Jump to content
  • Reklam

AzurveAziz

Banlı Üye

AzurveAziz last won the day on May 25

AzurveAziz had the most liked content!

Following 1 member

Community Reputation

0 Neutral

4 Followers

About AzurveAziz

  • Birthday 08/02/1997

Personal Information

  • Gender
    Kadın

Recent Profile Visitors

2484 profile views
  1. Anavatanda birliği ve düzeni sağlamış olan Japonya, bütün milletlerin belli bir hiyerarşi içinde birbirine bağlanacağı bir dünyada "kendi özel mevkii"ni almak için harekete geçmiştir. Hiyerarşiye büyük inancı olan Japonya'ya göre "milletler kendi kendilerini idare ettikleri takdirde dünyada huzursuzluk eksik olmayacaktı. İkinci Dünya Savaşı'nın sonunu belirleyen, Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombaları, Japonya'yı sosyal ve ekonomik olarak büyük bir yıkıma uğratmıştır. Ağustos 1945'te Japonlar, İmparator Hirohito'nun "tanrısal yetkilerinden" vazgeçtiğinin açıklaması ve radyodan teslim ol çağrısı yapması ile silahlarını bırakmıştır. Teslim oluşunun ardından altı yıldan daha uzun bir süre Japonya, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Müttefikler'in kontrolü altında kalmıştır. Japon kültürünün temelinde yer alan düşünce ve uygulamaları anlamak bakımından İkinci Dünya Savaşı sırasındaki olaylar büyük önem taşımaktadır. Çocuk terbiyesi sırasında ebeveynlerin tetiklediği "küçük düşme" korkusu, savaşan askerlere de uygulanmıştır. Düşmanın gözünün kendi üzerlerinde olduğunu söyleyen Japonlar, Japon ruhunun ne olduğunu tüm dünyaya göstermek için çabalamışlardır. Benedict'in aktardığına göre Japon denizcilerine, çarpışma sırasında paniğe kapılmadan sakin ve sistemli şekilde hareket etmeler, aksi takdirde onları filme alan Amerikalıların görüntüleri New York'ta göstereceği, tüm dünyanın onlara güleceği söylenmiştir. Savaş süresince ve sonrasında Japon halkı hükümeti ve başkomutanı eleştirmiş, ancak İmparatoru tüm bu eleştirilerin dışında tutmuştur. İmparator Tokugawa döneminde de sarayında yalıtılmış halde bulunuyor, idari kararlarda yetki kullanamıyordu. Meiji Restorasyonu, geleneksel kültüre dönme ve imparatora eski saygınlığını kazandırma asına yapılmışsa da imparator daima ruhani işlerden sorumlu kutsal bir kişi iken, devlet işleriyleuğraşmak müsteşarların görevi olmuştur. Gücün bu dağınıklığı, tarih boyunca halk tarafından hoş görülmeyen, eleştirilen hiçbir uygulamadan imparatorun sorumlu tutulmaması sonucu doğmuştur. Benedict, yetkinin görünen kişinin ya daarka plandaki bir yöneticinin elinde olmasının, kişiye duyulan saygıyı azaltmadığını belirtmiştir. Japon devletinin, uyguladığı emperyalist ve militarist politikalar nedeniyle savaşa girmesi milyonlarca insanın ölümüne, sağ kalanların ise uzun yıllar yoksulluk içinde yaşamasına neden olmuştur. Savaşın bitişinde ülkede 937 kişi savaş suçlusu ilan edilerek haklarında idam kararı alınmış, "İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası" olarak bir tarihsel kopuş yaşanmıştır. Yüzyılın başından itibaren başarılı bir sanayileşme aılımı gerçekleştirmiş olan Japonya, askeri güç kullanarak Pasifik Bölgesi'ni nüfuzu altına almış, bu bölgede kendisine bağımlı yeni bir ekonomik güç oluşturmayı amaçlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Japonya'nın askeri gücünün Amerika tarafından yok edilmesi ve ülkenin Amerikan İşgal Kuvvetlerinin idaresine girmesi, bu ülkenin önemini azaltmamış, tersine artırmıştır. Çünkü amerika, Batı Avrupa için olduğu gibi Japonya için de bir tür bölgesel atölye rolü tasarlamış ve bu amaçla ülkenin savaş sonrası kalkındırılmasını üstlenmiştir. Japonya'nın teslim olmasının ardından, başında General MacArthur'un bulunduğu işgal kuvvetleri ülkede çeşitli sosyal ve politik reformlar başlatmıştır. Tarım alanlarının paylaştırılmasını öngören toprak reformu yapılmış, işçilere denika ve grev hakları verilmiştir. Ayrıca Zaibatsu olarak bilinen ve aile bağlarına dayanan büyük holdingler kapatılmıştır. Toplantı, konuşma ve din özgürlüğü yasalarla güvenceye alınmış, kadınlara oy kullanma hakkı verilmiştir. Yeni liberal anayasa 1947'de yürürlüğe girmiştir. Japonya, 1951 yılında imzalanan San Francisco Barış Antlaşması ile işgal altındayken yasaklanmış olan dış ilişkier kurma hakkını yeniden kazanmıştır. Batılı güçlerin koşulsuz teslim çağrısına uymak zorunda kalan İmparator Hirohito, ülkenin en eski tarih kütüğünde o zor günlerin gerekli dayanağını bulmuştur. "Taşınmaz yükü taşımak" ya da " Dayanılmaza dayanmak". Japonya da içine düştüğü durumdan çıkmak için ilk kaynaklarına geri dönmüş, aradığı gücü orada bulmuştur. 1970'lerde Japonya, Amerika ve Sovyet Rusya'nın ardından üçüncü büyük üretici güç haline gelmiştir. Savunma giderlerini kalkınma yatırımlarına yönlendiren Japonlar devlet, özel girişim ve emek üçlüsü arasında kalkınma için iş ve amaç birliği sağlayarak "Japon Incorporated" ( Japon A.Ş.) denilen bütünleşmiş bir ulusal denge ve işbirliği geliştirmiştir. Savaşın hemen ardından Müttefikler'in yönetimine giren Japonya, ordusunun dağılması ve yeni ordu oluşturmasının yasaklanması nedeniyle ağır askeri harcamaların yükünden kurtulmuştur. Zaibatsu'ların dağıtılması serbest rekabet ortamını oluşturmuş, toprak reformu yeni çiftlik sahiplerine topraklarını geliştirmede teşvikler sağlamıştır. İşçi sendikalarının faaliyetlerini engelleyen düzenlemelerin kaldırılmasıyla iş gübenliği, çalışma şartları ve ücret düzeyi konularında iyileştirmeler yapılmasının önü açılmıştır. "Öncelikli üretim sistemi" uyarınca ülenin sanyi kalkınmasında önemli bir yere sahip olan kömür ve çelik üretimine ağırlık verilmiştir. Japon ekonomisinin savaş sonrası bu hızlı büyümesinde yeni tesis ve ekipmanlara ciddi yatırım yapılmasının etkisi büyüktür. Japon ailelerinin yüksek düzeyde tasarruf etmeleri, bankaların ve diğer finans kuruluşlarının nakit rahatlığına kavuşmasına, bu sayede özel sektörün ağır yatırımlar için bol miktarda kredi ve fona ulaşabilmesine imkan sağlamıştır. Bu dönemde ekonomik büyümenin ardında yatan bir başka unsur da yüksek eğitimin yaygınlaşması ve tarım kesimindeki birçok işçinin büyük şehirlere yerleşerek hizmet ve imalat sektörüne katılması ile ihtiyaç duyulan büyük miktarda iş gücüne kavuşulması olmuştur. İşgal kuvvetleri komutanı MacArthur, Japonya'daki 6 yıllık görevinin ardından Amerikan Senatosunda yaptığı konuşmada Japonları "on iki yaşında çocuklar gibi" diye tanımlamıştır. Bu ifade uzun yıllar Batılıların kendi üstünlüklerine olan inancını pekiştirmiş ve Japonlara bakışının temeli olmuştur. Ancak savaştan yenik çıkmış bir ülkenin yirmi yıldan biraz daha fazla zamanda kıskanılacak bir süper güce dönüşmesiyle, bu hızlı kalkınmayı sağlayan "Japonluk" duygusu Batı'da merak ve hayranlık konusu olmuştur. Japonya'da, bireyi toplumun iyiliği için her türlü özveriyi yapmaya iten geleneksel anlayış ve devlet kurumlarıyla iş çevrelerinin karşılıklı çıkarlarına dayanan devlet desteğinin bir araya gelmesi sonucu amaçlanan reformlar hızla gerçekleştirilmiştir. Ancak bu gelişim, ekonomik, sosyal, politik hakların feda edilmesi ve tarım, sanayi, teknoloji sektörlerinde çalışan geniş kitlenin ezilmesi pahasına başarılmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından hızlı bir toparlanma sürecine giren Japonya, ülke içinde endüstriyel yatırımlar yapmış ve uluslararası ticarete katılmasını sağlayan organizasyonlara üye olmuştur. 1960'ların ortalarında Japonya ekonomik olarak dünya pazarında rekabet edebilecek güce kavuşmuştur. Ekonomideki düzelmeye paralel olarak siyasi yenilikleri ülke içinde ve dışında sürdüren Japonya, 1956'da Birleşmiş Milletler'e kabul edilmiş, 1965'de ise Kore Cumhuriyeti ile resmi ilişkilerini başlatmıştır. 1945 yılında ülkeye atılan iki atom bombası ile sosyal ve ekonomik olarak tamamen çökmüş Japonya,teslim olmasının ardından yaklaşık 20 yıl sonra, 1964'te Tokyo'da Olimpiyatlara ev sahipliği yaparak uluslarası topluluktaki varlığını ispat etmenin yanında, halkının savaş sonrası yara alan özgüveni ve gururu üzerinde olumlu etki yapmıştır. 1960'ların sonlarında temel ihtiyaçları karşılanmış olan Japon halkı başka hedeflere yönelmeye başlamıştır. Çeşitli toplumsal gruplar sosyaal eşitsizliğin düzeltilmesini isterken, öğrenci grupları okullarından ve üniversitelerinden hoşnutsuzluklarını dile getirmişlerdir. Ekonomiyi hızla kalkındırmak için ailelerini ve sosyal yaşamlarını ihmal ederek çalışan insanlar yaşam standartlarını yükseltmek, ailelerine daha fazla vakit ayırabilmek gibi hedeflere yönelmişlerdir. Endüstrideki hızlıgelişmenin sebep olduğu kirlilik problemi tüm üleyi etkilemiş, çeşitli sivil toplum kuruluşları, endüstriyel kuruluşlara yaptırım uygulaması için devletebaskı yapmaya başlamıştır. Japonya 1968 yılına gelindiğinde gayri safi milli hasılanın hızla büyümesi ile ABD'nin ardından ikinci sıraya yükselmiştir. Fakat bu hızlı büyüme çeşitli sorunlara ve dengesizliklere sebep olmuştur. Tarımdaki ve küçük işletmelerdeki modernleşme büyük kuruluşlaraoranla geride kalmış, işçier düşük ücretlerle sağlıksız koşullarda çalışmak zorunda kalmıştır. Ayrıca kırsal kesimden şehirlere çalışmaya gelenlerin büyük şehirlerdeneden olduğu nüfus artışı karşısında konut ve altyapı sıkıntısı yaşanmıştır. Birbiri ardına açılan endüstri tesisleri ve hızlı konutlaşma doğal çevreye zarar vermiş, toprakları ve su kaynaklarını zehirlemiş ve inşaat alanına çevirmiştir. Güvenç, Japonya'nın hızlı ve başarılı kalkınmasını inceleyen yabancı uzmanların hızlı kalkınmayı, işverenle işçinin, yönetenle yönetilenin bir aileymiş gibi çalışmasıyla açıkladıklarından söz etmiştir. Yazar, Japon toplumundaki bu halk-hükümet, iş-işveren, kır-kent birlik ve uyumuna kısaca "Japon Ortaklığı" ( Japon Incorporated) denildiğini belirtmiştir. Hızlı kalkınma döneminde Japonya'nın umut ve refah ülkesi haline gelmesi, 1980'lerdeki yeni muhafazakar dalga sırasında bütün az gelişmiş ülkelere örnek olarak gösterilmiştir.Japonya'nın önderliğindeki Asya ülkeleri atılımı, "uluslarası düzeyde tıpkı toplumsal düzeyde bireysel başarı öykülerinin ön plana çıkarılması ve başlıca umuda dönüştürülmesi gibi, tekrarlanabilir bir başarı öyküsü olarak sunuldu ve algılandı.
  2. Meiji Dönemi (Meiji Restorasyonu) (1868-1912) Lydia Brüll, Meiji Dönemi'ni, Japonya'nın batıya açılmasının sonucu ulaştığı, sosyopolitik ekonomik, teknolojik ve kültürel olarak batıya yönelmenin gerçekleştiği bir dönem olarak açıklamıştır. Japonya bu dönemin başlamasıyla feodal bir devletten bir endüstri devletine dönüşmüş, 1945'ten sonra da aşırı milliyetçilikten demokratikleşmeye doğru gelişmiştir. Meiji Dönemi, Japonca Meiji Jidai yani "aydınlanmış yönetim" olarak adlandırılmıştır. İmparator Meiji ile birlikte, imparatorların başlayan iktidarını bir ad ileadlandırma/ tarihleme geleneği başlamıştır. Her yeni imparator ile yeni bir dönem ve tarihleme başlamaktadır. İmparator Hirohito'nun dönemine Showa Dönemi denilmiştir. 1989 yılında İmparator Showa'nın ölümü ile İmparator Heisei Dönemi ( Huzurlu Refah) başlamıştır. Bu tarihleme sistemine göre 1995 yılı Heisei 7 Nen (yıl) olarak adlandırılmaktadır. Bu gelenek Japonya'da hala devam etmektedir. Meiji Reformu, İmparatora eski konumunu geri verme" ve "Barbarları kovma" düşünceleri temelinde oluşturulmuştur. Amaç, Japonya'yı dış etkilerle yzolaşmaktan kurtarma, İmparator ve Shogun'un ikili yönetiminden on yüzyıl önceki altın çağa dönmektir. Japonya, Tokugawa Dönemi'nde kapılarını dünyaya kapatmış ve Batı ile bağlantısını Hollandalı tüccarlar aracılığıyla, teknik gelişmeleri uzaktan takip ederek sürdürmüştür. On dokuzuncu yüzyılın ortasında zorla dışa açılan Japonya, tamamen farklı bir sistemle, Batı ile karşılaşmıştır. Ülkeyi bu sisteme kapalı tutmak artık mümkün olmadığından Japonya'yı en kısa sürede Batılı olarak yeniden kurma çabasına girişilmiştir. 1889'da Meiji Anayasası, 1898'de Medeni Yasa yürürlüğe girmiştir. 1889'da Meiji Anayasası, 1898'de Medeni Yasa yürürlüğe girmiştir. Feodal sosyo-ekonomik kurumlar kapitalist kurumlarla yer değiştirmiş, Batı ülkelerinin modern konumlarına erişebilmek amaçlanmıştır. Bu amaç "ülkeyi zenginleştir, orduyu güçlendir" şeklinde sloganlaşmış, militarist ve Asya kıtasına yönelik yayılmacı politikanın temelleri atılmıştır. Çin'in dışa açılması, ülkenin geleneklere bağlı ve kapalı kültürü nedeniyle ülkenin yönetiminde büyük değişikliklere yol açmamıştır. Çin'in yüksek sınıf Mandarin'ler, eski ve yüksek bir medeniyete sahip oldukları düşüncesi ile Batılı yeniliklere fazla ilgi göstermemiştir. İktidara sahip olan Mançu ailesi ile bu büyük ülkede yönetimi ellerinde tutma çabası dışında kalan, rekabet halindeki çeşitli grupları kontrol etmelerini zorlaştırabilecek yeniliklerine açık olmamışlardır. Japonya ise zorunlu dışa açılmadan sonra hızla Batı tekniğini ve bilimini öğrenerek güçlenmiş, bir yandan toprak bütünlüğünü korumak ve emperyalist devletlerin sömürgesi olmamak için hızla kalkınırken, diğer yandan kendisi yeni bir emperyalist güç olarak ortaya çıkmıştır. Sosyal, politik ve ekonomik her alanda gelişmelerin yaşandığı Japonya'da, 1872'de her Japon vatandaşı için ilköğretim zorunlu hale getirilmiş, 1889'da ilk anayasa kabul edilmiştir. 1870'de ilk demiryolunu yapan Japonya, 20 yıl sonra 7200 kilometre demiryoluna sahip olmuştur. Ülke ekonomisindeki bu hızlı kalkınma, Japonya'yı Asya kıtasına yönlendirmiş, sömürge arayışına itmiştir. Meiji döneminde idareciler, Batılı müdaheleleri önlemek için toplumu hızlı ve bazen de yıkıcı bir biçimde modernize etmiştir. Geleneksel kültüre ait pek çoğu öğe, Batılı toplumlarınalay konusu olduğu ya da modern toplumyapısına uymadığı gerekçesiyle yasaklanmıştır. Soya dayanan samuray sınıfının en önemli ayrıcalıklarından biri olan kılıç taşıma haklarını da elinden alan yönetim, direnişe geçen samurayların isyanını bastırmak zorunda kalmıştır. Meiji döneminin ünlü yazarı Natsume Soseki, bu dönemi "ulusal bir sinir hastalığı" dönemi olarak tanımlamıştır. 