 1945) Harbin-Kirin Ofansif Operasyonu (2 Eylül 1945 9 Ağustos 1945) Sungari Ofansif Operasyonu (9 Ağustos 1945 - 2 Eylül 1945) Güney Sakhalin Ordu Grubu Ofansif Operasyonu (25 Ağustos 1945 11 Ağustos 1945) Temellük Landing Operasyonu (13 Ağustos 1945 - 16 Ağustos 1945) Kuril Landing Operasyonu (18 Ağustos 1945 - 1 Eylül 1945) 731. birimin yaptıklarına bakarsak aslında uluslararası olarak ne kadar büyük suçlar işlediklerini görebiliriz. Bu birimin kurulma amacı imparatorluğun savaşa karşı güçlü askerler ve mühimmat geliştirmekti. 2002 yılında Uluslararası Bakteriyolojik Savaş Suçları Konferasında Japonların yaptığı deneyler sonucunda yaklaşık olarak 580 bin kişinin öldüğü belirtilmiştir. bu kadar kişinin öldürülmesi hem düşmana korku vermek hemde deneyler yapmaktı. Çin'li askerler üzerinde hipotermi çalışmaları, basınca dayanıklılık ve işkencelerin insan üzerinde bıraktığı fiziksel ve ruhsal hasarı ölçmek için çeşitli deneyler yapılmıştır. bir kaynakta gösterilen işkenceler ise aşağıda yer alıyor. Bu fotoğrafta 731. birim tarafından öldürülen kişilerin zamanla iskelet haline gelmiş bedenlerinin soruşturma ve incelenmesi üzerine çıkarıldığını görüyoruz. Bir çok yara iskelette iz bırakabilecek kadar derin olduğu için antropologlar ve işin uzmanları tarafından verilen hasarın tespiti yapılmıştır. 731. Birimin en garip huyu ise insan eti yemesi idi. Öyle ki canlı bireylerin uzuvlarını kesip gözleri önünde yiyor ve onlara da yediriyordu. Psikolojik olarak baskı kurmak için yamyamlık gösteriyorlardı. İshii'nin birliğinde esirleri yemek oldukça popüler bir durumdu. Japon askerleri esirlerin etlerini zevk için yiyorlardı. Bir hintli savaş esiri şu sözlerle onların zevk için insan eti yediklerini belirtmiş. "Bazı durumlarda Japonlar, canlı canlı insanların etlerini kesip kopararak yerdi. İlk olarak esirlerden birini seçerler, öldürürler ve yerlerdi. Daha sonra her gün bir esir seçmeye başladılar. Ben kendi gözlerimle 100 esirin öldürülüp yenildiğine şahit oldum. Canlı canlı kesilip biçilen esir daha sonra bir çukura atılarak ölüme terk edilirdi.” 731. birim neden Almanların yahudi kampları kadar tepki görüp bir çok kişi tarafından bilinmediği hakkında en önemli durum, 2. dünya savaşını bitiren atom bombasının Hiroşima'ya atılması ile Japonların madur konumuna geçmesi oldu. Amerika bombayı atmak zorunda olduğunu söylediğinde Japonlar Hint Okyanusunu geçmek için yeterli donanıma sahip durumdaydı. Durdurulamaz ve korkutucu bir ordu ve birlik kurmuşlardı. Mançurya'da korku ve kaosu sağlayan 731. birim gibi bir çok birim kurmayı planlamışlardı. Ve durdurulamaz Güneş İmparatorluğu Adolf Hitlerin en büyük destekçi olmaya hazırlanıyordu. Amerika ve Rusya 731. birimi gibi binlerce birim oluşturulacağı gerçeği ile savaşa ciddi bir giriş yapmıştı. Korkunun temel sebebi insanlık dışı bir kamp kurulması olmuştu. Yahudi kamplarının bir benzeri olan bu yerde sadece çinliler yoktu. En çok hasarı ve kaybı Çinliler yaşamıştı. Bunun açıklaması ise şu şekilde yapılmıştır. 731. birim generali Shiro İshii yakalandığında asla pişmanlık duymamış ve biriminin yaptıklarının doğru olduğunu savunmuş. Bu korkunç olaylar sonucunda sadece askerler değil, binlerce sivil, çocuk ve yaşlıda bu işkencelere maruz kalmış ve yaşamını kaybetmiştir. Savaşlar sadece cephelerde korkunç değildir. Esir kampları ve daha korkutucusu ölüm kamplarında yaşananlar, sömürüler sırasında yaşananlardır. 2. dünya savaşı ne kadar uzak geliyor olsada bugün hala bu işkencelerin izlerini taşıyan aileler ve toplumlar var. Ve ne yazık ki bu işkenceleri yapanlar hiç bir bedel ödemedi. Sadece atılan atom bombalarının ardında kaybolup gitti bu olaylar. Bir belgesel dışında olayları anlatan başka bir şey kalmadı. Japonya bu olaylar için asla maddi-manevi hiçbir şey ödemedi ve ödemeyecekte. Çünkü savaştı bu... Ölenler ve öldürenler olurdu. Okuduğunuz için teşekkürler. Kaynaklar: https://medium.com/@__poorrichard/2-dünya-savaşında-japonların-i̇şledikleri-savaş-suçları-üzerine-e595c1a6fd14 history channel belgeseli: 731. birim https://onegonusuo.blogspot.com/2017/01/ii-dunya-savasnda-japonlarn-yaptg-ve.html Salgınlar ve Salgın Hastalıklar Kitabı
  3. (Bir ufak not: görecekleriniz rahatsız edici olabilir. Ancak sen sayfayı kapattığında var olmayacağı anlamına da gelmez ...) Dünya üzerinde o kadar çok gelenek var ki bunların hepsinin her toplum için ve her canlı için uygun olmadığını söylemek gerekir. Bir yanda dini gelenekler bir yanda edinimsel gelişen gelenekler... Bunca şeyin içinde her seferinde kapalı kalmış toplumların kendi içinde koruduğu korkunç geleneklere rastladığımda içim ürperiyor. Bu sefer ki gelenek ise 500 yıldır Kore, Japonya, Tayland ve özellikle Çin'de tüketilen bir hayvanın yenilmesi ile alakalı. Yulin festivali. Bir zamanlar inanılmaz şekilde gündemde olan ve 2019 yılında kutlanmasına izin verilmediği söylenilen (biliyorsunuz Çin hükümeti sansürleme ve yalan habere bayılır o yüzden onların medyasından öğrendiğim hiçbir şeye güvenmiyorum) "Yulin Festivali"... Yulin Köpek Eti Yeme festivali anlatıldığı kadar korkunç şekilde yapılıyor/gerçekleşiyor. Fakat şu gerçeği unutmayalım ve çin halkına boşuna şiddetle her bireyine en azından küfür etmeyelim. Çin'de yaşayan insanların %70'i hiç köpek eti yememiş. Ayrıca Çin'de bir çok kişi bu festival dikkat ve tepki çekmeden önce "Yulin" diye bir şehri ve bu festivali bilmiyordu. Biraz mitsel biraz da tarihsel olarak bu festivalin daha doğrusu köpek eti yemenin temeline inelim o zaman. Çin'de doğan bir birey aslında bir çok ülkede doğan yaşıtlarına göre oldukça kötü durumda büyüyor. Afrika'nın Asya'da ki bir biçimi gibi. Eski kökenli ve oldukça kalabalık bir yer. Etnik olarak çok karışık, dinsel ve geleneksel olarak çok fazla ritüele ev sahipliği yapan bir yer. Bunun yanı sıra nüfusu o kadar artmış durumda ki besin dengesi sağlanamayacak kadar kötü durumda. Bu yüzden birçok coğrafya da yenmesi garip olan hayvanları tükettiklerini biliyoruz. Yılan, yarasa, su samuru, tavus kuşu, dağ gelinciği... ve nicelerini tükettiklerini söylemek gerek. Köpek ve kedi de bu yenilen hayvan grupları içerisinde. Açlık durumunda, sokaklarda hızlıca üreyebilen hayvanları yemelerini garipsememek gerek. Zamanında büyük açlıklar ve sefaletler yaşayan bizlerde bu gün garipseyeceğimiz şeyleri yedik, hattı bir kaçı geleneksel yemek kültürümüze bile eklendi. Bir çok köpek eti kasabı olan Yulin vatandaşları bu geleneğin yıllardır hatta yüz yıllardır hanedanlık içinde olduğunu savunuyor. Ancak şu gerçeğe bakarsak 13. yüz yılda çocuklar için yazılan bir kitapta köpek yenilecek bir hayvan değil, evcil olarak yetiştirilecek bir hayvan olduğu belirtilmiştir. Bu durumda Çin hükümeti şiddetle köpek eti yeme geleneğinin Çin halkına atıf edilemeyeceğini bunun Yulin halkının turist çekmek ve sermaye oluşturmak için 2009'da yarattığı söyleniyor. Bu açıklamayı mantıklı kılan çok şey var. Öncelikle Çin'de egzotik hayvanlar tüketilse bile en fazla tüketilen et domuz ve tavuk etinin yanı sıra balıktır. İnsanlar ayrıca sokakta büyüyen ve kuduz gibi ciddi hastalıklar taşıyan hayvanların etlerini yememeleri gerektiğini bildikleri için sokak hayvanlarını avlamaktan kaçınıyor. Buna rağmen komşusunun köpeğini kaçırıp yiyen var mı? Var! Ancak Yulin dışında büyük kıtlıkların yaşandığı yılların dışında başka yerlerde köpek eti zevk ve 21 haziran dönencesini kutlamak için asla yenilen bir et olmamıştır. Çin Kaynaklarında arama yapıldığında köpekler avcıların yanında ava yardım eden dostlar, çocukları büyütürken onlara koruyuculuk yapan sadık dostlar olarak biliniyor. Av hayvanı ya da eti ziyafette sunulan bir canlı değil. Protein oranı farklı olduğu için insan için lezzetli bir yemek olacağı düşünülmez. Bir çok Çin Cumhuriyeti vatandaşı köpek ve kedi eti tüketen insanların, düşük kalitede insanlar olduklarını, toplumun onlardan nefret ettiğini ve sürekli olarak aşağılandığını söylüyor. Yulin Köpek Eti yeme festivali Çin halkı tarafından şiddetle kınanıyor ve o festivalde hızla bütün köpekleri kurtarmak için ciddi çalışmalar yapılıyor. Sokaklarda köpek toplayanların linç edilmesi, polislerin yardımı ile, el koyulan ve satılacak köpeklerin salınması gibi aktivistlerin çalışmaları var. Eskiden büyük kıtlıklarda yenmiş olmasına rağmen bu gün ileri medeniyet seviyesinde olan hiç bir toplumun bu davranışı insanca bulmayacağını bilen Çin Cumhuriyeti yönetimi son zamanlarda Dünya'dan yükselen seslerle bu olaya ciddi bir şekilde müdahale etmeye çalıştığını söylüyor. Yazının devamı sürecinde büyük kıtlıkta dünyada insanların çok garip şeyler yediğini hatta bazen kendi yeni doğmuş bebeklerinin başkaları tarafından çalınıp yenildiğinden