1868'de ikili yönetime son verilerek İmparator'a eski gücü verilmiştir. Meiji Restorasyonu'nun ilk beş yılında sınıflar arasındaki bütün yasal eşitsizlikler kaldırılmıştır. Kast ve sınıf işaretleri, bunlara bağlı olarak zorunlu tutulmuş giyim kuşam şekilleri kaldırılmıştır. Kast ve sınıf işaretleri, bunlara bağlı olarak zorunlu tutulmuşgiyim kuşam şekilleri kaldırılmıştır. Tımarları ayıran sınır işaretleri kaldırılmıştır, Budizm devlet işlerinden ayrılmıştır. İmparator Meiji'nin ilk yıllarında başkent, Kyoto'dan önceki feodal yönetimin merkezi olan Edo'da taşınmış, kentin adı"doğu başkenti" anlamına gelen Tokyo olarak değiştirilmiştir. kabine ve iki aşamalı yasama kurulunu belirleyen bir anaysa resmen ilan edilmiş, feodal dönemde tplumun bölündüğü eski sınıf düzeniyasal olarak kaldırılmıştır. Görüldüğü gibi, yapılan değişiklikler merkezi otoriteyi sağlamak ve İmparator'un konumunu sağlamlaştırmak amacına yöneliktir. Sınıf işaretleri gibi Tokugawa döneminin feodal yönetimni simgeleyen uygulamalar kaldırılmış, toplum dışı olan Eta'lar dahil herkes İmparator'un eşit haklara sahip tebaası sayılmıştır. Ayrıca tımarları ayıran sınır işaretlerinin kaldırılması da dikkat çekicidir. Bu sınır işaretleri Tokugawa Dönemi'nde daimyolara ait toprakları belirtmekteyd, ancak İmparator'un tek hakim güç olduğu reform döneminde tüm toprakların sahibi ancak imparator olmuştur. Benedict'in aktardığına göre, Meiji Döneminin güçlü reform hareketlerini gerçekleştiren yönetici grubu, tüccar ve samuray sınıflarının çeşitli yollarlabirleşerek güçlenmesi sonucu ortaya çıkmıştır.Derebeylerin madenlerini, imalathanelerini kahya olarak idare ederek yöneticiliği öğrenen emekli samuraylar ile tüccarlıktan gelerek evlilik yoluyla samuray sınıfına dahil olan tüccarların birleşmesi, Meiji siyasetini ortaya atan ve uygulamalarını planlayan, özgüvenli ve tecrübeli yöneticilerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Japonya'nın yeni idarecileri "Ekselanslar", üstlendikleri reformlara ideolojik birdevrim olarak değil, bir görev olarak bakmışlar, Japonya'yı diğer ulusların saygı duyacağı bir konuma taşıma amacıyla hareket etmişlerdir. Bu nedenle hiyerarşiye son vermeyi amaçlamamış, ikili idareyi kaldırarak halkı, devletine göstermekle yükümlü olduğu sadakat arasında kalmaktan kurtarmışlardır. Bu sitemde yeni programı halka kabul ettirmek için öcelikle üst kademelerden halka bazı "ihsan"larda bulunulmuş, ardından halktanbir şeyler istenmiştir. Bu yöntemle devlet adamları, uzun süre iktidarda kalabilmişlerdir. 1889 yılında İmparatorun halka sunduğu ve halka, millet meclisi yolu ile hükümete katılma hakkı tanıyan Japon Anayasası da bu ihsanlardan biri olmuştur. Batılı örnekler incelenerek oluşturulan bu anayasayı, İmparator Ailesi Bakanlığı'na bağlı bir daire hazırlamıştır. Anayasayı hazırlayan daireyi kutsal sayılan bir kuruma bağlayan yetkililer, böylece halktan gelebilecek tepkilerin de önünü kesmeyi amaçlamışlardır. Bu dönemde yaklaşan Batı tehlikesi karşısında Japonlar, kendilerini savunabilmek ve varlıklarını sürdürebilmek için hızla endüstrileşmişlerdir. 1839-1842 yıllarındaki Afyon Savaşları sonucunda Batı'ya karşı koymaya çalışan Çin'in düştüğü durum, Japonların Amiral Perry'nin önerilerine boyun eğmesini kolaylaştırmıştır. Geleneksel bir tarım ülkesi olarak, endüştrileşmiş Batı'nın savaş teknolojileri karşısında yok olmamak için aldıkları karar, sınırları açmak ve hızla endüştrileşmek olmuştur. Meiji Restorasyonu ile açığa çıkan modernleşme ve güçlenme isteği Japonya'yı sadece kendi topraklarında değil, denizaşırı topraklarda da büyük atılımlar yapmaya yöneltmiştir. Ülke, 1894-1895 Çin Svaşı'na girerek bu savaştan galibiyetle çıkmıştır. Savaşın sonunda Japonya, Taiwan topraklarını elde etmiştir. Bu galibiyetten tam on yıl sonra Japonya, 1904-1905 Rus-Japon savaşında tekrar galip gelerek, 1875'te Kurile Adaları'na karşılık Rusya'ya bıraktığı Güney Sakhalin'i geri almış, Mançurya'ya olan özel ilgisi tekrar gündeme gelmiştir. Kore üzerinde etkili olabilecek güçleri bu şekilde devre dışı bırakan Japonya,önce 1905'te Kore'yi kendi idaresine almış,ardından 1910!da ilhak etmiştir. Meiji Dönemi'nde ordu büyük yetkilere sahip olmuştur. Kara ve Deniz Orduları Başkanları, Dış işleri Bakanı ve iç işlerle uğraşan diğer bakanların aksine, doğrudan İmparator'un huzuruna çıkabilmiş ve yaptıkları işlerde İmparator'un adını kullanarak daha serbest hareket etmişlerdir. Kabinenin icraatlarından memnun olmayan ordu, temsilcilerini geri çekerek kabinenin dağılmasını sağlayabilmiştir. Ayrıca Anayasa'da yer alan "meclis teklif edilen bütçeyi tasdik etmezse,hükümet bir önceki yılın bütçesini, otomatik olarak o yıl için de kullanacaktı", hükmüe dayanarak temsilcileri yoluyla bütçe görüşmelerini engelleyebilmiştir. Ordunun sahip olduğu gücün boyutları, Dışişleri Bakanlığı'nın verdiği söze rağmen, Mançurya'nın işgal edilmesinden de anlaşılabilmektedir. Comodor Perry'in savaş gemileriyle Japon kıyılarına gelerek ülkelerinin kapılarını dış dünyaya açmasının ardından Japonlar, Batılı ülkelerle mücadele edebilmek için çağdaş ve güçlü bir orduya sahip olmaları gerektiğini anlamıştır. Yabancıları ülkeden çıkarmak ve imparatora eski saygın konumunu kazandırmak isteyen Meiji Döenmi yöneticileri, amaçlarına ulaşmak için modern savaş gereçlerini kendi toprakları içinde üretmeye girişmişlerdir. Büyük ve sağlam savaş gemileri inşa etmek, ağır toplar imal etmek için yeni maden ocaklarına, yeni fabrikalara ve makinelere ihtiyaç duyulmuştur. Japon yöneticilerini endüstri devrimini başlatmaya iten sebep, askeri alanda güçlü olma çabasıdır. Meiji döneminde endüstriyel gelişme, Batılı devletlerde görülenin tersi bir ekilde gelişmiştir. Batı'da üretim, tüketim ürünleri ve hafif sanayi ile başlarken Japonya'da devlet ağır endstri hamlelerini finanse ederek öncelikle silah fabrikaları, tersaneler, demir çelik fabrikaları kurmuştur. Batılı ülkelerden uzmanlar getirilmiş, gerektiğinde Japon uzmanlar, yeni teknolojileri öğrenebilmeleri için dış ülkelere gönderilmiştir. Develtin kurduğu ve işlettiği endüstri kuruluşları "iyi organize edildiği ve verimli olduğu" zaman büyük firmalara satılmıştır. Yavaş yavaş büyük endüstri kuruluşlarının çok ucuz denebilecek fiyatlarla ekonomik bakımdan şeçkin bir zümre olan Zaibatsu'ya, özellikle Mitsui ve Mitsubishi ailelerine satılması tartışma konusu olmuştur. Japon kalkınması kolay başarılmamış, mühendislerin ve işçilerin yetiştirilmesinde çeşitli zorluklarla karşılaşılmıştır. Devletin kurduğu fabrikalar ilk dönemde verimli çalıştırılamamış, bazı fabrikaların ürettiği mallar ise kalitesiz ve dayanıksız olmuştur. Ancak Japonlar üretim kalitesini arttırma yolundaki çabalarından vazgeçmemiş ve denemelere devam etmiştir. McNeill, üreticilerin işe genellikle herhangi bir yabancı malı olabildiğince benzerini yapacak şekilde taklit ederek başladıklarını, bu yöntemle gelişme kaydederek zaman içinde başarıya ulaştıklarını söylemiştir. Genç İmparator Meiji'nin çevresinde her alanda gerekli atılımları yapmak için Batıyı incelemiş olan bir aydınlar topluluğu yer almıştır. Gazeteler, siyasal partiler, üniversiteler kurulmuş, hızlı bir endüstrileşme hareketi başlatılmıştır. Güvenç, çağdışı törelerin bırakılması, eğitim ve bilgi alanında çağdaş uygarlığın tüm birikiminden faydalanılması gibi kararların alındığı bu dönemde başarının temelinin ekonomik atılımlarda olduğunu belirtmiştir. Yazar, Japonya'nın çağdaşlaşma sorununu daha en başından bir endüstrileşme süreci olarak gördüğünü ve endüstrileşmeyi üç aşamada gerçekleştirdiğini anlatmıştır: 1.Merkezi bir plan dahilinde tüketim azaltılıp dış satıma ağırlık verilmiş, tarımdan alınan yüksek oranda vergiler ülkenin endüstrileşmesinde kullanılmıştır. 2. Önceden kurulmuş ve üretime başlamış endüstriler özel girişime aktarılmış, ulusal bankacılık sistemi ve Zaibatsu denilen büyük kredi holdingleri kurulmuştur. 3. Birinci Dünya Savaşı yıllarına rastlayan bu aşamada Japonlar, kendi endüstrilerini kendileri kurabilecek düzeye gelmişlerdir. Hükümetin öncelik tanıdığı ağır endüstri alanlarında söz sahibi olma şansı bulamayan küçük tüccarlar ve idareciler, küçük sermaye ve düşük ücretlerle işletilebilecek geri kalmış endüstrilerde varlıklarını göstermişlerdir. Modern tekniğe gerek duyulmayan, el emeğine dayalı bu hafif endüstriler, evlerde ve 4-5 işçisi olan küçük imalathanelerde işletilmiştir. Bu sistem, küçük tüccarın hammadeyi alarak genellikle parça başı ücret karşılığı bir ara ürüne dönüştürmesi, daha sonra bu ara ürünü de büyük işletmelere veya daha büyük tüccarlara satması üzerine kuruludur. Benedict'in Profesör Uyeda'dan aktardığına göre 1930 yılında endüstride çalışan nüfusun %53'ü, anlatılan şekilde 5 kişiden az işçisi olan evlerde ve dükkanlarda çalışmaktaydı. Bu sayının büyük bölümünü de sırtında çocuğuyla, kendi evinde parça başı çalışan anneler oluşturmaktaydı. Benedict'in belirttiği gibi, "Endüstrideki u ikilik, idari yahut dini sahalardaki ikilik gibi Japon hayatında önemli rol oynar. Japon endüstrisindeki bu ikilik, 2. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleştirilen hızlı kalkınmada da büyük rol oynamıştır. Taşeronluk sektöründeki işçiler ülkenin ucuz işgücünü oluşturmuş, düşük ücretle ve sigortasız çalıştırılmışlardır. İşçileri ağır koşullarda ve güvencesiz çalıştıran taşeron şirketler, pahalı iş makinelerine yatırım yapmaya gerek duymadan büyük şirketlere ve endüstri kuruluşlarına yarı mamülleri sağlamıştır. Yeni bir emperyal güç olarak ortaya çıkma amacındaki yönetimin gerçekleştirdiği ve tüm dünyada hayranlık uyandıran "Japon Mucizesi", güvencesiz çalıştırılan işçilerin, tahrip edilen doğanın üzerinde yükselmiştir. Japon firmaları, ülkeye uzun yıllar egemen olmuş samuray ruhunu ensütrinin alanına uygulamışlardır. Firmalar hiçbir zaman kar sağlamayı tek başına amaç edinmemiş, onur ve saygınlık kazanmaya çalışmıştır. McNeill'in tanımlamasıyla, fabrika yöneticileri ulusa hizmet etmeyi, üstlerine boyun eğmeyi ve astlarını disiplin altına alıp onları korumayı görev edinmiştir. Endüstri ilişkilerinin, Japon insanının sorgulamadan kabul etmeye hazır olduğu, geleneksel saygı ve yükümlülük ilişkilerine benzer şekilde kurulmasıyla, endüstrileşme sürecinin hızlı dönüşüm sürecinde toplumdaki mevcut ast ve üst ilişkisi bozulmadan benimsenmiştir. Japon devlet adamları, her alanda olduğu gibi sermayedar alanında da hiyerarşiye uygun aristokrat bir sınıf yaratmışlardır. Devlettarafından özel olarak desteklenen endüstriler, politik olarak da devletle iç içe geçmiş kuruluşlar haline getirilmiştir. Zaibatsu, ucuz fiyatlarla sahip olduğu kuruluşlar sayesinde sadece ekonomik çıkar elde etmekle kalmamış, yüksek bir mevkii de edinmiştir. Benedict, kamuoyunda Zaibatsu'dan ziyade, Narikin hakkında çok kötü şeyler düşünüldüğünü belirtmiştir. "Narikin", Japon satrancında vezir yapılmış piyon anlamına gelmektedir. Köklü ailelerden gelen, hiyerarşide saygın bir konuma sahip olan Zaibatsu'nun büyük servete sahip olması kamuoyunda daha kolay kabul görürken, "yeni zengin" "Narikin"in dolandırıcılık gibi dürüst olmayan yollardan zengin olduğu görüşü yaygındır. Her şey gibi servet de hiyerarşinin belirli bir katmanına uygun görülmüştür. Meiji Dönemi'nde ülkede etkisini arttıran Batı kaynaklı toplumsal hareketlerin etkisiyle emperyalizm ve kapitalizm karşıtı muhalif söylemlerin örgütlenmesi başlamıştır. Aynı dönemde kadın hakları mücadelesi başlamış, kadınlar çeşitli dergilerde iş ve aile hayatındaki konumlarını tartışmaya açan yazılar yazmıştır. Meiji Döenmi'nin hızlı "çağdaşlaşma" serüveni ve Batı'ya ayak uydurma çabaları endüstrileşme alanında beklenen atılımı yapmışsa da "Japon Ruhu- Batı Öğretimi" düşüncesi uygulanamamıştır. Dönemin edebiyat eserlerinde de geleneksel Japon ruhunun kaybolmasından duyulan endişe ve geleceğe dair karamsar düşünceler göze çarpmaktadır. Meiji Dönemi, Batı'yı örnek alarak her alanda çağdaşlaşmanın hedeflendiği bir dönem olmakla birlikte, Batılılaşma nedeniyle kültürün yozlaştığını düşünen grupların yükseldiği bir dönem de olmuştur. Meiji Dönemi'nde geleneksel düşünceye, özellikle Shinto inancı ve Konfüçyus öğretisine, bir geri dönüş yaşanmıştır. Bu geri dönüş, 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı bitene kadar sosyopolitik açıdan etkili olmuştur. Milliyetçilerin ve daha sonra faşistlerin öne sürdüğü, Japon milli özü(kokutai) ile uyumlu muhafazakar bir düşünceye göre, Japon halkı tarih boyunca başka milletlerle karışmamış, böylece arı bir Japon tini ( Hihon seishin) gelişmiştir. Bu tinin korunması amacıyla kaynağını Tenno ideolojisi ve Konfüçyusçu temel erdemlerden alan milli bir öğreti (kokyo) yaratılmıştır. Kültürel çalışmalar araştırmacısı Iwabuchi Koichi, Meiji Dönemi'ndeki güç dinamiklerini anlatmak için Japonya'nın erken endüstrileşme dönemini " yüzü olmayan ekonomik güç" olarak adlandırmıştır. Japonya, o dönemde ekonomik olarak ne kadar güçlü olursa olsun, küresel alanda küresel etkis hala çok zayıf olan, kültürel ve psikolojik olarak Batı'nın baskın etkisi altında olan kimliksiz bir Japonya'dır. Miyazaki, Japonya'nın Meiji Dönemi'nden itibaren günümüze kadar devam eden bu durumunu "Ruhların Kaçışı"adlı animesinde eleştirmiş, Batılılaşma çabasıyla kültürel değerlerini kaybeden Japonya'yı "Yok yüz" adlı kimliksiz ruhla temsil etmiştir. Geleneksel kültürün yozlaştırılmasından duyulan bu endişe, günümüze dek devam etmiş, sanatçıların eserlerine yansımıştır. "Japon mucizesi" olarak nitelendirilen endüstrileşme hamlesi Meiji döneminden itibaren doğal hayata büyük zarar vermiş, özellikle 2. Dünya Savaşı'nın ardından gerçekleştirilen ağır sanayi hamlesi Minamata Olayları olarak bilinen çevre felaketlerine yol açmıştır. Batılılaşma uğruna doğrudan ve geleneksel kültürden uzaklaşan bir toplum ortaya çıkmaya başlamıştır. Miyazaki de filmlerinde doğayı yok eden hoyrat bir endüstrileşmenin sonuçlarını ele almış, geleneklerinden kopan bir toplumun belleğini yitireceğini vurgulamıştır. Japon ruhunu kaybederek açgözlü ve bencil hale gelen bu yeni Japon insanını Ruhların Kaçışı'nda ele almıştır. Miyazaki geleceğe dair uzlaşmacı ve barışçıl çözümler önerirken geleneksel kültürün Batılılaşma uğruna yozlaştırıldığını söyleyen yazar Mishima Yukio, saldırgan ve tutucu bir geriye dönüş önermiş, 1970 yılında da "güzel ruh yitiyor" gerekçesiyle kendi yaşamına son vermiştir. Meiji döneminde eski kaynaklara geri dönülmüş, Kociki destanının Japon tarihindeki yeri dönemin aydınlarınca tekrar ele alınmıştır. Japon