söz etmek isterdim ancak meraklısı kendisi araştırsın. Konunun devamında Köpek eti yeme alışkanlığı ya da Yulin halkına göre geleneği insanı kötü ruhlardan uzak tutup cinsel gücü arttırdığı söyleniyor. Turistler için gerçekten korkunç görüntüler sergilemeleri onların vahşetle insan çekme durumunu ters etkilemedi. Gerçekten de köpek eti denemek isteyen binlerce insan Yulin'e gitti. Bu sadece Asya'lılar için geçerli değil. Bir çok avrupa ve Birleşik devlet vatandaşları oraya eti denemek için gitmeye başlayınca Çin Hükümetine baskı daha fazla arttı ve 2018 festivalini belli nedenler koymadan iptal edeceğini duyurdu. Ama edemedi ve yien sokaklarda bir curcuna başladı. Üç köpek avcısı aktivistler tarafından dövülerek öldürüldü, binlerce köpek turist ve yerli halkın sofrasına sunuldu. Hükümet desteklemesede özel şirketler bu festivali fazlası ile desteklediği için iç kargaşaya sebep oluyor. Sadece bu konuda yulin halkı ya da Çin hükümeti suçlu değil. Köpek eti yeme geleneği Güney Kore'de de uygulanıyor. Orada köpek eti için özel yetiştirilen köpekler olduğu ve yakın zamanda aktivistler tarafından kurtarıldığı biliniyor. Bunları düşününce insanların doğada var olan her şeyi tüketme çabası bana hayatta kalmak için hala ilkel dürtüsünü kullanan "bizler için hayvan" dediğimiz canlıları anımsatıyor. Kalabalık, kirli, baskı altında olan, topraklarının yarısı verimsiz durumda ki Çin de insanların her türlü hayvanı yemesi belki bundan beş yüz yıl önce garip karşılanmazdı ancak hala 2020 yılında zevk için egzotik hayvan tüketip, hiç bir tarihi turistik yeri olmayan Yulin'in dikkat çekmek için köpekleri vahşice öldürdüğü bir festival düzenlemesi... Ne bileyim biraz ilkel bir dürtü gibi... Görgüsüz ve homosantrik bir yapı. Bu tür insanlar için aslında güzel bir laf vardı. Kimin söylediği pek aklımda değil ancak doğru hatırlıyorsam şöyleydi; "Bir toplum içinde nüfus artarsa ve bir taraf yükselip bir taraf batmaya başlarsa yukarı çıkanın pisliği aşağıda kalanı boğdukça onlar için pislik tek var olan gerçek olmaya başlar ve o zaman kontrolsüz bir alt tabaka halkı ortaya çıkar." Okuduğunu için teşekkürler. Farkındalık yaratmak için bu tür alt tabakaya pislik yığmak ya da o pislikte boğulmak istemiyorsanız dengeyi sağlamaya çabalayın.
  4. Merhabalar. Önecelikle uzakdoğu başlığı altında açtığım bu konu hakkında ufak bir bilgi vermem gerek. Uzakdoğu ve Uzak Asya'da cinsiyet kavramı batının aksine sadece iki kalıp şeklinde değildir. Tayland'da resmi kabul edilen 5 cinsiyet olması, Çin imparatorlarının erkek sevgililerin varlığının yüz yıllarca halktan saklanmaması ve efendilerine sağdık Samurayların evlenmemeye dair ettikleri yemin sonucu birbirlerine karşı besledikleri dostluğun zamanla aşk kavramı kazanması gibi durumlar olduğunu belirtmem gerek. Bu gün sizinle Samuray'ların ufak sırlarından ve aslında Japonya'nın da beş cinsiyet kavramını geleneksel olarak içinde tutmasına rağmen batıcıl sistemin etkisi ile değişiminden söz edeceğiz. Bundan söz ederken arkadaşımın tavsiyesi üzerine güç bela bulup izlediğim Gohatto filminden yola çıkarak konuşmak isterim(ingilizce adı Taboo bu şekilde daha rahat bulunduğunu belirtmek isterim merak eden olursa). Konumuza gelirsek, biraz tarihi bir girişle başlamak isterim. Son zamnalarda kafayı taktığım eski medeniyetlerde cinsiyet algısının farklılığının yeni dünya kurallarından çok farklı olduğunu söylemeye çekinmem ve bunun için ciddi kaynakçalar verebilirim. Yunan mitolojisinden yazılı kaynaklarını, İran, Pers imparatorluğunun Anadolu'da ve İyonya sularında yaşattığı geleneklere kadar cinsiyet algısının nasıl bir farklılık taşıdığı bariz şekilde karşımızda. Kadın doğurgandır. Erkek doğurganlığı sağlar. Ancak bir erkek bir kadına aşık olmak zorunda değil. Üzülerek söylüyorum kadın için batı ve ortadoğu topraklarında aşk kavramını pek nitelendirmemişler. Aksine sadece bir erkeğin onun için dünya olduğundan söz ediyorlar. Ancak savaşçı imporatorluklarda ve uzun savaşlarda büyük ordularda erkeklerin erkeklerle yaşadığı ilişkiler hem dostlukla hem aşkla bağdaştırılmış. Birazda asya toplumlarına bakarsak onların bu konuda daha açık görüşlü olduğunu ancak susmanın her şeyi sır olarak sakladığını söylemek gerekir. Kadınların cinsel eğilimlerinden çok söz edilmezken erkekler hakkında ciddi konuşmalar olduğunu söylemek gerekir. Biz bütün asya için değil daha uzakkdoğuda yer alan Japonya'nın savaşçıları olan samuraylara bakacağız. 19. yüzyıl Japonya'sında eşcinsellik alay konusu olarak gösterilsede hala kabul edilebilir bir durumda. Bunu filmde görmenin yanı sıra Oksaçan'ın kitabında şöyle okuyoruz. "Japonya'ya misyonerler girene kadar onlar için doğanın yaratmış olduğu sıradan bir davranıştı üremek, sevişmek ve bunun için partner seçmede sınırlar olmaması... Misyonerler yasaklar ve tabuları getirerek onlar için utanç duyulan bu davranışın günah olduğunu belirttiğinde Samuray geleneği son bulmaya yakındı." Bu durumda batı inançlarının doğuya taşınması ile aslında var olan geleneğin bozulduğunu görüyoruz. Samuray geleneğinin bitmesi hem düzenli ordunun kurulması hemde beylik sisteminin kalkmasına ve artık batı tarzı yaşama geçilmesi ile alakalı olsada bu geleneksel sistem bir çok kişi için onur kaynağı ve geçim kaynağıydı. Dokunacağımız nokta sistemin ortadan kalkmaya başlamasının öncesi ile alakalı. Gohatto da işler biraz iç savaşın başladığı daha 19. yüz yıla yakın dönemlerde gerçekleşiyor olduğu için orada bahsedeceğim şeylerden birisi bu eşcinsel ilişkilerin biliniyor olmasına rağmen göz ardı edilmesi ve Samuray birlikleri arasında oldukça sıradan karşılanan ve konuşulması yasak şeylerdi. Ana karakterin yaşadığı bulanık olayların içinde Samuray birliği içinde bu durumun yaygınlığı ve istismarların sıklığını görüyoruz. Ve bu sadece halkın içinde olmayan özel yetiştirilip efendisine ölümüne sadık adamlar için geçerli değil. Beyliklerde bir çok yetkili kişinin bir kadınla evli olmasının yanı sıra erkek bir sevgili edinmesi oldukça normal görülüyor. Gohatto filminde aslında sanılanın aksinde çirkince şeylerle göz göze gelebiliyoruz. Bunlardan en önemlisi ise kast sisteminin getirisi olan itaat yüzünden çok fazla kişinin istismara uğramış olması. Ve işin acı veren noktası bu gerçek hikayelerden derleme bir film olması. Yani izlediğiniz kurgunun bir zamanlar yaşanmış olması kan donduruyor. İzleyen sosyolog arkadaşım olayı şöyle değerlendirmişti; "Toplumun üst kesiminde katı kuralların arasında sıkışıp kalmış insanların kıskançlıkları ve hiyerarşi içinde yer edinmek için girdikleri savaşta duygusal boşluklarını doldurma çabaları aslında bu. Orada bulunan bir çok samuray kadınlarla ilişiki yasak olduğu için bu yolla baskın erkek modelini oluşturma çabası içinde. Bu yaşanan ilişkiler sır olarak tutulsada dövüşmek için karşı karşıya geldiklerinde baskınlık kurma gereksinimi olmadan rakibini ezebilecek kadar cinsel yakınlık ve baskınlık kurmuş oluyor." Bu yoruma katıldığım yerler kadar katılmadığım noktalarda var. İstismar durumu olduğu doğru. Film için bunu ve yaşanan bazı durumlar için konuşmak doğru ancak başka gerçek öyküler üzerinden ilerleyince iki samurayın genelde birbirlerine yarenlik etmeleri durumu ile eşcinsle ilişki ve aşkların doğduğundan söz ediliyor. Öyle ki Çin imparatorluğu içinde imparatorunu imparatoriçe kıskanmasın diye ihtiyaçlarının giderilip ona dostluk etmesi için bir erkek yetiştirildiği söylenir. Samuraylara tekrar dönersek, batıdan gelen yeni "ahlaki" çerçevenin içinden bakmak doğru olmaz onların bu yaşamına. Bu yüzden onların öykülerini anlatan bir kaynaktan söz etmek gerekir. "Erkek Aşkının Büyük Aynası" 1867 yılında Ihara Saikaku tarafından yayınlandığında saklanan bir çok sırda ortaya çıkmıştı. Samurayların oğlan sevgilileri sadece içlerinde değil dışarıda zengin bir tüccar, sıradan bir sahaf olabiliyordu. Kısa kısa öykülerde büyük aşkları ve kıskançlıkları işliyordu. Burada sadece genç sevgililer değil samurayların yaşlı olgun sevgililerine edilgen cinsel yaklaşımda bulunduğundan söz ediyordu Saikaku. Paul Gordon Schalow'ın bu etkenlik(aktif) ve edilgenlik(pasif) kavramlarına yaklaşımını açıklayışını size aktarmak isterim. Japon kültürü içinde cinsel özgürlük vardı ve bu özgürlük hem kadınlar hem erkekler için geçerli miydi tartışılır. Ancak "Modern Japonya'nın İlk Dönemlerinde Erkek Aşkı" eseri sansasyonel olan gerçeği ortaya koyuyor. Erkekler kendilerini her türlü cinsel ilişkide görmeyi tercih ediyordu. Her türlü zevki tatmanın gerekli olduğunu düşündükleri için cinsel olarak kendilerine belli sınırlamalar koymuyordu sadece bu ilişki anında etken ve edilgenlik için var olan yaş sınırından söz ediliyor. Erişkin