çağdaşlaşmasına yön veren İmparator Meiji, hayatının son yıllarında Japonya'ya yol haritası olacak bir kaynak olarak Kociki destanını gördüğünü şu dizelerle anlatmıştır: Yazıların eskisi Binyıl sonra da Ulusun güvencesi Yazıların eskisi Yamato ülkesinde Dilimizin aynası Japon Modernleşmesi Meiji Dönemi, Japon tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu dönemde Japonya, sadece endüstri alanında değil, politik ve sosyal alanlarda da Batı ülkelerini örnek alarak büyük atılımlar yapmıştır. Japonya'nın Batı'yı örnek alan hızlı modernleşme süreci, kimliğin ve kültürün yozlaşmasına dair günümüze dek devam eden tartışmalara neden olmuştur. On dokuzuncu yüzyılda Meiji Japonlara, Batılı öğeleri kendi değerleri ile kaynaştırmış, ancak toplumun farklı sınıflarında, siyasi konumları ve görevleri çerçevesinde Doğu/Batı kültür olgusunu günlük yaşamlarında "dualist" bir şekilde kullanmışlardır. Selçuk Esenbel'in analiziyle, tam bir Batılı olamama, ancak tam bir Doğulu olarak da kalamama durumu, "modern bireyin oluşumunda, birey bilincinde, duygusal ve rasyonalin konumlarını komplekstirmektedir." Dolayısıyla sözkonusu birey bir "double tension" yani "iki katlı tansiyon-çifte gerilim" içinde yaşamaktadır. Elias'ın sözünü ettiği, Batı insanının birey olma yolundaki "medenileşme süreci"nde çağdaş insan, duygusalı özel alana, rasyoneli ise kamusal alana yerleştirme gereği sonucu, duygusal ile rasyonel arasında ortaya çıkan gerilimle yaşamaktadır. Japon insanı ise Batılı çağdaş insanının bu gerilimine ek olarak gelenekseli, yerel olanı rasyonel olandan ayırmak durumunda kalmakta, bu durum da "çifte gerilim-çifte tansiyon"u yaratmaktadır. Mutman, Batılı öznenin kendi kimliğini kurması sürecinde farklı öz ve bilgi pratiklerinin Batı ve Doğu biçiminde işaretlenmesine dayanan merkezleme işlemine dikkat çekmiştir. Merkezleme, öznenin kendisi dışında bir "öteki"nin varlığını imleyerek, bu varlığı "aşağıda", "barbar", ve "ilkel" vb şekillerde ayrıksılaştırarak tanımlaması ve kendi kimliğini asli olarak kurması, kendisini merkezde kurarak geri kalanları da bu merkeze benzer ya da farklı oluşuna göre yerleştirmesidir. Mutman, Avrupalı kimliğinin kurulması sürecinde "öteki"tanımlarının üretilmesi ve Avrupa'nın kimlik bunalımının çözülmesi için Avrupalı kimliğin "öteki" ile hesaplaşmasının/buluşmasının kaçınılmaz olduğunu söylemiştir. Japonya, bir yandan hızlı endüstrileşmesi ve ekonomik gelişmesi nedeniyle hayranlık duyulan örnek alınması gereken "alternatif Doğu modeli" olarak konumlandırılmış, "olumlanan öteki"dir. Diğer yandan bu hayranlıkla çelişen, onun bir Batılı gibi olmadığını dile getiren, bunu bir eksiklik olarak vurgulayan eleştiriler ile "olumsuzlanan öteki"dir. Batı tarafından endüstriyel ve teknolojik gelişmelere rağmen kültürel ve toplumsal değerlerini koruduğu, sabit bir kimliğe sahip olduğu için gelenek içinde değerlendirilirken, Japonya kendisini "Batıénın kendisi", onun Asya'daki temsilcisi olarak görmektedir. Selçuk Esenel, Japon toplumunun da Türk toplumu gibi kendi siyasi konumunu Batı söyleminin yarattığı Doğu/Batı ikilemi üzerinde kurmasının yanında, kişisel meselelerini de bu ikilem üzerinde sorunsallaştırdığını öne sürmüştür. Bu toplumların entellektüelleri kendi tarihselleştirmelerine Batılılaşmanın neresinde oldukları sorusu üzerinden bakmış, tarihe bu çerçevenin dışından bakanlar ise ulusun öz değerlerine dönüş formülünü önermişlerdir. Yamazaki, Japonların da kendilerini Batılı kişiler üzerinden değerlendirdiğini, kendi kültürlerinin asla değişime uğramadığını ifade ettiklerini aktarmıştır. Kalıplaşmış, durağan bir Japonluk ya da Japon kültür anlayışının, insanların davranış konusundaki seçimlerini kolaylaştırdığınadikkat çekmiştir. Toplumlar, büyük felaketler, kriz durumları karşısında tarihe ve efsanelere dönme ve aradıkları manevi gücü, gerçek veya kurgu bir geçmişte bulma eğilimindedirler. Japonlar da modernleşmenin getirdiği dönüşüm süreci, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında gelen ekonomik krizler karşısında, aradıkları dayanma gücünü "gerçek" bir Japon'un nasıl davranması gerektiğinde bulmuşlardır. Ancak kültür klişelerinn ve önyargıların tümünde olduğu gibi, Japonluk duygusu konusunda da hem gerçeğin sadece bir yönü, gerçeğin bütünüymüş gibi sorgulanmadan kabul edilmekte, hem de bütünün içindeki kişisel farklılıklar göz ardı edilerek "birey" ortadan kaldırmaktadır. Kültürün değişmeyen bir organizma olarak görülmesi, günümüzdeki sosyal sorunların temelini bu kültürde bulma, dolayısıyla çözülmesi imkansız sorunlar olarak görme eğilimini kuvvetlendirmektedir. Japonya'daki toplum-birey ilişkisini inceleyen Hamaguchi Eshun, bu ilişkinin işleyiş biçimine "bağlamsallık kavramı" adını vermiştir.Hamaguchi'ye göre Batılı "çağdaş birey" benmerkezcidir, kendine güvenir ve insanlarla kurulan ilişkileri amaç değil araç olarak kabul eder. Japonlardaki bağlamsallık kavramı ise karşılıklı güven, dayanışma ve insanlar arasındaki ilişkilerin kendisini değerli gören bir düşünce şeklidir. Birey ve toplum kavramlarını ele alarak hangisinin gerçek varlık olduğunu, teorik olarak hangisinin önce geldiğini sorgulayan sosyolojiye karşı bağlamsal kuram, bağlamsallık adı verilen bir ara kategori oluşturarak toplum ve bireyi birbirinin karşıtı kategoriler olarak ele almayı reddetmiştir. "Bağlamsal kuram, kesin olarak kabul edilen Batı bireyciliğini açıkça eleştirmek ve Japon toplumundaki grup merkezli bakış açısını suçlayan Batılıların görüşlerini çürümek üzere ortaya çıkmıştır." Böylece bağlamsallık kavramı, toplum konusunda gerçeğe yakın bir görüş edinmemizi, birey ve bütünün neden bir yandan belli oranda kendi kimlik-lerini korurken diğer yandan değişmeye devam ettikleri sorusuna açıklık getirmemizi sağlamaktadır. Meiji Restorasyonu, feodal Japonya'nın, kapitalist Japonya'ya dönüştürülme amacının gerçekleştirildiği dönemdir. Bu gelişmeler ışığında Japonya'nın modernleşme sürecini dışarıdan dayatılan, Batılı ülkeler tarafından empoze edilen bir Batılılaşma süreci olarak görmek mümkün değildir. Yoshioka Hiroshi, "...Japonya'daki Batılılaşma süreci sadece ötekinin tecavüzü değil, aynı zamanda Japon insanlarının kendileri tarafından gerçekleştirilen bir simülasyondur" diyerek Japon modernleşmesinin bir iç sömürgeleştirme süreci olduğunu öne sürmüştür. Batılı olmayan öteki, kendisi ve Batı'lı arasında bir çelişki duyumsarken, Yoshioka, Japonya'da kültürel çelişki bilincinin oluşmadığına değinmiştir: Japon insanı kültrel sömürgeleştirmeden ızdırap çekmiyor gibi gözükmektedir. Tek bir kültürde Batı'lı ve Japon öğelerinin birlikte varoluşu doğal ve uyumlu olarak kabul edilir. Böylesi bir doğallaştırılmış bakış açısından Japon kültürüne bakıldığında kültürün sömürgeleştirilmeden kurtarılması gereksizdir, çünkü ortada bir sömürge-leştirme yoktur. Modern Japon toplumunda bireyciliğin ilkeleri düşüşe geçerken ie (hane halkı) toplumunun ilkeleri yükselişe geçmiştir. Yamazaki bunun nedenini modern sanayi toplumunun yapısında ve sanayileşme sürecinde Japonya'nın içinde bulunduğu özel koşullarda bulmaktadır. Sanıldığı gibi sanayileşmenin bireyciliğin gelişmesi için verimli bir zemin oluşturulmadığını, tersine, bireyi ezen bir yapıyı sakladığını öne sürmüştür. Makinelere dayanan fabrika üretimi, beyin gücü ile kol gücünü birbirinden ayırarak tüm kontrolü beyne devretmektedir. Beyin gücünü kullanarak projeler hazırlayan çalışanlar yaratıcılıklarını geliştirme fırsatını bulmuş, ancak kol gücü ile çalışan işçiler, zanatkarların beyin ve kol gücünü bir arada kullanan üretim şeklinden uzaklaşarak monoton işlerle uğraşmak zorunda kalmış, soyut içgücüdüne indirgenmiştir. Yamazaki, bu nedenle, sanayileşmenin toplumun belirli bir kesimi için bireyciliğin gelişimine katkıda bulunduğunun altını çizmiştir. Sanayileşmenin topluma getirdiği maddi bolluk, tüketime bağımlı yanılsamalı bir bireycilik gelişmesine neden olmuştur. "Sanayileşmenin eninde sonunda, "kitle" adı verilen insan tipini yaratması, bireyleştirmenin gerçek gerçek bireyler yaratılmadığını açıkça göstermektedir. Sanayileşmenin, işçiyi soyut bir iş gücüne indergeyen yabancılaştırıcı yapısı, Japonya'nın özel durumu nedeniyle daha yoğun biçimde yasanmıştır. Sanayileşme sürecine Batının teknoloji sistemlerini taklit ederek başlayan Japonya'da üretim sürecini düzenleyen hedef ve projeler dahi dışarıdan ithal edildiği için, üst düzey yöneticiler de yaratıcı süreçten dışlanmış emekçiler olarak iş görmüşlerdir. Çağdaş Batıya yetişmek için sanayileşmesini hızla tamamlamak durumunda olan Japonya'da, "çağdaş Japon"un bu yeni hedefler konusunda seçme şansı olmamıştır. Yamazaki, geçmiştekihiçbir köylü ya da savaşçının, kendisini bu dönemdeki Japonlar kadar köylü ya da savaşçı hissetmediğini söylemiştir. Modernleşme sürecine girilen Meiji Dönemi'nde toplumun diğer kesimleri gibi Japon kadınlarının da kamusal alandaki etkinliği artmamış, yeni haklara kavuşmamıştır. Kadınların oy hakkı, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ülkeyi yöneten AmerikanKuvvetlerinin ilan ettiği Anayasa ile yasallaşmıştır. Ancak Meiji Dönemin'ndeki Batılılaşma hareketleri ile Japonya'ya giren Batılı düşünce akımları kadınlar arasında etkili olmuş, çeşitli kadın dernekleri kurulmuş, kadnların her alandaki eşitlik hakkını savuan dergiler yayınlanmıştır. Japonya'daki özgürlük ve eşitlik düşüncesini tanıma fırsatı bulmuş, toplantılar düzenleyerek, dergiler yayınlayarak bu düşünceyi toplumun her sınıfından kadına iletmeye çalışmışlardır. Meiji Dönemi boyunca gerçekleştirilen toplumsal düzenlemelerle, her sınıftan Japon kadını toplumsal hiyerarşinin dışında tutulmuştur. Japonya'nın çağdaşlaşma serüveninde kadına düşen toplumsal sorumluluk "iyi eş-akıllı anne" olarak endüstrileşme politikasına destek olmasıdır. 1889 Meiji Anayasasına göre "aile-devlet"in "kazoku koka" reisi imparator, onun evedki temsilcisi de babadır. Evin reisi olan erkek ülkenin hızla çağdaşlaşması için amusal alanda faaliyet gösterirken, kadının sorumlulukları evin içinde, özel alanda tanımlanmıştır. Kadının kamusal alanda varolması ancak aile-devlet'in kalıcılığına ve ülkenin modernleşmesie hizmet etme ideolojisinin parçası olması durumunda mümkün olmuştur. Kadınların kamusal alana katılımında savaşların önemli rolü olmuştur. Erkekler cephede savaşırken fabrikalarda silah üreten, günlük yaşamın idaresini üstlenen kadınlar özgüven kazanmıştır. Japon-Çin Savaşı (1894-1895) ve Japon-RUs Savaşı(1904-1905) boyunca kadınlardan, savaşan erkeklere destek olmaları beklenmiştir. Özellikle 1904 yılında Japon-RUs Savaşı başlar başlamaz gazeteler kadınları işbirliğine çağırmıştır. Bazı gazeteler kadınlardan altın-demir gibi eşyalarını bağışlamalarını isterken, savaş öncesinde savaş karşıtı tavrını açıkça belli eden sosyalistler, devleti tanımayan, politika ile ilgilenmesi yasak olan kadınlardan savaş için işbirliği istenemeyeceğine dikkat çekmişlerdir. 1905 yılında kadınlar kendilerini politik hareketlerden dışlayan "Güvenlik Polis Yasasıénın 5. Maddesini düzeltmek için Temsilciler Meclisine dilekçe vermişlerdir. Meiji Döneminde, tüm çocuklar için ilköğretimin zorunlu hale getirilmesi, kız çocuklarını kız meslek okullarına kabul edilmesi ile kadınlar meslek sahibi olmaya başlamıştır. Toplum kadınların eğitilmesini "iyi eş-eğitimli anne" kavramı çerçevesinde kabullense de savaşlarda kadınların katkısına ihtiyaç duyulması ve kapitalist sistemin gelişmesinden dolayı artan işgücü ihtiyacı, çalışan kadınların sayısını arttırmıştır. İş hayatına katılan kadınların özgüveni yükselmiş, talepleri artmıştır. İş hayatına katılan kadınların özgüveni yükselmiş, talepleri artmıştır. Taisho Döneminde ise "Taisho Demokrasisi" olarak adlandırılan, politikaya katılma hakkı bulunmayan halkın politikaya katılma hakkı hareketi başlamıştır. Bu hareket içinde lberalizm, demokrasi gibi kavramlar yaygınlaşmış, Rus Devrimi ve Batı demokrasilerinin de etkisiyle, işçi hareketi ve sosyalist hareketin yanısıra kadın hakları hareketi de yükselmiştir. Taisho Döneminde edebiyat, tiyatro ve sessiz sinema kültürü etkisini arttırmış, kadın kahramanların artışı, tiyatro ve sinemada kadın rollerinin- eskiden olduğu gibi erkekler tarafından değil- kadınlar tarafından oynanması ile kadın oyuncular büyük üne kavuşmuştur. Bu dönemde kadın hareketi, çalışan kadınların eşit ücret hakkı, bakirelik ve doğum kontrolü gibi konuları tartışmaya açmıştır. Japonya'nın İkinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması ve İmparator Hirohito'nun kutsal kimliğinden feraget etmesi ile aterkil toplumun erkek imgesi "tüm ulusun babası" olan imparator da dahil olmak üzere sarsılmıştır. Meiji Dönemi'ndeki "modernleşme projesi", iktidarda olan erkekler tarafından tepeden gerçekleşmiştir. Bu dönemde kadının rolü "iyi eş-eğitimli anne" olarak belirlenmiş, ulusa faydalı olacak eğitilmiş vatandaşlar yetiştirmek olarak görülmüştür. İlerleyen dönemde Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında silah fabrikalarında, tekstil atölyelerinde kadınların işgücüne ihtiyaç duyan iktidar, kadınların kamusal alana girmesine destek vermek durumunda kalmıştır. 1903- 1945 yıllarında yükselen faşist politika ile Japon kadınının çocuk doğurması siyasi bir konuhaline gelmiş, "doğur! arttır!" sloganı ile Japon kadınları nüfusu arttırmaya çağırılmış, ulusa bu yola hizmetetmeleri istenmiştir. Japonya'daki kadınlık durumunun değişmesi ve eğitimli kadınların sayısının artması ile kadınların kamusal alandaki gücü artmıştır. 