olmayan her oğlan edilgendir. Erişkinler ise etken ve edilgenliği kendisi tercih edebilir. Şunu belirtmem gerek 19. yüz yıldan sonra yavaş yavaş hukuki olarak eşcinsellik kabul görsede uzun süre boyunca samuraylar ve rütbeli kişiler arasında bu zaten kabul görmüş normal bir davranıştı. Anormal olarak görülmesi evlenme şansı olup evlenmeyerek bir erkeğe bağlı kalma çabası içinde olan erkekler için geçerliydi. Samuraylar için efendisi izin verdiğinde evlilik yolu gözüküyor ancak hala erkek aşıkları ile vakit geçirmeye devam ediyorlar. Ufak bir not olarak, Meiji – Shouwa Dönemlerinde eşcinsellik yasaklanmış ve bunun temel nedeni hıristıyan ahlakının oraya misyonerlerce taşınmış olmasıdır. Meiji Devrimi zamanında geçen Gohatto filminde devrim döneminde eşcinsleliğin henüz yeni yeni ahlaki bir suç ve anormallik olarak görülmeye başlandığını fark ediyoruz. İşi özüne gelirsek; savaşçı olarak kendi cinsi ile bir arada kalmak zorunda kalan ve evlilik ile kadınlarla ilişki yaşaması yasak olan kişilerin eşcinsel ilişkiye yöneldiğini görüyoruz ancak Ihara'nın yayınlanan kısa kısa öykülerinde toplum içinde eşcinsel birey sayısınında az olmadığını ve zamanla değişsede oldukça etkileyici aşkların yaşandığını okudum. Merak edenler için bir not: Film içinde fazlası ile eşcinsel cinsel ilişki bulunuyor. Eğer Homofobik bir birey iseniz ne acaba bu diye girip bir sanat eserine küfür etmeyin. Okuduğunuz için teşekkürler.
  5. Taoculuk ve Tao felsefesi. Bu gün sizinle aslında hayatımızı şekillendirirken her an kullandığımız kuralların yaklaşık olarak milattan önce 6. yüz yılda yaşamış Lao Tzu tarafından yazdığı felsefe kitabını anlatacağım. Taoculuk felsefesinin temeli olan ve her şeyin toparlandığı kitabın adı "Toa Te Ching" dir. Kısa ancak üzerinde bütün insanlık tarihini değerlendirmeye yetecek kadar uzun ve oldukça akla yatkın kavramlar üzerinde durmuştur. Elimde bulunan çevrilmiş kitabında seksen bir tane dünya ve dünyanın düzenini anlarken kendimizi şekillendirmeye yarayacak aforizması vardır. Aslında bu gün o maddeleri konuşmanın ötesinde bunların nasıl bize şekil verdiğine bakacağız. Lao Tzu temelde insanın bencil olduğunu ve bu bencillik ile hayatını yanlış şekillendirip "yaşamı" algılarken nasıl hatalardan kaçınması gerektiğini vurgulamış. Aslında hayatın sadece tek bir eksen üzerinde olmadığını söylemiş. Hayatın tezatlıklarla bu kadar renkli olduğunu belirtmiş. Bir noktada dini bir düşünce ve savaş sanatının temelleirni attığını söyleyebiliriz. Tezatlıkların ve "yol" un insan yaşamını oluşturduğunu ve yaşamların aslında dengenin temeli olduğunu söyler. Şöyle bir göz attığımda bir çok çin romanı, filmi ve dizisinde (tarih ve savaş temalı olan) ve hatta animelerinde bile "yin ve yang" ın bozulmayan dengesinin işlendiğini gördüm. Yin ve Yang 'ın Taoculuk için önemi ise tezatlık ve dengenin oluşturduğu "yol"un temel taşı olması. Her siyah içinde bir beyaz, her beyazlık içinde bir siyahlık olması. Bu da Tao Felsefesi için aslında her şeyin belirlenen kadar çizgisinde doğru ve yanlışlarla dolu olmasına eş değer görülüyor. Yol'un insanı şekillendirmesinin yanı sıra insanın yolu şekillendirmesinin daha mümkün olduğunu belirtiyor. Kitabın felsefesini konuşmak ve değerlendirmesini yapmak oturup bütün hayatımı gözden geçirmem anlamına geldiğini belirtmem gerek. Doğru ve yanlışın olmadığı ve sadece kararların inançların nasıl yolu şekillendirip yol içinde şekilendiğimizi anlatıyor. Sekiz bin yıl önce yazılmış olan bu felsefe kitap bu gün kolayca ulaşılabilir olsada hızlıca okunup sindirilecek bir kitap değil. Neden mi? Bir kaç maddede kitabın genel hatları ile açıklayalım bunları; 1. Hayatın dengede olması gerektiğini söylüyor felsefe. (Hayatımızın dengesini sorguluyoruz.) 2. Doğrunun ne kadar yanlış olduğu gerçeğini bulmaya itiyor biz. 3. Yol'da hayatın dengesi içinde siyahı mı beyazı mı bulduğumuzu aratıyor bize. 4. Bencilliğimizin yolda ki hayallerimizi nasıl engellediğini sorguluyoruz. 