1960'lı yıllardan başlayarak manga piyasasında çizer olarak çalışmaya başlayan kadınlar da çizdikleri mangalarda toplumun kadına yüklediği görevleri eleştirmiş, yarattıkları güçlü kadın karakterleraracılığıyla genç kızlar içinmodel oluşturmuşlardır. Toplumda sarsılan erkek imajına ve güçlenen kadınlara manga sektörünün verdiği tepki, en belirgin şekilde porno anime ve mangalarda görülmektedir.Porno mangalarda özellikle güçlü dişi karekterin metamorfozu ile gösterilen kadının değişim gücü, Japon toplumunda bağımsız ve güçlü kadın modeline yönelik tedirginşiği temsil etmektedir. Anime ve manganın, çizerin zihninden çıkan, sadece çizerin hayalgücüile sınırlanmış yapısı, bu türler aracılığıyla kimlikteki değişimlerin başarıyla ifade edilmesine olanak tanımaktadır. Bu nedenle anime ve manga, doğu-batı, akdın-erkek gibi karşıt konumlandırılmış kavramları görsel olarak da ifade etme, bu karşıtlıkları uzlaştırma gücüne sahiptir. Japonya'da kadın hareketlerinin olmadığını ya da bu hareketlerin Batı'nın baskısıyla son döneme geliştiğini, bu postkapitalist toplumun hala geleneksel yapıları muhafaza ettiğini öne sürmek, oryantalist söylemin parçalarıdır. Oryantalist söylem Batı'yı tarihin merkezine yerleştirerek, zamanı Batı öncesi ve Batı sonrası olarak ayırmakta, böylelikle "Batılı olmayan" ulusların kendi tarihlerini konuşma haklarını ellerinden almaktadır. Japon kadınları ve erkekleri oryantalist söylem tarafından geyşa ve samuray imgelerinde mistik ve durağan hale getirilmiş, değişim ve kendi adlarında konuşma güçleri bir anlamda ellerinden alınmıştır. Oryantalizm Doğuya, bir öğrenme, keşfetme ve pratik konusu olarak sitemli bir şekilde yaklaşan (ve yaklaşılan) bir disiplindir. Üstelik, buna ilaveten bu terimi, Doğu olarak bölünen çizginin gerisinde neler kaldığı hakkında konuşmaya çalışan herkesin elinin altında hazır bulunan düşler, imgeler, sözcüklerden oluşan koleksiyonu göstermek için de kullanıyorum. Edward Said. Yamazaki Masakazu, geçtiğimiz yüzyıl boyunca Japonların ve Japon kültürünün klişeler ile yorumlandığından söz etmiş, bir ulus hakkındaki değişmeyen klişelerin, "neredeyse gerçeklik" statüsüne ulaşarak günümüzde de varlığını sürdürdüğüne değinmiştir. Wolfren!in de sık sık dile getirdiği gibi, Batıdünyası Japonya ile sık sık ticari anlaşmazlıklar yaşamakta, Japonya'nın ithalat konusundaki korumacı tutumu eleştirilmektedir. Ancak Yamazaki, ticari faaliyetler bağlamında yapılan eleştirilerin, giderek bu faaliyetlerin temelinde yatan kültürel ve sosyal geleneklere yönelmeye başladığına dikkat çekmiştir. "Bunun en açık örneği, Amerikalı üst düzey bir bürokratın bırkaç yıl önce yapmış olduğu korkunç açıklamalardır; nitekim bu bürokrat, iki ülke arasındaki ticaret açığı olumlu yönde değişmezse, Japon kültürünün değişmesi gerektiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir." "Evrensel" olarak işaretlenen yerde, doğruların ve değerlerin Batı'da merkezlenmesi sonucu neyin "Batılı olmayan", neyin evrenselden saptığı bu merkeze göre belirlenmektedir. Evrensel öznenin süregelen Batı-merkezli tanımlanması, Batılı olmayan değerlere karşı değişim talebini içermekte, bu talebi haklı çıkarmaktadır. Wolferen de "Japon Gücünün Sırrıé adlı kitabında Batıyı evrensel doğrunun merkezinde konumlandırarak, Japonya'nın değişmesi gerektiğini öne sürmüş, ancak Japon halkının bu değişim konusunda sesini yükseltmediğini, idarecilerin de değişmeyi reddettiğini söylemiştir: "1960'lardan beri Batı dünyası Japon gençlerinden, işçilerinden, yurt dışına çıkanlardan, halktan değişim talebi bekledi. Japonya'nın sonunda Batı modelini benimsemesi bekleniyordu. 70'lerin sonunda Japon yetkililerini "bir değişim olaksa Batı'da olmalı" tezini kullandı." "Samuray" ve "geyşa" imgeleri, hem Batı tarafından Batılı-olmayanın ötekileştirilmesi, hem de Japonya'nın içe ait sömürgeleştirme işlemine kaynaklık eden kurgu kimliklerdir. Yoshioka, Japon erkeğinin samuray imgesi ile temsil edilmekten, Batı'nın onları bu şekilde kurmaktan hoşnutluk duyduğu kadar memnun olduğunu öne sürmüştür. Samuray ve geyşa imgeleri Batıda Japonya'nın ötekileştirilmesi işlemine yardımcı olurken, Japonya'nın da Batı'nın kendisine samuray ile geyşa göstergelerinden bakmasına kendi iradesine ile katılması, Japonya'nın kendi kendisini sömürgeleştirme sürecini göstermektedir. Samuray imgesi, Japon erkeklerine Batılılaşma ile gelen kimlik çatışmalarıyla yüzleşmekten kaçmak için sabitlenmiş bir kimlik sağlamaktadır. Bu imge, bir yandan modernleşme ile değişmemiş bir kimlik fantezisi sunmakta, diğer yandan modernleşme ile değişmemiş bir kimlik fantezisi sunmakta, diğer yandan Japonya'nın endüstrileşmiş yayılmacı bir devlet olma amacına uygun olarak savaşçı kökleri vurgulamaktadır. Dayanışma, mücadele ve kendini feda etme gibi geleneksel değerler, modern dünyadaki, savaşçılık ve yayılmacılıkla bütünleştirilmekte, böylece ulusal kimlik güçlü, bağımsız erkek özne samuray imgesinde temsil edilmektedir. Meiji yönetimi, kıyafet kanunu ile yaratmaya çalıştığı Batılı görüntüsünü de erkek üzerinden gerçekleştirme eğiliminde olmuştur. Batı modeli takım elbise ile erkek, Japonya'nın çağdaş yönünü temsil ederken, küçük değişiklerle "çağdaş" hale getirilmiş kimonosu ile Japon kadını, toplumun tanıdık, geleneksel yönünü temsil etmiştir. "Rasyoneléin hakim olduğu kamusal alanda erkeğin modern kıyafetleri ile tam bir Batılı olması, "duygusal"ın hakim olduğu özel alanda, yani evde ise geleneksel erkek kimonosu olan hakama ile bir Japon aile reisi olması, Japon çağdaşlaşmasının ideali haline gelmiştir. Japon kadını, kimonosu ile çağdaş bir anne ve ev kadını olarak duygusalın ve gele-nekselin hakim olduğu özel alana yerleştirilmiştir. Geisha (geyşa) sözcüğü gei(sanat)- sha(yapan/aktör) yani sanat icra eden kişi anlamındadır. Geleneksel olarak bir geyşanın görevi dinlenme evine gelen konuklara sake ikram etmek, shamisen adlı müzik aleti eşliğinde dans etmek ve konuğun sohbetini dinlemekle sınırlıdır. Ancak geyşalık, genelde hayat kadınlığı ile ilişkilendirilmekte, Japon kadınlarının kimliğine dair bir yığın olumsuz önyargının üretilmesi sürecine katkıda bulunmaktadır. Meiji Dönemi'nde Japon kadınının geleneksel ve tanıdık imajı değiştirilmemiş, kadınların reform sürecine ve modern hayata kimonosu ile katılması istenmiştir. Geleneksel ağır kumaşlardan yapılmış, yakası açık bırakılmış ve yürümeyi kolaylaştırmak için önde yırtmacı olan geleneksel kimononun Batılılar tarafından erotik bulunması nedeniyle kimono hafif kumaşlardan yapılmaya başlanmıştır.Daha hafif olan yeni kimonolar, kapalı yaka ve yırmaçsız olarak yapılmış, günlük hayatta kolay kullanılır hale getirilmiştir. Doğulu kadının kimliği, zayıflık, kendine özgülülük, fantezi, egzotiklik ve geleneğe aitlik öğelerinin gölgesinde kurulur. Japon kadınının geyşa olarak ötekileştirilmesi de doğulu kadının kimliğinin Batıda kurulmasının örneğidir. "Eril ve tarihsiz Japon kimliği , ataerkil Japonya'nın kendisi tarafından da benimsenirken, kimlik bunalımı yeriniötekinin/ Batı'nın gözünden kurulan sözde kimlik uyumuna bırakır, zihinler sömürgeleştirilir. Meiji reformları ile toplumdaki sınıflar arasındaki farklar yasal olarak kaldırılmış, feodal sınıflar ortadan kaldırılırken samuray sınıfının gurur duyduğu erkek topuzsaç biçimleri (Chommage) de yasaklanmıştır. Modern saç tıraşı olan kısa saç kesimi (Cangiri) batılılaşmayı, medeniyeti ve aydınlanmayı temsil ederken erkek saçlarının topuz yapılması Batılılara benzemeyen, Japonları Batılı toplumlar karşısında komik duruma düşüren feodal bir öğe olarak görülmüştür. Schodt, Japonya'daki yeni toplumsal düzen ve teknolojinin, beraberinde karışıklıklar ve çelişkiler getirdiğine değinmiştir. Kılıç taşıması ve savaşçı sınıfına özgü saç topuzları yasaklanan samuraylar, palto ve şapka giyerek caddelerde dolaşmaya, eskinin vejetaryenleri de biftek yemenin yüceliklerinden söz etmeye başlamıştır. Japonya'da binalara girerken ayakkabılarını çıkarma geleneğini sürdüren Japonlar, ilk tren deneyimlerinde de ayakkabılarını çıkarmış, gidecekleri yere vardıklarında ayakkabılarını bulamayınca şok olmuşlardır. Japon toplumunda bir kadının saçı onun namusunu temsil ettiği için Meiji dönemi kadınlarının saç sitili daha duygusal bir tartışma konusu olmuştur. Japon kadınları, eski moda kalıplaşmış klasik saç topuzunu dayanılmaz derecede rahatsız bulduklarından Batı tarzı doğal taranmış saç sitilini çabuk benimsemiştir. Ancak Meiji reformlarının ilk yıllarında kadınların uçuşan şaçlarla sokağa çıkmaları Japon toplumunda ateşli tartışmalara neden olmuş, bu uçuşan saçların, zamane kadınların "hafifliğini" ispat ettiği yorumları yaılmıştır. Halkın bu modaya gösterdiği sert tepki nedeniyle reformcu yönetim yeni saç stilini bir süre için yasaklamak durumunda kalmıştır. On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı'nın Batı dünyası ile iletişimindeki yüzü olan seçkin Osmanlı erkeği, Avrupai kıyafetini bir fes ile tamamlayarak geleneksel ve çağdaş değerleri birleştirmiştir. Doğu ve Batı değerleri yumuşatılmış, Osmanlı-Türk kimliği yüzünü Batı'ya dönmüş elektik bir model olarak kurgulanmıştır. Osmanlı çağdaş bireyi, kamusal alanda da özel alanda da bu eklektik kültür modeli içinde yaşamış, farklı alanlarda farklı kimlikler edinmek durumunda kalmıştır. Oysa Meiji japonyasının kültür modeli "eklektik ikili kültür modelidir". Japon erkeği kamusal alandaki imajını "tam bir Batılı", özel alandaki imajını ise "tam bir Japon" olarak kurmak, iki farklı kültürün unsurları arasında gidip gelmeki iki alanın da katı kurallarına uymak durumunda kalmıştır. Japon toplumunda görgü kuralları Çin öğretisi geleneği doğrultusunda eskiden beri büyük önem taşımıştır. Doğu öğretisine görgü kuralları sadece medeni bir davranış biçimi olarak değil, kişinin ahlaki üstünlük ve erdeminin yansıması olarak değerlendirilmiştir. Uyulması gereken görgü kuralları, kişinin hiyerarşideki konumuna göre düzenlenmiş, uygun davranış kuralları, bireyin toplumdaki mevcut kurallar ve sistem ile bağdaşmasına hizmet etmiştir. Meiji döneminde ise yöneticiler, hiyerarşideki konumlarına göre birbirinden çok farklı yaşamlar süren ve farklı kurallara tabii olan kişilerin uyabilecekleri, ulusal adabı muaşeret kuralları oluşturmaya çalışmışlardır. Esenbel, dönemin özel ve devlet kuruluşlaı tarafından yayınlanan adab-ı muaşeret kuralları kitaplarının sayılarının binleri aşmasının, konunun "medenileşme" bakımından ne kdar önemsendiğini gösterdiğinivurgulamıştır. Ancak bu konuda gözden kaçırılmaması gereken konu, geleneksel adab-ı muaşeret kuralları ile Avrupa adab-ı muaşeretinin algılanışındaki farklılıktır. Meiji dönemi adab-ı muaşeret kitapları, Doğu öğretisine uygun olan ve eskiden beri Japon yaşayısında önemli yer tutan görgü ve davranış kurallarının kişinin ahlak ve erdemini yansıttığı görüşünü devam ettirirken, aynı kitaplar Batılı görgü ve davranış kurallarını ahlak dünyasından ayrı, yeni davranış biçimleri olarak ele almıştır. Batı insanı ile olan adab-ı muaşeret ilişkisi, açğdaş dünyanın gereği, Batılı luslar karşısında küçük düşmemek, onlarla rekabet etmek için gerekli davranış kalıpları olarak nitelendirilmiştir. örneğin, günümüzde Japon selamı olarak bilinen ayakta eğilerek selam verme şekli, Meiji dönemi yöneticileri tarafından "icat edilmiştir. Meiji Dönemi'ne kadar Japonlar yerde oturulan yaşamın sonucu olarak oturarak selam vermişlerdir. Ünlü yönetmen Ozu Yasujiro, tüm filmlerinde kameranın görüş açısını, geleneksel yerde oturulan yaşama göre düzenlemiştir. Kamera ayakta duran bir insanın görüş açısına değil, yerde oturan bir insanın göz hizasına uygun olarak yerleştirilmiştir. Ancak reform döneminin yöneticileri, Batı tipi yaşam için, Japonlar arasında ortak paylaşılacak çağdaş selamlaşma şekli olarak ayakta eğilerek selam verilmesi uygulamasını başlatmışlardır. Meiji dönemi modernleşme politikası ile halkın yaşam tarzında önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Batılı toplumlar tarafından hoş karşılanmayacağı endişesiyle, çağdaşlaşma politikası çerçevesinde Japon toplumunda normal karşılanan pek çok uygulama yasaklanmıştır. örneğin 1869 yılında, o zamana kadar normal olan erkeklerin ve kadınların beraber hamama girmesi devlet tarafından yasaklanmıştır. 1872 yılında, doğumun dini açıdan kirli olmadığı, kadınların doğum nedeniyle kirlenmediği kabul edilmiş ve Fuji dağına çıkma, Sumo güreşi seyretme gibi geleneksel faaliyetleri kadınlara yasaklayan uygulamalar kaldırılmıştır. Eskiden okula gönderilmeyen kız çocuklarının da ilköğretimi bitirmesi mecburiyeti getirilmiştir. Ancak bu uygulama ile kadınların eğitimli bireyler olmaları değil, ulusun kalkınmasında erkeklere destek olacak iyi eşler ve üleye faydalı evlatlar yetiştirebilecek eğitimli aneler haline gelmeleri hedeflenmiştir. Japonya'nın modernleşme süreci, Meiji döneminden başlayarak yüzünü Batı'ya dönmüş ve toplumsal alandaki reformlar, endüstriyel alandaki atılımlar, Batı modeline göre düzenlenmiştir. Ancak Japonya'nın modernleşme ve kapitalist bir toplum olarak yeniden krulma sürecinde, bu sürece katkısı olacak geleneksel kurumlara müdahele edilmemiştir. Tanrı imparatora sadakat, aile reisinin otoritesi gibi geleneksel değerler, üretim gücüne dönüştürülmek amacıyla özenle korunmuştur. Böylece şirket ailesi ve Japon A.Ş. olarak anılan yapılar ortaya çıkmıştır. Şirket ailesi üyelerinin para kazanmak amacıyla değil, şirketleri aracılığıyla saatlerine dayanmalarını sağlamak için kullanılmış, sarariman (salaryman) olarak da adlandırılan bu orta sınıf şirket çalışanları, Japon kalkınmasının çekirdeğini oluşturmuştur. Taisho Dönemi (1912-1926) Yıllar boyu ülkeye politik ve sosyal alanda rehber olan imparator Meiji'nin 1912'deki ölümünün ardından, tahta İmparator Taisho çıkmıştır. İmparator Taisho döneminde Japonya, 1. Dünya Savaşına 1902 Anglo-Japon Birliği'nin koşullarında girmiş ve savaş sonunda dünyanın büyük güçlerinden biri olarak tanınmıştır. Bu dönemde Rus Devrimi'nin ve Batı demokrasilerinde yaşanan gelişmelerin etkisiyle Japonya'da özgür düşünce yayılmış, çeşitli taleplerle ortaya çıkan hareketler olmuştur. Taisho Demokrasisi olarak bilinen bu hareket içinde işçi hareketi, kadın hareketi ve sosyalist hareketleri yükselmiştir. Kapitalist sistemin güçlenmesi ile işgücüne olan talep artmış, daha fazla sayıda kadın çalışmaya başlamıştır. Büyük şehirlere çalışmak için giden aile sayısının artması ile çekirdek aile önem kazanmaya başlamış, tarım tipi büyük ailenin yerini çekirdek aileye bırakmasıyla Japon insanının üretici olmaktan tüketici olmaya geçişi başlamıştır. Showa Dönemi (1926-1989) İmparator Taisho'yu 1926 yılında tahta çıkan İmparator Hirohito izlemiş, Showa Dönemi başlamıştır. Endüstrinin geliştiği, parlamenter hükümetin yerleştiği bu dönemde iyimser hava, dünyadaki ekonomik durgunluğun etkilerinin ülke içinde hisssedilmesiyle yerini tedirginliğe bırakmıştır. Ülke içindeki çeşitli skandallar, kamuoyunun siyasi patilere olan güvenini zedelemiş, kök salmaya başlayan parlamenter hükümet zarar görmüştür. Ülkedeki bu huzursuz ortamdan faydalanan aşırı uçlar ve askeri muhalifler ülkeyi çatışma ortamına sürüklemiş ve siyasi partilerin etkileri azalmıştır. 1931 de Japon Kwantung ordusu bölükleri Mançurya'ya saldrımış ve orada kukla bir hükümet kurmuştur. Hükümeti tarafından cezalandırılmayan ordunun cesaret kazanması Pearl Harbor Baskını'na yol açmıştır. Japonların ABD nin İkinci Dünya Svaşı'na girmesine zemin hazırlayan saldırıları, ordu ile hükümet arasındaki çelişkinin sonucudur. Savaş da siyasi kurumları bir araya getirme konusunda başarılı olamamıştır. Bürokratların gücü artsa da yetki tek bir kurumun ya da kişinin eline geçmemiştir, çünkü yönetimde söz sahibi olan hiçbir grup diğerlerinin güçlenmesini istememiştir. 1931'de Mançurya'yı işgal eden Japonlar, 1937'de Çin topraklarına girmiş, Batılı kaynaklarda Marco PoloKöprüsü Olayı olarak da geçen Lougouqiao Olayı patlak vermiş, Japonya, çin'in tüm kıyı bölgelerini denetim altına almıştır. Bu olayın Çin ile savaşın çıkmasına yol açmasının ardından partiler, savaşın başarısı için işbirliği yaparak birleşmeye zorlanmışlardır. Partilerin çözülmesinin ardından Birleşmiş Milli Parti kurulmuş, meclisin yetkilerinin kısıtlanması sonucu, 1941 Pasifik Savaşıile sonuçlanacak sürece parlamenter bir engel konulamamıştır. 1938 yılında istifa eden Japon kabinesinin yerinegeçen kabine general ve amirallerden oluşmuştur. Yüksele milliyetçi ve militaristdüşünceler Kado ( İmparatorluk Yolu) denilen yeni deolojiyi oluşturmuştur. Ülkede artan ırkçı eğilimler nedeniye Japonlarla ittifak halinde olan Almanlar bile kötü muamele görmüştür. İkinci Dünya Savaşı ile sonuçlanan süreçte Japonya'nın ideolojisini anlamak için Dışişleri Bakanı Matsuoka'nın yaptığı konuşma önemlidir: "Tanrı tarafından Japonya'ya verilen büyük vazife, insaniyeti kurtarmaktır. İmparator Jimmu'nun, devletimizi kurduğu zaman tatbik ettiği zihniyet içinde, Japonya bütün dünyada tatbik ettirilmelidir"
  3. Kamakura Dönemi (1192-1338) Japonya'da Fujiwara ailesi 8. yüzyılın sonlarına doğru hakimiyeti ele geçirene kadar asil kandan gelen derebeyler yönetimi ele geçirmek için uzun yıllar boyunca mücadele etmişlerdir. Yönetimi ele geçirerek İmparatoru geri planda bırakan Fujiwara ailesinin hakimiyeti, zamanla derebeyler tarafından kabul edilmemiş ve ülkede iç savaş çıkmıştır. Bu iç savaşta derebeylerden Yorimoto Minamoto, asillerin hepsini yenerek ülkeyi Shogun (Barbarlara Boyun Eğdiren Başkumandan) ünvanıyla yönetmeye başlamıştır. İmparatorun yönetimde etkin bir rolü kalmamış, ancak imparatorun dini otoritesinden dolayı Shogun kendisine bağlı kalmıştır. Minamotoların zaferi, kraliyet tahtının etkin politik güçten yoksun bırakıldığı ve otoritenin askeri yöneticilere, yani shogunlara ait olduğu yedi yüzyıllık feodal dönemin başlangıcı olmuştur. Kyoto'daki yönetimimn barışçıl sanatlara verdiği önem ve askeri disiplini ön planda tutmayan yönetim tarzı sonucu ülkeye içindeki kontrolü sağlayamaması gerçeğinden yola çıkan Kamakura'daki shogunluk, etkin kontrolü sağlayabilmek için disiplini, sertliği ve savaş sanatlarını teşvik etmiştir. Bu dönemde bir shogunluk yolu ve Japon şövalyeliği olan bushido etkili olmuştur. Bu dönemde, Fujiwara sarayındaki kadın yazar egemenliğine savaşçı Yorimoto liderliğindeki yeni bir "askeri seçkinler" sınıfı son vermiştir. Shogun denilen Beylerbeyi, merkezi yönetim örgütlerini Edo (Tokyo) güneyindeki Kamakura'da toplamış, imparatoru Kyoto'da bırakarak ülkeyi askeri disiplin ile yönetme denemesine girişmiştir. Bu dönemde samuraylık ruhu gelişmiş, sanat dabu gelişmeden etkilenmiştir. Hojoki okulu olarak adlandırılan gerçekçi bir sanat anlayışı filizlenmiştir. Samurayların dönemde etkin olması nedeniyle Kamakura dönemi, şövalyelerin etkin olduğu Avrupa Ortaçağ'ına benzetilmiştir. Askerleri disiplinin hakim olduğu bu dönemde büyük sanat eserleri yaratılmamıştır. Yazılı eserlerin çoğu kanun, ferman ya da Budist rahiplerin söylevleridir. Bu eserlerin dili halk diline yakın, yalın ve süssüzdür. Bu dönemde Budist edebiyatı Çin'de olduğu gibi halk dili ve halk edebiyatı üzerinde etkili olmuş, özellikle Budist masalları halk arasında yaygınlaşmıştır. Hogen Monogatari ve Heike Monogatari gibi dönemin romanları, abartılı kahramanlık öykülerini anlatan savaş romanlarıdır. Heian Dönemi eserlerindeki yüksek duyarlılık, ince hüzün bu dönemde yerini kahramanların insanüstü güçlü ve iyi, düşmanların ise insani yanlarının olmadığı kötüler olduğu kahramanlık destanları almıştır. Kamakura Dönemi'nde Moğollar, 1274'te ve 1281'de olmak üzere iki kez Japon topraklarına saldırmışlardır. Her iki saldırıda da Moğol askerlerinin iç kesimlere ilerlemesine engel olan Japon askerlerinin yanı sıra Moğol donanmalarına büyük zarar veren tayfunlar çıkmıştır. Japonlar bu tayfunlara "Kutsal Rüzgarlar" anlamına gelen Kamikaze adını vermişlerdir. 1333'ten sonra 1338'e kadar imparatorluk yönetiminin kısa ömürlü bir restorasyon dönemi yaşanmıştır. 1338'de ise Kyoto Muromachi'de Ashigaka Ailesi tarafından yeni bir askeri hükümet kurulmuştur. Muromachi-Ashigaka Dönemi (1338-1573) Bu dönemde Shogun Ashigaka, yönetimdeki karışıkları ortadan kaldırıp ülkeye düzen getirmeye çalışmıştır. Kamakura döneminde iktidar mücadeleleri sonucu ikiye bölünmüş olan saray bu dönemde yeniden birleştirilmiş, hükümet merkezi, imparatorun bulunuğu Kyoto'ya taşınmıştır. Ashigaka döneminde merkez ve yerel yönetimler arasındaki denge sağlanamamış ve on yıl süren Onin savaşları yaşanmış olmasına rağmen ekonomi ve sanat alanlarında büyük gelişmeler gösterilmiştir. Tarımda yeni teniklerin kullanılmasıyla üretim artmış, bu da kasaba ve kentlerdeki para ekonomisine canlılık getirmiştir. Sanat alanında da Zen ve Budist inanışların etkisi artmıştır. Bugün Japon Kültürü denilince akla ilk gelen No tyatrosu, çay törenleri, bahçe düzenlemesi ve sivil mimarlık gibi pek çok halk sanatının temelleri bu dönemde atılmıştır. Japonya'ya özü kabul edilen günlük eşyalar, araç gereçler ve yaşam tarzı, ayırt edici bir özellik olarak ilk kez Muromachi Dönemi'nde ortaya çıkmaya başlamıştır. Geleneksel Japon toplumunu meydana getiren sınıfların, soylular, savaşçılar, köylüler, tüccarlar ve zanatkarların tamamının ortaya çıkması, bu sınıfların her birinin kendi yaşam tarzlarını geliştirerek kültür üzerinde etkili olmaya başlamaları bu dönemde gerçekleşmiştir. Ayrıca bu dönemde Japonlar, ülkelerine gelen Portekizli tüccarlar sayesinde ilk kez Avrupalılar ile karşılaşmış, Batı kültürü ve Hristiyanlık ile tanışmıştır. Dünya haritası, Latin alfabesi, silah ve gemi yapımı, çeşitli tıbbi uygulamalar ülkeye girmiş, böylece Çin'den gelmekte olan kültürel etkilere Batı'dan gelenler de eklenmiştir. Yamazaki, Batı tekniğinin alımlanması ve yeniliklerin ortaya çıkmasında küçük bir elit tabakanın değil,toplumun tümünün yeteneklerinin etkili olduğunu vurgulamıştır. Batının standardizasyon fikri ve Batı muadili mal üretim, Japon kültürüne özgü günlük eşyalara uygulanmış, tatamiden kimono kumaşına kadar pek çok türde üründe Batı tipi standart parçaların değişik şekillerde birleştirilmesi tekniği uygulanmıştır. batı tekniğinin özümsenmesi sürecinde toplumun yaşam koşullarına etki eden pek çok farklı gelişme olmuştur. Örneğin tarihçi Tsunoyama Sakae, Edo Dönemi'nde saat kullanımının halk arasında yaygınlaşmasıyla birlikte, özellikle dakikalardan oluşan zaman bilinci toplumun tüm sınıflarına yayıldığına dikkat çekmiştir. Çağdaş Japon iş yaşamında büyük öneme sahip olan zamanlamada kesinlik ve iş yaşamında dakiklik ilkesi, Japon toplumunda daha o dönemde ortaya çıkmaya başlamıştır. Tsunoyama, bu ilkelerin bu denli erken ortaya çıkmasının sadece Japon toplumuna özgü bir olgu olduğuna, diğer Asya ülkelerinde sık rastlanmadığına değinmiştir. Eberhard 15. ve 16. yüzyıllarda, her yerde yaşanan iç savaşın neden olduğu acıların yanında, en güzel sanat eserlerinin meydana getirildiğine dikkat çekmiştir. Bir çeşit opera olanNo oyunları gelişmiş, her biri bir sanat eseri olan bu oyunlarında kullanılan maskeler dönemin önemli sanat eserlerinden olmuştur. Mimari alandaki en önemli gelişme günümüze dek devam eden geleneksel Japon tipi evlerdir. Ayrıca çay evleri inşa edilmiş, çay üstadı Senno Rikyu (1521-1591)çay töreninin ve çay evinin bugün bilinen halini almasında önemli rol oynamıştır. 1338'den 1573'e kadar süren Muromachi Dönemi'nde samuray yaşamına yön veren bushido'nun sert disiplini, estetik ve dini faaliyetlerde de etkisini göstermiş, ülke sanatında etkisini hala sürdürmekte olan sadelik ve kontrol yeteneği kavramları dönemin sanatına damga vurmuştur. Bu dönemde Çin sanatına duyulan heyecan tekrar canlanmış, saray soyluları Çin modası peşinde koşmaya lüks harcamalar yapmaya başlamışlardır. Çin modasının, Çin için zararlı sonuçları olmuştur. Japon gemileri Çin sahillerine giderek para harcamamak için istenilen malları zorla almıştır. Bu korsanlıktan elde edilen paranın Shogun hazinesine bir katkısı olmaması nedeniyle Çin ile resmi anlaşmalar yapan Shogun, gemiciler yoluyla Çin'den haraç almaya başlamıştır. Bu haraçları Shoguna getiren gemiciler de pay aldıkları için zaman içinde gemiciler büyük tccarlara, zengin sermaye sahiplerine dönüşmüşlerdir. Çin ile ticaretin canlanması sonucunda limanlar da büyümeye başlamış, küçük balıkçı köyleri büyük şehirler haline gelmiştir. Büyük liman şehirlerinin ve zengin sermayedarların ortaya çıkması Japon ekonomisinin gelişip büyümesinde önemli rol oynamıştır. Muromachi Dönemi'nde gelişen ticaret ile para ekonomisi canlanmaya başlamış, buna bağlı olarak sosyal alanlarda da değişimler yaşanmıştır. Büyük ailenin temeli olan, ozamana kadar bir ticari meta larak görülmeyen toprak, pirinç ekonomisinin yerini para ekonomisinin almaya başlamasıyla para ile ifade edilen bir ticari meta haline gelmiştir. Ailenin reisi olan babalar, kıymetli topraklarını kız evlatlarına bırakmak istememişler, bu datoplumda kadının itibarının düşmesine neden olmuştur. Ayrıca ailenin mülkünü dağıtmamak için erkek evlatların istedikleri kızlarla evlenmelerine izin verilmemiş, aile çıkarlarına uygun kızlarla evlendirilmişlerdir. Eberhard, önceki dönemlerde cinsiyetler arası ilişkiler serbest olmasına rağmen, bu dönemden itibaren gönül ilişkierin daha hesaplı olmaya başladığına değinmiştir. Evlenmek ve aşık olmak birbirinden ayrılmış, evlenmek bir aile işi olmuştur. Yamazaki Masakazu, Kyoto'nun gerçek anlamda dünyanın ilk evrensel şehirlerinden biri haline geldiğini öne sürmüştür. Şehri tam anlamıyla şehir yapan özelliğin, orada yaşayan bireylerdeki çeşitliliğin ve şehirlitutumlarına sahip olmaları olduğunu belirten Yamazaki, Muromachi dönemi'nde, soylular ve savaşçı sınıf yanında tüccar ve zanaatkarların da sınıf olarak ortaya çıktığına, önemlibir güç haline geldiğine değinmiştir. Japonya'da erken dönemlerde ortaya çıkan şehirleşme, modern öncesi Japon kitle kültürünün yerleşmesinde etkili olmuş, ticaret ve sanayinin canlanmasında pay sahibi olmuştur. Japonya'ya Batılı uluslardan ilk önce 1543* yılında Portekizliler ayak basmışlardır. Ülkeye ateşli silahları da tanıtan Portekizli tacirler 1543 yılında Japonya'nın güneybatısında küçük bir adaya yerleşmişler, birkaç yıl içinde onları Saint Francis Xaviar önderliğindeki Cizvit misyonerleri ve İspanyol grupları izlemiştir. İlerleyen yıllarda Hollandalı ve İngiliz tüccarlar da Japon topraklarına yerleşmişlerdir. Japonya'nın özellikle güneyinde çok sayıda insan din değiştirerek Hristiyanlığı şeçmeye başlamıştır. Japonlar, Batıdan gelen yeni bilim ve tekniği bunlarla ilk karşılaştıkları andan itibarenönemsemiş, büyük bir beceriyle taklit ederek geliştirmişlerdir.1543 yılında Tanegashima Adası'na demirleyen Portekiz gemisinin kaptanı, adanın yönetici beyine iki silah hediye etmiştir. Adanın yönetici beyi kılıç ustalarından bu silahların benzerini yapmasını istemiş ve aradan geçen 30 yıl içinde silahlardan binlerce üretilmiş, üretilen silahlar Japonya'daki hakimiyeti sağlamak için yapılan savaşlarda kullanılmıştır. Kamakura döneminde Moğol saldırına karşı başarılı bir mücadele veren Japonlar, bu dönemde Hristiyan yayılmacılığına karşı koyamamış, Hristiyanlık dalgası büyük güç kazanmıştır. Eberhard, Hristiyanlığın ülkede yayılmasının nedenini Portekizlilerin getirdiği yeniliklere bağlamıştır. Karmaşa ve iç savaş halindeki ülkede Portekizlilerin getirdiği top ve tüfek büyük önem taşımıştır. Her Japon beyinin Portekizlilerden top ve tüfek yapımını örenmek istediğine değinmiş,bu amaçla beylerinPortekizlileri adeta davet ettiğini söylemiştir. Hristiyanlığın yayılmasında etkili olan diğer nedenlerden biri de iç savaşın neden olduğu acıları yaşayan halka, bu yeni dinin barış vaat etmesidir. Budizm bu kaos döneminde artık huzur ve barış isteyen halk için bir sığınak olmaktan çıkmıştır. Çünkü bu dönemde, manastırların sahip lduğu arazileri korumak ve genişletmek isteyen Budist rahipleri de samuraylar gibi savaşlara katılmışlardır. 1467'den itibaren yaklaşık yüz sene boyunca Japonya'nın hemen her yerinde iktidar mücadeleleri, iç savaşlar yaşanmıştır. Bu savaşlar Ashigaka sülalesinin ortadan kalması ile son bulmuştur. Azuchi-Monoyama Dönemi (1573-1603) İki yüz yıl süren Muromachi döneminin ardından, ülkenin diğer kesimlerindeki rakip klanlar shogunluk otoritesine karşı meydan okumaya başlamış, Japonya savaşan bölgesel beyliklerin iktidar mücadeleleri sonucu parçalanmıştır. 