5. En önemlisi ise bu yolun kalıcılığının ne olduğunu düşünürken sözleirn kalıcılıkla nasıl çeliştiğini görüyoruz. Demem o ki aslında her okuyanın farklı bir son bulacağı bir kitap. Bana kalırsa bir felsefe kitabından daha çok kendi hayatımızı adım adım sorguladığımız bir otobiyografiye dönüşüyor kitap . Yinede isteyen olursa daha makul bir anlatım olarak şuraya kitabın alıntı tanıtımını bırakıyım. ... " İnsan zihninin varoluşu anlama sürecinde derin düşünce. Tao Te Ching 81 adet aforizmadan oluşmuştur. Tao artık bildiğimiz üzere Yol; Te (De) erdem ve bu sayede elde edilen güç; Ching (Jing) de klasik eser, külliyat gibi anlamlara gelir. Birinci kitap Yol'un külliyatı, ikinci kitap da Erdem Gücü'nün külliyatı gibi anlamlar taşımaktadır. Tao Te Ching (Daode Jing) aforizmaları aslında, ìinsan zihninin, varoluşu anlama süreciîne bir tür anlam kazandırmak ve bir biçimde referans noktası oluşturmak adına, sistematik biçimde birbiriyle etkileşen kavramları anlatır. Zıtlıkların bünyelerinde var olan bir enerjinin başlattığı zincirleme etkileşimler üstünden bazı kuvvetler birbirlerini var eder. Gerçek dünya dediğimiz varlık durumunda cereyan eden olaylar bu kuvvetlerin bir ürünüdür. Bir şey ortaya çıkarken yokoluşunu da birlikte getirir. Olmak ya da olmamak, birbirlerinin veçheleridir ve karşılıklı olarak birbirlerinin nedeni olurlar. (www.dr.com.tr)"
  6. hoş geldin aramıza, ya da krallığımıza. Girişini beğendim.
  7. Uzun bir aradan sonra merhabalar. Bu gün hakkında konuşacağımız konu "The Witcher" olacak. Biliyorsunuz ki 20 aralık sabahı yayınlanan dizi birçok Witcher hayranını ekrana kilitledi. Bu kişilerden birisi olan ben ve arkadaşım ise iki koldan diziyi değerlendirme şansı elde ettik. O oyunlarını oynamış ve haritada açılmayan bölüm bırakmamış iken ben kitaplarını sırasıyla okumayı başarmış birisi olarak bir gecede diziyi izledik hatta yedik yuttuk. Peki sindirebildik mi? HAYIR! Üstte gördüğünüz görsel aslında hazımsızlığımızın temel noktası olsada bir çok açıdan güzeldi. Özellikle Geralt karakteri olarak kaba saba yapısı ve mimiksiz yüzü ile Henry Cavill'i tam oturmuş bulduk. Ama asıl acımız Yennefer ve Cirilla karekterlerinin beklenildiğinin çok aksi olması. Cirilla bence oyunda da kitap da da çekilmez akılsız bir kız çocuğu olarak bir nevi karaktere uygun seçilmiş olsada güzellik ve beğenilme için kusurlarını kapatmak için çocuk doğurma yetisinden büyük acılarla vazgeçen Yennefer'i "Anya Chalotra" oynamamalıydı. Onu çirkin bir kadın olarak bulmuyorum fakat Yennefer arsız ve güzelliğini kullanma konusunda belli kalıplar içinde yaratılmış bir karakter. Aslında birçok karakterin oturmadığını görebiliriz. Bunun temel noktasına kafa yormaya çabalasamda bir türlü mantıklı bulamıyorum. Bir çok amatör olsada Triss, Ciri ve Yen'e benzeyen oyuncu bulunabilirdi. En kötü makyajların doğru yapılması gerekirdi. Bir açık kapı olarak oyun ve kitap içinde sembolik olarak oluşan karakterlerin yakalanmasına çalışılmış olabilir diye düşünüyorum. Bazı karakterlerin fiziksel özelliklerinden çok söz edilmeyip oyunu yaratan firmanın tasarımcıları tarafından oluşturulan karakteri arayan çok izleyeni olduğunu fark ettim. Şunu demek gerekir; yeni Game Of Thrones olabilir düşüncesi The Witcher evreninin sonsuz şekilde genişleyecek kadar açık uçlu oluşuna bağlı. GoT gibi evren ve arita genişledikçe yeni karekterler ve yeni hikayeler ile sürükleyici bir akım yakalanabilir. Ancak unutulan nokta zaten belli bir okuyucu ve oyunlarını oynayan oyuncu kesimine sahip bir hikayeyi bu kadar yanlış sunmak ağır tepkilerle projenin geri tepmesine sebep olmaz mı? OLDU! İzleyici kitlesinin ikiye bölündüğü gerçeğini ortaya koyalım ve iki açıdan nasıl bir risk aldıklarına bakalım. Daha önceden karakterlere ve olaya hakim olan kitabı ve oyunu bilenleri karakterleri canlandırmak üzere seçilen oyuncuların tutarsız tiplemeleri ve uyumsuz hareketleri diziye karşı umutları kırdı. Bir de ne oyunu ne kitabı bilen var. Tamamen Netflix'de çıkacağını duyup araştıran kişilerden oluşan kitle ise olayların işleyiş ve zaman dengesini anlayana kadar sezon bittiği için bir çok şey altı boş kalmış oldu. Kurgu oldukça yavan kaldığı için yeni hayran kitlesi oluşturmakta baya zorlandığı anlaşılıyor. Ancak buna rağmen iki hafta boyunca viral ve hit listelerinde zirvede asılı kalmayı başarmış olması aklımıza "reklamın iyisi kötüsü olmaz" sloganını getiriyor. İnsanlar sırf yermeleri anlamak için bile izliyor sonuç olarak . Bakalım 2. sezon çekim aşamasında imiş. Umarım bir çok oyuncunun sözleşmesi iptal edilip senaryo kurgulayıcıları değişmiştir. Ancak o zaman yeni bir Game Of Thrones esintisi yakalar ve sekizinci sezonda kafa üstü çakılışı izleriz.