1590'da General Toyotomi Hideyoshiülkede düzeni yeniden sağlamıştır. Fırtına yüzünden kıyılara düşen yabancı gemiler, Batı ile ticaretin kurulmasını ve gelişmesini sağlamışlardır. Katolik İspanyollar ve Portekizliler misyonerlik faaliyetlerini sürdürüp yöntemin önemli simlerini Hristiyan yaparken Hollandalı Protestan denizciler bu hareketin dışında kalmıştır. Muromachi Dönemi'nde, 1551-1570 yılları arasında Japonya'da Hristiyanlaştırma, Portekiz gemilerinin izledikleri yollar boyunca yayılmıştır. Bu yıllık ticaret yolunu Portekiz makamları aracılığıyla düzenleyen Cizvitler, gemilerin sadece Hristiyanlığın yayılmasına izin veren daimyoların limanlarını ziyaret etmelerinde ısrar etmişlerdir. Böylece, Portekiz gemilerinin getirdiği ticari malları elde etmek isteyen, bu ticari rekabeti kırma amacıyla bazı daimyolar Hristiyan olmuşlardır. Ancak Japonya'nın yetki mücadeleriyle dolu kaos ortamında Hristiyanlık da kalıcı olamamış, Hristiyan bir daimyonun yenilmesi, Hristiyanlığın bu bölgeyi kaybetmesi anlamına gelmiştir. Shogun Hideyoshi Cizvitlerin Hristiyan daimyolar üzerindeki etkisinden, muhalefetteki daimyoları ve senyörleri desteklemesinden çekinmiştir. Ayrıca ülkedeki rahiplerin, Portekiz saldırısını kolaylaştırma olasılığı da Hideyoshi'nin korkuları arasında yer almıştır. hristiyan daimyoların bazılarının Budist rahipleri öldürüp tapınakları yıktırmaları da ülkenin idaresi için tehlike yaratmıştır. İmparatorluk ailesinin soyunu tanrılara dayandıran Shintoizmle ve atalar kültü ile birleşmiş olan Budizm, yöneticilere sadakati en büyük onur ve görev sayarak idarenin meşruiyetinin temelini oluşturmuştur. konfiçyuizm de otoriter yapısıyla devlet büyüklerine sınırsız bir itaati öngörmüştür. Hideyoshi, Hristiyanlığın tüm ülkede yaygınlaşarak yönetimin temellerini sarsmasına izin vermemiş ve Hristiyanlığı yasaklamıştır. 1587 yılında Hideyoshi, ülkedeki Hristiyan din adamlarının liderinden beş sorunun cevabını istemiştir: 1.Neden vatandaşlarımızı Hıristiyan olmaya zorluyorsunuz? 2. Neden Budist manastırlarının yakılmasını istiyorsunuz? 3. Neden Budist rahiplerine karşı tavır alıyorsunuz? 4. neden siz ve adamlarınız faydalı hayvanların etini yiyorsunuz? (Budizm canlıları öldürmeyi ve etlerini yemeyi yasaklamıştır. Japonya'da Meiji Dönemi'nde yönetim eliyle kırmızı et ve ekmek yeme alışkanlığı teşvik edilene kadar bu gıdalar tüketilmemiştir.) 5. Niçin sizin adamlarınız Japon vatandaşları satın alıp, köle alarak Hindistan'a satıyorlar? Eberhard, Hristiyan din adamının cevabından da anlaşıldığı gibi, Portekizlilerin fakir Japonları satın alarak, Hindistan'da köle olarak sattıklarını, böylece büyük kazançlar elde ettiklerini aktarmıştır. 1580 yılında ülkedeki Hristiyanların sayısı yüz bini aşmıştır. Hristiyanlığı seçen bir daimyo, aynı yıl Nagazaki'yi bir feodal fief olarak İsa Derneğine bağışlamıştır. Shogun Hideyoshi, Hristiyanlığın Portekiz ve İspanyol sömürgeciliğinin bir uzantısı olarak yolaçabileceği sorunları görmüş vetüm misyonerleri sınır dışı etme kararı almıştır. 1612'den itibaren Tokugawa yönetimi, misyonerlik faaliyetlerini ve yerli Hristiyanların ibadetlerini yerine getirmesini engelleyen yasaları gitgide sertleştirmiştir. 1622 ve 1623 yıllarında Nagazaki ve Edo'da pek çok misyoner ve yerli Hristiyan çarmıha gerilmiştir. Hideyoshi, Kore'ye 1592 ve 1597' de olmak üzereiki kere işgal hareketi başlatmış, ancak Çinliler ve Korelilerin direnci karşısında iki istila girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Hideyoshi'nin başarısız Kore Seferi'nde ölmesinin ardından, İeyasu diğer beylikleri yenerek 1603 yılında yeni Shogun olmuştur. Shogun İeyasu, bu kısa geçiş döneminde etkili olduğu gibi Edo-Tokugawa döneminde de etkinliğini sürdüren bir yönetici olmuştur. Bu dönemde etkili olan üç isimden biri olan İeyoshi, halk öykülerinden öğrendiğimiz kadarıyla Shgun Nobunaga ve Shogun Hideyoshi'ye göre daha sabırlı ve uzlaşmacı yöneticiliği ile tanınmıştır. Edo-Tokugawa Döemi Tokugawa Shogunluğu'nun kurucusu Tokugawa İeyasu, 1603 yılında shogunluğunu Edo'da (şimdiki Tokyo) kurmuş, Hideyoshi'nin ülkeyi uzlaştırıcı uygulamalarını devam ettirmiştir. Bu dönemde halkın yaşantısı ve devletin geleceği, politik ve sosyal kanunlarla en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş, belirli bir kalıp içinde tasarlanmıştır. Tokugawa Döneminde, İmparatorluk ailesi ve saray asilleri dışında dört Japon kastı vardır: Savaşçılar (samuray), çiftçiler, zanaatkarlar ve tüccarlar. Ayrıca bu sınıflar dışında, toplum dışı kabul edilen Eta'lar bulunmaktaydı. Buraku olarak da bilinen Etalar, çöpçülük, idam edilenleri gömme, hayvan derisi yüzmek gibi tabu kabul edilen, pis sayılan işlerle uğraşmıştır. Onların yaşadıkları köyler insan yaşamıyormuş gibi, köyler arası mesafe hesaplarının dışında tutulmuştur. Muramachi Dönemi'nde geleneksel Japon toplumunu oluşturan tüm sınıfların ortaya çıkışı bu sınıfların kendi yaşam tarzlarını geliştirerek kültür üzerinde etkili olmaya başlamalarının yanı sıra, Batı kültürü de ülkeye ulaşmış ve etkili olmuştur. Monoyoma Dönemi'nde gelişen kültürel öğeler Edo Dönemi'nin hareketli şehir yaşamı sayesinde gelişmiştir. Edo Dönemi, kabuki tiyatrosu, ukiyo-e resim sanatı, shamisen müziği gibi yeni sanat türlerinin doğduğu bir dönem olmakla kalmamış, o döneme kadar ortaya çıkmış olan sanatların da yeniden düzenlenerek yazıya aktarıldığı, Japon düşünce yapısının gelişmesinde etkili olmuş bir dönemdir. Kitleleri hedefleyen yayıncılık önemli hale gelmiş, felsefi eserlerden ukiyo-e resimlerine, ekonomi ve ziraat alanlarındak ayyınlara kadar pek çok eser basılmıştır. Kitle kültürü, Japonya'da sadece bilim, teknoloji ve üretimde değil, eğitim ve eğlence alanlarında da etkili olmuş, şehirleşmeye bağlı olarak Japon tarihinin erken bir döneminde ortaya çıkmıştır. John Wills, 1688 yılı Japonyasını anlatırken, yıl içinde herkes için düzenlenen pek çok festival olduğuna değinmiştir: Yılbaşı, Kızlar Festivali, Oğlanlar Festivali, Yaz Yıldız Festivali ve Ataların Onuruna Festival... Wills, Japon toplumu gibi ayrıntılı ve kesin meslek ve statü gruplarına bölünmüş olan bir toplumda, birçok grubun ayrı festivale sahip olmasının doğal olduğunu belirtmiştir. Demircilerin festivali onuncu ayın sekizinde, tüccarlarınki bundan on iki gün sonra yapılmaktadır. Festivallari olan diğer bir grup ise "uğurlu dilenciler" olarak bilinen gruptur. Japonya'da 1688 yılında dilenciler, devlet tarafından resmen tanınan bir grup olmuşlardır. Uğurlu dilencilerin bilerek kaba davranmaları, felakete uğrayan kişileri taklit etmeleri, halka açık festivalleri, Japon toplumundaki katı sosyal roller ve özenle ayarlanmış duygu ifadelerinin arasında günlük yaşamın kurallarını esneterek yaşamı dayanılır kılma amacına amacına hizmet eden, törensel rahatlama ve dışavurum yöntemleri olmuştur. Feodal dönemde Japon toplumu sınıflara ayrılmış ve herkesin sosyal konumu veraset yolu ile belirlenmiştir. Tokugawa döneminde katı yasaklarla uygulanan bu sınıf sistemine göre her aile, yaşadığı evin kapasına sınıfını ve konumunu belirten bir tabela asmak zorunda kalmıştır. Giyibelicek elbiseler, tüketilecek gıdalar ve yasalara uygun olarak oturulabilecek konutlar sınıflara göre düzenlenmiştir. Halk tabakasının kılıç taşıması kesinlikle yasaklanırken, samurayların kılıçları, hem bir ayrıcalık hem de kast işareti olmuştur. Ieyasu'nun çıkardığı bir yasayla, samuraylara karşı uygunsuz bir davranışta bulunan, üst sınıftan kişilere saygı göstermeyen birinin samuray tarafından hemen öldürülebileceği kesinlik kazanmıştır Feodal dönem Japonya'sında yönetici sınıfın ilk basamağında Daimyo denen derebeyleri bulunmaktaydı. Oprtaçağ'da Avrupa'da olduğu gibi daimyo'nun bakmakla yükümlü olduğu kendi askerleri-samuray-ları bulunmaktaydı. Rakiplerini yenen daimyo, ülkenin hem siyasi idaresini elinde tutmuş hem de başkomutanlık görevini yerine getirmiş olan shogundur. İmparator dünyevi yetkilerden arındırılmış, adeta dini bir lider olmuştur. Feodal dönemde toplumun her katmanı, katı kurallarla kendi sınıfının içine hapsolmuştur. Samuraylar, savaşçılık dışındaki mesleklerden men edilmiş, edebiyat ve sanat dışında alanlarla uğraşmaları yasaklanmıştır. Samurayların giyimi ve saçı da tüccarlara ve halka yasaklanmıştır. Yönetim, köylüleri "Köylüler ahmak oldukları için...", "Köylüler sağduyu ve uzgörüşlükten yoksun kişiler olduklarından..." diyen başlayan fermanlar yayınlamışlardır. Yönetim, eğitimden yoksun bırakılan ve sürekli çalışmaya zorlanan köylülerin ayaklanmaya kalkışmaması için onları ağır vergiler altında ezmiştir. Bu dönemde Shogunluk, kendi iktidarını korumak için tarıma önem vermekle birlikte köylü sınıfı sürekli baskı altında tutmuş, ancak hayatta kalmasına yetecek kadarına sahip olmasına izin vermiştir. 1649 yılındaki bir hükümet fermanına göre köylü sabah erken kalkmalı, gece de çalışmalı ve tütün kullanmamalı, pirinç yerine daha ucuz şeyler yemeli ve tembel olan karısını hemen boşamalıdır. Japonlar, kast sistemini aşmak için sistemle savaşarak onu ortadan kaldırmak yerine çeşitli yöntemlerle hiyerarşideki yerlerini değiştirmişlerdir. Tüccarlar tefecilik yoluyla toprak sahibi olmuşlar, arazi sahibi olmanın sağladığı prestij ile çocuklarını samuraylarla evlendirmiş ve orta sınıf olmuşlardır. Bir başka yöntem ise erkek çocuklarını büyük paralar ödeyerek samuray ailelerine evlatlık olarak vermektir. Genellikle kızları evlendirmek için erkek evlat edinen samuray ailesi, "evlat edinilmiş koca"yı kendi kütüğüne kaydettirmiş, böylece fakir samuray ailesi tüccar ailesinin servetinden faydalanırken, tüccar ailesinden gelen erkek, samuray olmuştur. Avrupa'da tüccar sınıfı güçlenerek derebeylik sistemini ortadan kaldırmıştır. japonya'da ise tüccarlar, kabul edilen yöntemlerle yüksek sınıf statüsünü satın almışlar, bu yüzden aristokrat sınıf ve brjuva sınıfı arasında bir çatışma yaşanmamıştır. Tokugawa dönemi boyunca halkın yönetim tarafından sınıflara ayrılması, feodal yönetimi güvence altına almanın en temel yolu olmuştur. Kastlar arası geçişler yasa ile sınırlanmış, halkın birlik olması engellenmiştir.Ayrıca Shogun olmak isteyen derebeylerin birleşerek yönetimi ele geçirme olasılığı gözardı edilmemiş, bu duruma engel olmak için düzenlemeler yapılmıştır. Shogun'un izni olmaksızın derebeylerin evlenmesine izin verilmemiş, siyasi birlik oluşturabilecek bağların kurulması en başta engellenmiştir. Shogunluk, daimyoların hazinelerini de casuslar yardımıyla sürekli takipetmiştir. Shongunluk, daimyoların hazinelerini de casuslar yardımıyla sürekli takip etmiştir. Daimyonun hazinesi dolduğu zaman Shogun, onu fazla paraya mal olacak genel işler yapmaya zorlamıştır. Tokugawa döneminde eyaletlerin başında bulunun daimyoların bağlılığı, Tokugawa ve sadık müttefiklerinin askeri üstünlüğünün yanısıra, daimyoların aile üyelerini sürekli olarak Edo'da, shogunluğun merkezinde bırakması, kendilerinin de iki yılda bir Edo'da ikamet etmesini emreden sistemle sağlanmıştır. Ailerinin tutsaklığı yanında, yol ve oturma giderleri, sürdükleri görkemli yaşam da daimyoların iktisadi gücünü düşürmüş ve başkaldırma olasılıklarını azaltmıştır. Toprak sahibi olmanın büyük önem taşıdığı Japonya'da, zenginliğin yegane kaynağı toprak ürünleri olarak görüldüğü için tüccar sınıfı vergilendirilmemiştir. Bu sayede tüccar sınıfı zenginleşmiş ve güçlenmiştir. Ağır vergi yükü nedeniyle borçlanan köylü ailesi küçülmeye, ailenin genç üyeleri kente çırak ya da hizmetçiolarak gitmeye başlamıştır. Vergilerini ödeyebilmek için topraklarını ipotek ettiren köylülerin topraklarını ele geçirerek topraksahibi olmanın prestijinden yararlanan tüccar sınıfı, fakir düşmüş samuray aileleriyle para karşılığı evlilik bağı kurarak onların adlarını almaya, soylular ve savaşçılar sınıfa girmeye başlamışlardır. Yönetimin baskıcı ve dışdünyaya kapalı idare sistemine rağmen, kentlilerde sanata karşı yoğun merak ve ilgi olmuştur. Bu ilgi sayesinde tüccar sınıfındançok sayıda sanat hamisi çıkmış, kültür, soylu sınıfın tekelinden kurtulmuş ve daha fazla sayıda insana hitap etmeye başlamıştır. Edo Dönemi'nde, sanatsal etkinliklerin yapıldığı toplantı salonlarının halka açık olması, sanata olan ilginin artmasını sağlamıştır. Yamazaki'nin aktardığına göre, yaratılan sanat eserleri bugün bile insanları şaşırtacak derecede ilgi görmüş örneğin bir resimli roman onbinden fazla koya satabilmiştir. Sanatın, halkın boş zamanları değerlendirdiği bir uğraş haline gelmesi ile popüler kültürü yaratan sanat girişimcileri ön plana çıkmıştır. Tokugawa dönemi boyunca İmparator ve ailesi, Kyoto'da tecrit edilmiş, siyasi ve ekonomik otoriteden mahrum bırakılmıştır. Shogunluk tarafından hazırlanan yasalarla saray merasimleri sınırlandırılmış, imparatorun ekonomik geliri herhangi bir derebeyinin gelirinden daha aşağıda tutulmuştur. On ikinci yüzyıldan sonra devleti, imparator adına Shogun2un bile imparatorluk makamını ortadan kaldırmaya cesaret edemediğini belirtmiştir. Antropolog, Japonların İmparator anlayışına pasifik adalarında sıkça rastlandığını belirtmiştir. Adaların bir kısmında da imparator, ister otoritesini kendi adına kullansın ister başkasına vekalet versin, her durumda şahsı kutsal sayılmıştır. Japon imparatoru da, James Wilson'un "Başkumandan tarafından bir nevi siyasi mahkum haline getirildiği"ni söylediği zamanlarda bil hiyerarşideki "özel mevki"ni doldurmuştur. Halk için imparatorun politik gücü, kutsal statüsü bakımından hiçbir şey ifade etmemiştir. Edo döneminde Hristiyanlığın yayılışı kesin olarak durdurulmuş, misyonerler ülkeden kovulmuştur. Yabancıların faaliyetlerinin ülkenin güvenliği için tehlike oluşturduğunu düşünen Japon yöneticileri, 1637 tarihinden itibaren ülkenin kapılarını dış dünyaya kapatmış ve yabancılarla her türlü iletişimi kesmiştir. Yabancılar Japon topraklarına ayak bastıkları anda öldürülmüş, dış dünya ile iletişim, Nagasaki yakınlarındaki küçük bir ticaret limanında Hollandalılar aracağıyla sürdürülmüştür. 1637 yılında dış dünya ile tüm ilişkilerin kesilmesinde ve yabancıların Japon topraklarına ayak basmasının yasaklanmasında Shimabara isyanının rolü büyüktür. Küçük bir beylik olan Shimabara'da yaşayanlar, Hristiyanlığı seçmiş yerli halk ve Hristiyanlığı seçtiği için cezalandırılmış, ülkenin çeşitli bölgelerinden gelmiş samuraylardır. Bu efendisiz kalmış samuraylar (ronin) ve yerli halk, Hristiyanlar üzerindeki baskıya ve şiddete direnerek 2637 yılında isyan etmişlerdir.Kısa zamanda tüm Japon Hristiyanları arasında yayılan isyanın önderi, Amakusashiro liderliğindeki isyancılar güç kazanarak Hara Kalesi'ni işgal etmiş ve burada savunmaya geçmişlerdir. Hollandıların yardımı ileHara Kalesi'ni topa tutan hükümet uzun bir direnişin ardından kaleyi ele geçirmeyi başarmış, kalede bulunan yaklaşık 20 bin kişiyi kılıçtan geçirmiştir. Bu olayın ardından ülkede Hristiyanlığın yayılışı kesin olarak durdurulmuş ve ülkeye yabancıların girişi tamamen yasaklanmıştır. Shimabara isyanı ve ardından yaşanan katliam, Rurouni Kenshin adlı anime dizisinde ele alınmıştır. 1990'lı yıllarda önce mangası, daha sonra da animasyon dizisi yayınlanmış olan Ruroni Kenshin, Meiji Devrimi sırasında kılıcı ile şöhret kazanmış, daha sonra görevini bırakarak yollara düşmüş bir samurayın öyküsünü anlatmaktadır. Dizide, Shimabara Olayı'nın gerçek tarihinden yaklaşık iki yüzyıl sonrasında, tarihi gerçeklerle temellendirilmiş fantezi bir isyan anlatılmıştır. Filmin kahramanı Kenshin, arkadaşları ile birlikte gizemli bir kılıç ustasının önderliğinde isyan etmiş olan insanları bulmak, kan dökülmeden önce isyanı sona erdirmek istemektedir. Bu gizemli kılıç ustasının adı Amakusa Shugou'dur. Tarihteki Shimabara isyanının liderinin adı da Amakusashiro'dur. Açık biçimde tarihteki Shimabara katliamının üzerine kurulmuş olan öykü, animenin tarihi ele alma ve sorunsallaştırma yönündeki eğilimini gözler önüne sererken, Shimabara İsyanının yüzyıllar sonra hala Japon popüler kültüründe yer bulduğunu da göstermektedir. Shimabara İsyanı'nın kanlı şekilde bastırılmasının ardından dünyaya kapılarını kapatan ülkede, Nagasaki Limanı içinedki küçük Dejimaadasında yaşayan az sayıda Hollandalı tüccar, Nagasaki'de yaşayan Çinliler ve arasıra Kore Lee Hanedanlığı'ndan gelen resmi elçiler dışında yabancıların ülkeye girişi yasaklanmıştır. Japonya'nın yaklaşık üç yüz yıl sürecek olan izolasyon dönemi boyunca dış dünya ile olan ilişkisi bu az sayıda yabancı aracılığıyla devam etmiş, Japon bilimadamları bu tüccarlar aracılığıyla Batı'nın tıp ve temel bilimler alanlarındaki gelişmelerini takip etmişlerdir. Japonya'nın Avrupa bilimine kapalılığı 1720 yılına kadar sürmüştür. Shogun Yosimune'nin o yıl yabancı kitapları ülkeye getirtme yasağını kaldırması ve Batı bilimine dayanan yeni bir takvim hazırlatması ile ülkenin kapıları Avrupa bilimine açılmıştır. Wills, 18. yüzyılda Edo kentinin Paris ve Londra ile boy ölçüşebilecek şekilde, gösterişli bir tüketim ve eğlence yoluyla insanların toplumsal saygınlık aradıkları bir şehir olduğuna değinmiştir. Daimyo malikanelerinde yüksek sınıf için yapılan törensel No gösterilerine büyük paralar harcanmış, muhteşem manzaralı bahçeler yapılmıştır. Wills'in aktardığına göre, daha alt tabakadan insanlar için Edo şehrinin en az üç bölgesinde kabuki tiyatroları yer almış, çoğunlukla Japon tarihinden soylularla ilgili aşk ve entrika örgüsüne dayanan bu oyunlar, No oyunları kadar büyük gösteriler olmuştur. Kabuki aktörlerinin ilk listesi ve hiyerarşisi 1687'den kalmıştır. Yüzyılın başlarında, kabuki oyunlarında rol alan kadınlar olduğu bilinmekle birlikte, o dönem sahneye çıkan kadınlar toplum tarafından kabul görmemişlerdir. Kadınların sahneye çıkması yasaklandıran sonra bu roller, zengin ve güçlü erkeklerin eşcinsel arzularına seslenen genç erkeklere verilmiştir. Edo'da bir sanat biçimi olarak kabukiye eş değerolan joruri(bunraku) kukla tiyatrosu da izleyici bulmuştur. Güçlü ve başarılı bir oyun yazarı olan Monzaemon Chikamatsu, her iki tür için de oyun yazmış olmakla birlikte, en büyük eserlerini jurori türünde vermiştir. Japonya'ya 18.yüzyılın sonlarında Batılı ülkeler tarafından dış dünyaya kapılarını açması için giderek artan bir baskı uygulamıştır. Ülke içinde de Shogun Ieyasu tarafından oluşturulan katı sosyal ve politik yapı, geçen zamanla birlikte hoşnutsuzluklara ve huzursuzluklara neden olmuştur. 1853 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nden Komodor Matthew C.Perry 4 gemiden oluşan bir filoyla Tokyo Körfezi'ne girmiş, bir yıl sonra tekrar gelerek Japonları Amerika ile dostluk antlaşması yapmaya ikna etmiştir. Shogun Iesada, 1854 yılının Mart ayında mektubun cevabını almaya gelen Comodor Perry ile "Kanagawa Anlaşması"nı kabul etmiştir. Çin'in zor ve tehdit yoluyla dışa açılmasında olduğu gibi, Japonya'nın dışa açılmasında da ABD'den sonra Avrupa devletleri bu ülke ile arkaarkaya antlaşmalar imzalanmıştır. 1854'te İngiltere, 1855'te Rusya ve 1856'da Hollanda, donanmalarını Japon suarına göndererek Japonya ile anlaşmalar imzalamış, ABD'nin elde ettiği hakları elde etmişlerdir. Sonraki yıllarda ABD ve diğer Avrupalı ülkeler çeşitli anlaşmalarla haklarını genişletmişlerdir. ABD ile yapılan antlaşma, Japonya'nın resmi dışa kapanma politikasının sona erdiğini belgelemiştir. Bu gelişmeden sonra, zorla dışa açılmış Japonya artık resmi bir dışı politikaya ihtiyaç duymuştur. Ülkenin kapılarının yabancılara açılması ile birlikte, feodal yapının katı kurallarına karşı gelişen sosyal ve politik akımların baskısı artmış, Tokugawa Shogunluğu'nun 1867'deki çöküsüne kadar yaklaşık on yıl ülkede iç karışıklıklar yaşanmıştır. 1868'de başlayan Meiji Restorasyonu ile tam hakimiyetin imparatora verilmesi ile feodal dönem sona ermiştir. Editör Notu: 6489'a
  4. Jomon Dönemi (MÖ 8000-MÖ 300) Japon Takımadaları'nda yerleşik hayat, ilk olarak adaların hala Asya kıtasının bir parçası olduğu dönemde, yaklaşık olarak 100 bin yıl önce başlamıştır. M.Ö. 8000- M.Ö. 300 yılları arasındaki döneme, yemek pişirmek ve saklamak için üretilen Jomon stili yani sicim desenli toprak kaplar adını vermiş, bu dönem Jomon Dönemi olarak adlandırılmıştır. Eberhard, Jomon dönemi stilinin adanın yerli halkı olan "Ainu"ların kültürü olduğunu öne sürmüştür. 1950'li yıllarda hala Hondo ve Hokkaido'da yaşayan Ainular olduğunu belirtmiştir. Güney'den ilerleyen Japonlar'ın Ainuları sürekli kuzeye doğru öç etmeye zorladıklarını, Ainu halkının tarıma elverişli olmayan kuzey topraklarında kültürlerini geliştiremeyerek balıkçılık ve avcılık yaparak yaşamak zorunda kaldıklarına değinmiştir. Yayoi Dönemi (MÖ 300- MS 300) Ada halkı, M.Ö. 300 yıllarında Asya kıtasından gelenlerden tarım, basit pirinç ekimi ve metal işçiliği tekniklerini öğrenmişler, tarım üretimi ve günlük yaşam için tarım aletleri ve demir silahlar, dini ayinler için bronz kılıçlar ve aynalar kullanmışlardır. Japon inancında hala kutsallığın simgesi sayılan, tapınaklara ve evdeki kutsal raflara konulan kılıç ve aynaya, daha o dönemde kutsallık atfedilmiştir. Ayrıca bu dönemde işbölümü, yönetenler ve yönetilenler arasındaki ayrılığı derinleştirmiş ve ülkede pek çok küçük devlet kurulmuştur. MÖ 300-MS 300 yılları arasında, seramik kapların üretilmeye başlandığı döneme Yayoi Dönemi adı verilmiştir. Yamato Dönemi (M.S. 300-593) Eski bir vilayet olan Yamato'da ne zaman ve hangi koşullarda bağımsız bir devlet oluştuğu halen tartışmalı bir konu olmakla birlikte, Yamato devletinin 5.yy'da çok fazla genişleyerek bu topraklardaki bölgesel hükümdarlara boyun eğdirdiği bilgisine ulaşılmaktadır.Dördüncü yüzyılda küçük devletler birleşmiş, bu sayedeYamato'da yani şimdiki Nara eyaletinde, tüm milleti yöneten güçlü bir politik otorite ortaya çıkmıştır. Ayrıca 4. ve 6. yüzyıllar arasında Budizm ve Konfüçyusculuk'u dakapsayan Çin Kültürü, ülkeye Kore yoluyla girmiştir. Dördüncü yüzyılın sonlarından itibaren Kore Yarımadasındak, krallıklar ile Japonya arasında başlayan ilişkiler yoluyla Çin'in yazı biçimi, Çin hükümet sistemi ve Çin sanatı ülkeye girmiş ve Japon kültürünü büyük oranda etkilemiştir. İlerleyen yüzyıllarda Japonlar, Çin'den aldıkları sanat ve siyaset temeli üzerine kendi sistemlerini inşa ederek bu alanları Japonlaştırmışlardır. Yamato devletinin gelişmesinde anakarayla olan ilişkiler büyük önem taşımıştır. Beşinci yüzyılın başından itibaren savaşlardan kaçan Koreliler Japonya'ya göç etmişlerdir. Göçmenlerin büyük kısmıkendi istekleriyle topraklarını terk etmiş olsalar da Yamato birliklerinin de bazı köyleri boşaltarak buralarda yaşayanları göçe zorladıkları bilinmektedir. Bugün hala Japonya'da çözülememiş olan Koreli göçmenler sorununun henüz 5.yy'da başladığını görmekteyiz. Asuka Dönemi ve Taika Düzenlemesi 5.yy'da Yamato devleti, Paekche sarayından nitelikle zanaatçılar okuma yazma bilen bilge adamlar göndermesini istemiştir. Bu sayede erken Japonya'da Kore kökenli bir yazıcılar grubu oluşmuş, resmi yazışmalar bu grup tarafından yapılmıştır. 6.yy boyunca Yamato sarayı ilk kez Kore üzerinden Budizm ile tanışmış, Çin eğitimi etkilerinin de zemini hazırlanmıştır. Sui Haedanı yıllıklarında 581-600 yılları arasında Yamato sarayından gelen ilk elçilere ait veriler saptanmaktadır. Bu dönemden itibaren Çin İmparatorluğu ile Yamato devleti arasında birbiri ardına elçilik grupları gidip gelmeye başlamış, aynı zamanda çok sayıda öğrenci de eğitim için Çin'e gitmeye başlamıştır. Naumann, bu öğrencilerin Çin'de genellikle on yıllar boyunca kalarak ülkelerine her alanda kapsamlı bilgilerle döndüklerini belirtmiştir. Yazar, Yamato devletinde 7.yy'da, Çin İmparatorluğu örnek alınarak merkezi, bürokratik bir devletin kurulması yolundaki reform çabalarını, bu öğrencilerin etkisine bağlanmak gerektiğinin altını çizmiştir. Çin ve Budizm etkisi, 4. yüzyılın sonlarından itibaren Kore üzerinden Japonya'ya ulaşmıştır. 552 yılında bir KOre elçisi, Japon imparatoruna bir Buda Heykeli ve Budist şutraları getirerek ülkede önemli değişikliklerin olmasına neden olmuştur. Budizmi resmi din olarak kabul eden Japonya'da, Budizm taraftarları ve karşıtları arasında çatışma yaşanmıştır. Budizm'in savunucusu olan Soga Ailesi'nin zaferi kazanması ile aynı aileye mensup İmparatoriçe Suiko, yine aynı aileden Prens Shotoku Taishi'yi devlet işlerinden kendisine yardımcı olması için seçmiştir. Shotoku, Budist ahlakına dayanarak 604 yılında 17 maddelik bir ferman yayınlamış, ilk Budist manastırları ve tapınakları da o yıldan itibaren kurulmuştur. Shotoku Taishi tarafından ilan edilen beyanname halkın her koşulda imparatora itaat etmesini emretmiştir. Oysa o dönemin koşullarında imparatorluk makamı sadece dini saygınlığına sahip olmuş, siyasi gücün gerçek sahibi soylu aileler olmuştur. Prens Shotoku, bu fermanla Çin'den gelen Konfüçyus ve Buda öğretilerinin, halka itaatkar olmasını buyuran öğretisinden faydalanarak imparatorluk makamına güç kazandırmayı, yönetimi merkezileştirmeyi amaçlamıştır. Bir devlet kurma yolundaki reform çabaları nedeniyle Prens Shotaku, Japon devletinin gelişimi açısından önem taşıyan ilk tarihsel kişidir. İmparatoriçe Suiko adına ülkeyi yöneten Prens Shotoku, Koreli bilginler tarafından eğitilmiştir. Klasik Çin yazısını ve Budist yazımını çok iyi bilen Prens, devletin ilk yasaları olarak nitelendirebilecek fermanı oluştururken Çin ahlak öğretilerini ve devlet öğretilerini ve devletörgütlenmesini örnek almıştır. Bu fermanın ikinci maddesi Buda'ya saygı duyma talebini içermiştir. Böylece 6.yy'da Japon inanışına Kore üzerinden dahil olan Budizm inanışının artık yönetim tarafından güvence altına alındığını resmi olarak onaylamıştır. Ayrıca talimatnamenin kalan 16 maddesinin de Çin öğretilerini esas alması, Çin yaşayışının merkezi devlet fikri kadar benimsendiğini göstermektedir. Talimatname ile somutlaşan devlete yönelikyeni özsaygı, daha sonra hükümdarlar "imparator" ünvanı kazanmış, devletin yeni yapısı ve hükümdarın yeni ünvanı resmi yazışmalarda da kullanılarak dış ülkelere bu yeni konum duyurulmuştur.608 yılında Yamato sarayından ülkelerine dönen Çin delegasyonu yanında resmi bir yazı götürmüştür. Bu yazı Japon devletinin gelişimindeki yeni aşamayı haber veren bir selamla başlamıştır. "Doğunun İmparatoru, Batı'nın İmparatonu saygıyla selamlar." Nara Dönemi (710-794) İmparator Mommu'nun 707'deki ölümünün ardından annesi imparatoriçe olmuştur. İmparatoriçe Gemmyo'nun saltanatının ikinci yılında başkent Nara'ya taşınmış, yeni başkent meşhur Çin başkenti Hsi-an'ın planı örnek alınarak kurulmuştur. Nara Dönemi içindeki diğer imparatoriçe ise İmparatoriçe Koken'dir. Budist papazları ile işbirliği yapan imparatoriçeler bu dönemde büyük güç kazanmışlardır. Sekizinci yüzyılın başlarında, ülkenin ilk daimi başkenti Nara'da kurulmuştur. 710-784 yılları arasında Japon İmparatorluk Ailesi başkent Nara'da oturmuş ve otoritesini zaman içinde tüm ülkeye benimsetmiştir. Nara'nın daimi başkent olmasına kadar başkent olmasına kadar başkent ve peyitaht şimdiki Nara, Kyoto ve Osaka şehirleri arasında sık sık yer değiştirmiştir. Wills bu dönemi Japonya'da Budizmin ve Çin kültürünün, yönetim modelinin heyecanla alımlandığı bir dönem olarak tanımlamıştır. Yüksek sınıfa mensup aileler Çin modasına uyarak Çince öğrenmiş, Çin üslubunda şiir yazmak, Çin klasik kitaplarını okumak soylu sınıfın boş zaman etkinliği olmuştur. Bu sanat yapıları sayesinde Japonlar Çinlilerin hayat görüşü ve düşünüş tarzı ile tanışmıştır. Eberhard, Japon kültürü ile Çin kültürünün bu karşılaşmasının özellikle Japonların hayatına etki ettiğini, bireylerde bir iç gerginlik ve ikilik oluşturduğunu öne sürmüştür. Japonya'nın Çin ile resmi ve doğrudan ilişkileri 7.yüzyılda başlamakla birlikte, 5. yüzyılın sonlarından başlayarak Kore aracılığıyla ülkeye giren Çin bilim ve sanatı, Japon egemen sınıfların yoğun olarak etkilemiş, hayranlık uyandırmıştır. Tang Hanedanı zamanında Çin'in refah ve gelişmişliği Japonya'yı derinden etkilemiş, Çin'den gelen yazı, takvim ve saray adetleri derhal kabul görmüştür. Çin'in arşivleri, tapusicilleri, fermanları Japonya'da merkezi bir otorite kurma yolunda örnek alınmıştır. Yazılı bir ulusal tarih oluşturulmuş (Kojiki ve Nihongi), 20 ciltlik bir şiir derlemesi (Manyoshu) ve bir topografya raporu (Fudaki) hazırlanmıştır. Nara döneminde ülke toprakları illere, ilçelere ve karyelere bölünmüş ve Yamato yöresindeki Nara ilk başkent olmuştur. Ayrıca Budizm, birliğin resmi dini olarak kabul edilmiştir. Ancak Buda, Güneş Tanrıçanın yerini alamamıştır. İmparator öncelikle Tanrıça Amaterasu'ya danışmış, onun onayına aldıktan sonra BüyükBuda (Daibutsu) girişimine başlamıştır. Sanat etkinliklerinde Çin'deki T'ang dönemi sanatına öykünme görülmüş ve Kore'den getirtilen yapı ustaları Çin geleneğindeki ilk büyük tapınak külliyesi olan ve dünyanın en eski ahşap yapısı sayılan Horyuci'yi yapmışlardır. Bu dönemde Budizm'in yayılması, Kore'li Budist keşişheykelciler, doktorlar, ressamlar ve el sanatçıları sayesinde gerçekleşmiştir. Budizm, ülkede yeni bir kültür ve sanatın doğmasında etkili olmuştur. Sanat ve kültürde yaşanan bu gelişmenin merkezi, 710 yılında başkent olan Nara olmuş ve kentte çok sayıda Budist tapınak inşa edilmiştir. Adnan turani, Japon