  8. Etkilenerek okuduğum bir kitapla karşınızdayım bu gün. 2018 yılında "kore edebiyat haftası" aracılığı ile yazarla tanışma ve imzalı kitabını alma şansı bulmuştum. Kore'nin en güçlü sesi olarak söz edilen Hwang Sok-yong'un en sevdiğim kitabı "Prenses Bari" bu günün konusu. Kitaba geçmeden önce kitabın yazarı hakkında ufak bir tanıtım yapmak gerekir. Kendisinden dinlediğim kadarıyla size aktaracağım. Vietnam savaşında bulunduğunu ve sürgünlerle geçen bir yaşamı olduğunu söylemişti. Bunun yanı sıra ülkesinde insan hakları için eşitlik için savaşan bir aktivist olduğunu söyledi. Kendisi Çin'de doğmuş ve kitaplarında yurtsuzluk ve istenmemek temalarının temel sebebinin bu olduğunu söylüyor. Bunun yanı sıra yazmanın kendini ifade etme ve uluslararası bir ses olmayı sağladığını söylemişti. Beni en çok mutlu eden şey ise Osamu Dazai 'yi seven bir koreli yazar olması. "yazmaya başladığında ülkelerin kırmızı çizgilerle ayrılmış sınırları kalkar" demiş ve Japon-Kore insanı arasındaki çekişmenin tarihi çirkinliğini bu sanata katmadığını söylemesi ile gönlümde ayrı bir yer edinmişti. Hikayenin temel konusuna gelirsek bunu anlatırken içerikten detaylar vereceğim için genel tanıtımını alıntı olarak buraya koymak istiyorum. Kuzey Kore’nin kasvetli bir kentinde, yıllardır erkek çocuk hayaliyle yanıp tutuşan bir çiftin yedinci kızları dünyaya gelir. Deliye dönen baba, bebeği ormanda ölüme terk eder. Büyükanne yardımına koşup bebeğe Bari adını verir. Efsaneye göre bu, abıhayatı aramak için yollara düşen bir prensesin adıdır. İnsanların geçmişlerini okuyabilme yeteneğini büyükannesinden alan Bari, efsanedeki gibi kendi kaderini çizecek bir yolculuğa çıkacaktır. Göçmenlerin, kentlerin bu yeni paryalarının yaşadıklarını tüm gerçekliğiyle yüzümüze çarpan roman, bir Kore efsanesini günümüze taşıyor. Prenses Bari, Kore edebiyatının büyük ismi Hwang Sok-yong’dan çağımıza ışık tutan bir masal." (Tanıtım Bülteninden) Kitapta en beğendiğim noktalara gelecek olursak, gerçekliği çocuksu bir masal gibi ortaya serip herkesin kaçmaya çalıştığı, göz ardı ettiği olayları gün yüzüne çıkarıyor olması. yazarın vatansızlık duygusundan söz etmiştim. Prenses Bari'de işleyen yalnızlık, ezilmişlik ve vatansızlık duygularını fazlası ile hissedebilirsiniz. Kitaptan çıkarılacak çok fazla gerçeklik olduğunu söylemem gerek. Bence okunması gereken önemli bir eser.
  9. "İflasın eşiğindeki işadamı Hwang Kyung-min, karısını öldürdükten sonra, 15 yıldır görmediği eski bir okul arkadaşını, Jung Jonk-suk’u bulur. İki arkadaş, bir yemekte, mevcut durumlarını birbirlerinden gizleyerek eski okul günlerinden konuşurlar. O zamanlar öğrenciler arasında sınıf ayrımları vardır. Daha zengin, daha başarılı ve özellikle zalim bir gruba “Köpekler” denmektedir. “Köpekler”, “Domuzlar” denilen daha güçsüz öğrencilere zorbalık yapıp onları canlarından bezdirerek bir korku krallığı yaratmıştır. Jong-suk ve Kyung-min “Köpekler”e direnememişler, ikisinin de arkadaşı olan Kim Chul onlara karşı koyduğunda ise, bu korku çemberinin kırılması için tek umutları oluvermiştir. İki adam on beş yılın ardından, kendileri için hâlâ bir kahraman olan Kim Chul’a ait anılarının ardında, ilişkilerinin karanlık öyküsünü hatırlar." Tam olarak böyle bir anlatımla bizlere 2011 yılında sunulan bu anime film aslında bu anlatımdan çok daha ötesidir. Güney Kore devletinde okullarda öğrenciler arası şiddet ve tacizin nasıl boyutlara gelebileceği ve üzerinden 15 yıl geçse bile bunun hala kötü bir anı olarak hatıralar arasından dışarı süzüleceği gerçeğini dışa vuruyor. Öncelikle çizim ve grafiklerine değinmek istiyorum. Bir çok açıdan rahatsız edici olan çizimlerin aslında zamanla nasıl konuyla bütünleştiğini söylemem gerek. başlarda göze batan çizimler "96" dk lık bu film boyunca son otuz dakikada göze batmamaya başlıyor. Konusu orjinal olmasada işleyiş biçimi ve çizim biçimi ile oldukça orjinal bir biçime dönüşüyor. Konusunun detaylarına gelirsek biraz metaforlara değinmek gerekir. Köpek ve domuz bizim için ana temayi oluşturuyor. Başlarda Kyung-min karısını öldürdüğünde bir sanrı görür. karşısında Chul'u bir domuz olarak görür. ve Chul ona domuzların ancak öldüğünde köpekler için değerli olduğunu söyler. Kore ve asya ülkelerinde hala şiddetli bir hiyerarşi hissedilmektedir. Sosyo ekonomik yapı ve aile saygınlığı ilk okullardan yetişkinlik dahil olmak üzere birçok biçimde kişilerin hayatlarını bir kast sistemine bağlı geçirmek zorunda kılıyor. Domuzlar sadece köpeklerin eğlenmesi ve karınlarını doyurması için var olan bireyler olarak gösteriliyor. Bir domuz, korkak, pasif, ailesi zayıf ve toplum içinde başkalarına her açıdan hizmet eden kişiler olarak gösterilmiş. Köpekler ise domuzlardan bir üst sınıfta olan, sevecan, vahşi, zeki ve itaatkar varlıklar olarak gösterilmiş. Ve bunların en tepesinde ise bu sınıflandırmayı yapan "insan" var. Anlatımdan fantastik bir dünya yaratılmış olarak düşünmeyin. domzuarda, köpeklerde insan olarak geçiyor. Kast sisteminde iki varlığın nasıl isimlendirildiği burada önemli. Köpekler, domuzlara karşı istediğini yapabilir. onları sindirebilir, taciz edebilir, dövebilir, üstlerine basıp geçebilir... Bu durumda üç ana karakterimizin ortaokul yıllarında köpeklere karşı giriştiği mücadeleyi ve bunun sonucunda bir ölümün gerçekleşmesi ile bu savaşın bittiğini görüyoruz. Domuzların kralı olan kişi Chun. Ve o vahşi bir domuz olarak sindirilmeye çabalanıyor. Bu süreçte şiddetin köpeklere benzemek için bir yol olduğunu düşünüyorlar. fakat şiddetten kaçmak için onlara açılan her kapının kapanışını görüyoruz. Güçlünün zayıfı sadece yumrukları ve bir bıçakla ezebileceği bir dünyada ayakta durmaya abalayan 12-14 yaşlarında bir avuç çocuğu ele almışlar senaryıda. Köpekleri alt etmek için onlardan daha korkunç bir canavara dönüşmek gerektiği sonucuna varıyorlar. Acımasız ve şiddet yanlısı olmanın ötesinde onlar hakkında konuşulmaması için bir plan yapıyorlar. en acımasız canavarı yaratmak için ölmek gerektiği fikrine varıyor üç arkadaş. Başlı başına izlerken rahatsızlık verici müzikleri, sahneleri ve konuşmaları ile insani taciz eden bir yapım olduğunu söylemek gerekiyor. Ancak hayatın en gerçek noktasını çekip almış olması belkide onun ödüllü bir yapım olmasını sağladı. Filmin korede sistemi eleştirmesinin yanı sıra birçok erişkin olmuş erkeğin kendi okul anılarında konuşmak istemeyeceği sahneleri bulacağını belirtmiş yönetmen. Herkesin konuşmaktan kaçtığı şeyi yansıtmış yani... Açıkcası oldukça beğenerek ve rahatsız olarak izlediğim bir yapım oldu. 2011 yapımı olmasına rağmen akıcı bir grafik düzeni olması ise hoşuma giden bir özelliği oldu. İyi seyirler... "king of pigs" 15 yaşının altında ki bireyler için uygun değil.
  10. Beyan: Daha önce bu konuda blog yazan eski Anisekai blog yazarı AzurveAziz'in haberi ve blog yazısını aynen başka kaynaktan kopyalaması yüzünden oluşan sıkıntı sebebi ile kaynak sahibinden özür dileriz. Tekrardan haberi yayımlamamıza izin verdiği için teşekkür ederiz. İyi okumalar. Statement: We apologize to the source owner for the inconvenience caused by the news and copying the blog post from another source in the name of former Anisekai blogger AzurveAziz, who previously wrote a blog on this subject... Thank you for being allowed to publish the news again. CineCosu Studios tarafından üçüncü defa farklı bir biçimde canlandırılan; Goth Sailor Scouts ile karşınızdayız bugün. Daha önce ki uyarlamaları gibi oldukça dikkat çeken sahne ve mekan kullanımları görülmekte. Tamamen karakter algısına uygun bir kostüm algısı içinde yapılan çalışmada 14 fotoğrafçı ile çalışıldı. her kızın hareketleri ortalama on beş defa çekildi söyleniyor. Daha fazlası için lütfen kaynakta ki linke bakın. https://cosplay.kotaku.com/if-sailor-moon-was-goth-1828779235

.

logo.png.c9c7979e5a58750c2eb2f340594d083

AniSekai Fansub | Türkçe Fansub, Türkçe Anime & Manga & Kore & Japon Dizi & Film Çeviri ve İzleme, Anime/J-Pop/k-Pop/Kore Radyo, Uzakdoğu Anime Manga Haberleri ve Oyun Dünyasına Dair Herşey

 . 

Bizi Takip Edin.

×
×
  • Create New...