mimarisinin ve diğer sanatların, Budizmin ülkeye girmesinden sonra kendi karakterini bulduğunu söylemiştir. Bu dönemde, güçlü bir iktisadi ve siyasi yapıya sahip olan devlet, sanat ve edebiyatın gelişimini desteklemiştir. reformlarla büyük ailelerin gücü azaltılarak köylü mülkiyeti sağlamlaştırılmıştır. Başkent Nara'daki devlet üniversitesinde tarih, edebiyat hukuk ve matematik öğretilmiştir. Budist keşişleri dini faaliyetleri dışında sosyal görevler de üstlenmiş, imparatorluk desteği ile dispanserlerde faaliyet göstermişler, kanallar açmış, köprüler inşa etmişlerdir. Nara dönemi imparatorları, çeşitli adaları fethederek ileride tamamen ortadan kalkacak olan yerli halk Ainula'rı yenilgiye uğratmışlardır. Güneş İmparatorluğu ve Tanrısal Görev Franz Vonessen, mitleri "var oluş lisanının tercümesi" olarak nitelendirmektedir. Ancak bu tercümenin bize aktarıldığı dil artık bize yabancılaşmıştır. Mitleri anlamanın yolu onlarıiçinde bulunduğumuz rasyonel kavramlar dünyasına taşımak değil, bizim mitler gerçeğine geçmemizdir. Dolayısıyla yapılması gereken mitleri "açıklamak" değil, onları "anlamaktır". Japon miteolojisinde yerel mitoslarla yabancı efsaneler birbirine karışmış, Çin ve Kore etkileri Japon mitoslarının bugün bildiğimiz hale gelmesinde rol oynamıştır. Japon miteolojisinde yer alan öyküler, olaylar, Japon imparatorluk ailesinin kökenleriyle bağlantılıdır. Japonların kim olduğu, nereden ve ne zaman geldiği, ülkenin kurulması gibi sorular, japon miteolojisinin ilk yazılı kaynakları olan iki ana yapıtta toplanmıştır. Sonraki kuşaklara aktarılarak günümüze kadar ulaşan Japon mitleri en eski iki Japon edebiyat eserinde, 712 yılı başında tahta sunulan kojiki (Eski Olayların Kayıtları) ile 720 yılında tamamlanmış olan bir resmi tarih eseri olan Nihongi ya da Nihonshoki (Japonya Yıllıkları)dir. 712 yılında tahta sunulan Kojiki, efsanevi devirlerden başlayarak Ms 628'e, Nihongi ise MS 697 yılına kadar yaşanan tarihi olayları içermektedir. Eberhard, her iki kitabın esas kaynağının Kataribe denilen resmi hikayeci veya meddahların anlattıkları destansı hikayeler olduğunu belirtmiştir. Japon efsaneleri ve öyküleri, yazıya geçirilmeden önceki dönemde anlatıcılar sayesinde sözlü kültür ürünleri olarak nesilden nesile geçmiştir. Kataribe denilen bu anlatıcılar, büyük Shinto bayramlarında imparatorluk sarayı veya büyük ailelerin evlerinde verilen şölenlerde yaratılışa dair efsaneler anlatmış,böylece mitoloji konusundasözlü biranlatım geleneği oluşmuştur. Kojikive Nihongien eski japon kaynaklarıdır ancak bazı Kore ve Çin yıllıklarında da Japonya konusunda bilgiler bulunmaktadır. Çin ve Kore kaynakları daha eski ve daha güvenilir kaynaklar olmakla birlikle, resmi kaynaklar oldukları için sadece devletlerarası ilişkilere dair kayıtlar esas alınmış, binlerce tüccar ve rahibin raporları dikkate alınmamıştır. Kojiki'ye göre Güneş tanrıçası Amaterasu öz torunu Niningi'yi "Güzel pirinç ülkesini benim kendi soyum yönetsin" diyerek kutsallığın üç simgesi (kılıç, ayna, mücevher), bilim ve sanatların beş ustası ile birlikte Kiyushu adasına göndermiştir. Niningi'nin torunu olan ve sonradan kendisine "Jimmu Tenno" denmiş olan imparator, Seto denizi üzerinden Yamato ülkesine yürümüş ve ikinci denemesinde Japon Birliği'ni kurmayı başarmıştır. Adnan Turani, Japonya'da zamanın başlangıcının Güneş Tanrıçası Amaterasu'nun soyundan geldiğine inanılan Jimmu Tenno ile MÖ 660 yılında başladığını belirtmiştir. Japonlar kültür varlıklarının değerini, medeniyetlerinin yaşını vurgulamak için Japon Birliği'nin kurucusu sayılan Jimmu Tenno'ya gönderme yaparak "Jimmu'dan bu yana" derler. İlk tanrı imparator Jimmu'nun öyküsü, ünlü "Kojiki Destanı"nda anlatılmıştır. Kojiki destanı Japon hayatının sadece tarihi ve kültürel değil aynı zamanda sosyal gerçeklerin, iktidar ilişkilerini de anlamamız açısından oldukça önemlidir. 668 yılında tahta çıkan İmparatorTenchi 671 yılında öldüğünde oğlu ve erkek kardeşiarasında taht kavgası yaşanmıştır. Mücadeleyi kazanan Tenchi'nin kardeşi İmparator Temmu, bu mücadele sonucunda Çin tarzı imparatorluk düşüncesindeki "ilahi görev" anlayışının tehlikelerinin farkına varmıştır. İlahi görev anlayışına göre, aşağıdan gelip yükselmek isteyen ve bunda başarılı olan herkese bu görev verilmiş, bu durum "ilahi görev" olarak görülmüştür. Benzer örnekler Çin tarihinde görülmüştür. Örnek olarak, 618'de Sui Hanedanının yerine geçen T'ang Hanedanı gösterilebilir. İmparator Temmu da güç kazanan soylu ailelerin imparatorluğu ele geçirmesine engel olmak ve kendi hanedanının iktidarını kalıcı olarak güvence altına almak amacıyla "aile aktarımı" gerekçesini bulmuştur. İmparator Temmu 673'te resmi olarak tahta geçtikten sonra "İmparatorların güneş mirası sırasını ve evvelki nesillerin eski sözlerini ezberlemesi" için Hieda no Are adlı bir yardımcısını görevlendirmiştir. Bu arada imparator yıllıklarına ve aile mülkiyetindeki aktarımlara sokulmuş olan "yanlışlıklar" tümüyle ortadan kaldırılacak ve "doğrular saptanacaktı". "Doğruları" krallığın temeli olan "En yüce Niyet" yani imparatorun niyeti belirleyecekti. Hieda no Are'nin doğaüstü olaylarla ilgili anlatımı yalnızca Temmu tarafından gözden geçirilmiş ve onaylanmış aktarımlardan oluşmuş, anlatımlar Temmu'nun egemenlik talebini gerekçelendirmek ve güvence altına alma amacına hizmet etmiştir. Bu anlatımlar, Temmu'nun 686'daki ölümünden sonra, 711'de yazılı hale getirilmiş ve Kojiki'yi oluşturmuştur. Derleme çalışmaları 720 yılında tamamlanan Nihongi ise başka bir grubun benzer hedeflerinin bir ürünüdür. Taht kavgalarında imparatora karşı savaşmış olan soylu ailelerin yeniden güçlenmesiyle birlikte, bu aileler kendi haklarını ve ayrıcalıklarını gerekçelendirmeyi hedeflemişerdir. Hedeflerine uygun aktarımları yazıya geçirirken de "mitolojik gerekçelendirmeye" önem vermişlerdir. Yüksek sınıfa mensup ve Çin eğitimi almış olan bu grup, Çin yıllıklarıyla boy ölçüşebilecek nitelikte yıllıklar oluşturmayı da amaçlamışlardır. Hieda no Are'nin doğaüstü olaylara ilişkin anlatımları hem Çin yıllıkları karşısında mütevazi kalmış, hem de Temmu'nun hedeflerini destekleyen aktarımlardan meydana geldiği için onunla savaşmış soylu ailelerin ayrıcalıklarını güvencealtına almamıştır. Kojiki, Temmu'nun hanedanının yasallığını, tanrısal görevi ve miras çizgisini ortaya koymaamacına hizmet etmiştir. Kojiki ile temellendirilen "Güneş İmparatorluğu" başarıya ulaşmış, Jimmu Tenno'dan sonra günümüze kadar imparatorluk ailesi aynı kalmıştır. Sonuçta görülmektedir ki Japon mitleri politik amaçlarla kayda geçirilmiştir. Kültür ve yaşayışın günümüze dek devam eden kökenlerini içermesi yanında bu eserler, siyasi erki temellendirme işlevini üstlenmişlerdir. Kojiki ve Nihongi adlı iki eser temelde aynı hedefe yönelik olarak hazırlanmışlardır. Tüm nesiller boyunca devam edecek olan tek hanedanın egemenlik talebini mitolojik olaylara dayandırmak doğrudan tanrıların isteği ve mirası ile kutsallaştırarak hanedan değişiminin önünü kesmek amaçlanmıştır. Hiyerarşinin tanrıların buyruğu ile güvence altına alınmış olması, Japon İmparatorluğunda hanedan değişikliği yaşanmasının önüne geçmiş, halkın "Tanrı İmparator"a koşulsuz bağlılığını sağlamıştır. İmparatorluk ailesinin Japonca ismi " Bulutların Üzerinde oturanlar" anlamındadır ve sadece bu aileye mensup olanlarimparator olabilirler. Naumann'ın da belittiği gibi, Çin'deki kan bağına dayalı güçlü klan sistemi her zaman imparatorluk makamını ele geçirebilecek güçte yöneticilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yüzden Çin'de hanedan sık sık değiştiği halde Japonya'daimparator olmak için savaşarak yetkiyi ele geçirmek yeterli olmamış, sadece Tanrıça Amaterasu'nun soyundan geldiği iddia edilen hanedan yönetimde kalabilmiştir. Heian (Fujiwara) Dönemi (794-1192) Bozkırt Gübenç'in Budizmin Altın Çağı olarak nitelendirdiği bu dönemde İmparator Şomu'nun barış umudu gerçekleşmiş ve 350 yıl boyunca ülkede ölüm cezasını gerektirecek hiçbir şuç işlenmemiştir. T'ang Hanlığı'nın Canzan kenti örnek alınarak başkent Nara'nın kuzeyindeki Heian'da yeni bir başkent kurulmuştur. Yönetimde soylu ailelerin baskın olduğu bu dönemde imparatorlar, bu ailelerin isteklerine göre daha çocuk yaşta tahta geçirilmiştir. çocukyaştaki imparatorlar için vekil tayin edilmiş, bu vekil başbakandan daha büyük yetkilerle donatılmış, iktidarın gerçek sahibi olmuştur. Onuncu yüzyıldan 12. yüzyıla kadar bu vekiller güçlü Fjiwara ailesinden gelmiş, bu nedenle Heian Dönemi'ne Fujiwara ailesinden gelmiş, bu nedenle Heian Dönemi'ne Fujiwara Dönemi de denmiştir. 794 yılında Çin'in o zamanki başkenti örnek alınarak inşa edilen başkent, bugünkü Kyoto'dadır. Kyoto, yaklaşık 1000 yıl boyunca imparatorluk başkenti olarak kalmıştır. 1192'ye kadar devam eden Heian Dönemi'nin başlangıcını, başkentin taşınması belirlemiştir. Heian Dönemi, Japonya'da sanatsal gelişmenin görüldüğü bir dönemdir. Dokuzuncu yüzyılın sonlarında Çin ile ilişkilerin kesilmesiyle Japon uygarlığı özgün bir gelişme göstermiş, kendi niteliğini ve formunu bulmaya başlamıştır.Nara döneminde her alanda belirgin olan Çin etkisi bu dönemde gücünü yitirmiştir. Çin'den aynen alınan pek çok sanat formu özümsenmeye başlamış, Eberhard'ın tanımlamasıyla, yabancı bir kökten ulusal bir sanat doğmaya başlamıştır. Bu gelişme özellikle mimarş alanında, tapınak planlarında göze çarpmaktadır. Heian döneminde şehir dışında dağlar ve derelerde inşa edilen tapınakların planı, Çin mimarisinin simetrik planından uzaklaşarak doğaya daha yakın, doğal şartlara daha uygun çizilmiştir. Bu dönemde gelişmeye başlayan doğayla uyumlu, simetride uzak mimari anlayış sanatın her alanında etkili olmuştur. Okakura Kakuzo'nun da ünlü eseri "Çayname"de ayrıntılarıyla ele almıştır. Heian Dönemi içinde sanatın hemen her alanında eserler çoğalmış, bu dönemden günümüze, Toba'lı olan ve Toba Sojo* maslahını kullanan rahip tarafından fırça ile çizilmiş ola, rulo halindeki hayvan karikatürleri kalmıştır. 1053-1140 yılları arasında yaşamış olan Toba Sojo, özellikle hayvanları üstün bir gözlem gücü ile resmetmiştir. Dönemin Japon eserlerinin Turani, Japon profan* sanatının geliştiği en önemli dönemin Fujiwara ailesinin ülkeyi yönettiği Heian Dönemi olduğunu belirtmiştir. Fujiwara ailesi, sanatın gelişmesine destek olmuş, bizzat aile üyeleri arasından seçkin ressam ve şairler yetişmiştir. Özellikle Fujiwara sarayı ve çevresi, sanat ve uygarlıktaki bu gelişmenin merkezi olmuştur. Dönemin saray hayatını, kültürünü ve alışkanlıklarını iki soylu saray hanımının eserlerinde bulmak mümkündür. Sei Shonagon ve Murasaki Shikubu'nun eserleri, edebi değerlerinin yanında, dönemin kültürünü ve yaşayışını günümüze aktarması bakımından da dikkate değerdir. Yeni başkent Kyoto tapınakları, sarayları ve imparatorluk saray içindeki yaşayışıyla Çin estetiğinin izlerini taımıştır. Bunun yanında artık ulusal kültür gelişmeye başlamış Çin'deki Tang hanedanının çöküşünün başlamasıyla Japonya, Çin etkisinden kurtulup sanat ve inanış alanlarında kendi niteliklerini keşfetmeye başlamıştır. Saray kültüründeki bu özgünleşme şiirde de kendisini göstermiş, yaşanmışı yansıtan Japon tarzına yönelmiştir. Kadın yazarlardan Sei Shonagon'un (987-1011) Yastıkname (Makuro no Soshi) adlı eseri yetkinleşen Japon edebiyatının ürünlerindendir. Aynı dönemde yaşayan ve yine bir saray leydisi olan Murasaki Shikubu dünyanın ilk psikolojik romanı sayılan Genji Öyküleri'ni (Genji Monogatari) yazmıştır. Dönemin sanat ve kültür merkezi Fujiwaraların sarayı olmuş, şiir şölenleri, dans gösterileri ve müzik dinletileri ile canlanan saray hayatına esin veren de kadın olmuştur. Bu dönem içinde "Kokinshu" (Eski ve yeni koleksiyon) adlı eser basılmıştır. Bu kitap, binden fazla kısa şiir içermektedir. Everhard bu şiirlerin zarif ve ince bir uslupta olduğunu, duyguların örtük şekilde dile getirildiğini aktarmıştır. Bu şiirlerin büyük kısmının kadınlar veya kadınların üsubunu taklit eden erkek şairler tarafından yazıldığını söyleyen Eberhar, bu şiirlerde kullanılan saf Japonca'nın sadece kadınlar arasında yaygın olduğunu belirtmiştir. Yazar, Heian Dönemi kadın yazarlarının eserlerinde, dönemin saray yaşantısına yönelik, bilimsel kaynaklarda bulamayacağımız çok önemli bilgiler bulunduğunun altını çizmiştir. Bu eserlerde iyi gözlemlenmiş saray yaşamı, soyluların aşk maceraları ve samurayların kahramanlıkları canlı şekilde anlatılmıştır. Tüm sanatlarda gelişmeler kaydedilmiş, Katakana ve Hiragana alfabeleri geliştirilmiştir. Kadın yazarlar çağı açılmış, estetik yaşantıda avare (üzüntüye duyarlı) ve okaşi (nükteli, hoş sohbet) olma gelenkleri yaygınlaşmıştır. Resim, yazı ve tüm fırça sanatlarında özgün bir Japon ekolü oluşup gelişmeye başlamıştır. Sanatsal ve sosyal gelişmeler başkent yaşamını etkilemiş, saray yaşantısına incelik ve nezaket hakim olmuştur. Bu süreçte sarayın eyaletlerdeki savaşçı klanlar üzerindeki otoritesi zayıflamış, soyları eski imparatorluğa uzanan iki rakip asker ailesi olan minamotolar ile Tairalar arasında iktidar mücadeleleri başlamıştır. 1185 yılında Dannoura çarpışmasında Taira Klanını yenilgiye uğratan Minamotolar yönetimi ele geçirerek feodal yönetimi başlatmışlardır. Eberhard, Samuray, yani efendi-asker tipinin 12.yüzyılın başlarında ortaya çıktığını ve kısa zaman içinde Japonya'nın güçlü sınıfını oluşturduğunu belirtmiştir. Samuray sınıfının oluşumunda Çin'den gelen Budizm ve Konfüçyus öğretilerinin önemli etkisi olmuştur. Bu dünyayı önemsiz ve geçici gören Buda düşüncesi, temelinde üstlerine itaat etmek için her an ölmeye ve öldürmeye hazır olmanın bulunduğu bushido öğretisinin ortaya çıkmasında rol oynamıştır. Nara döneminde Japonya'ya Çin'den gelen Konfüçyus öğretisi de bu dönemde bir takım değişikliklere uğramıştır. Bu öğretinin beş temel kuralından en önemlisi olan oğlun babasına karşı itaatinin yerini, tebaanın imparatora itaati almıştır. Samuraylara göre bir erkeğin en önemli görevi efendisine göstereceği sadakattir. böylece feodal dönem başlamadan önce iktidarı ele geçirmek ve elde tutabilmek için gerekli olan itaatkar, her an ölüme hazır bir samuray sınıfı oluşturulmuştur. Asker sınıfının güç kazanması ile samurayların önem kazanması feodal dönemin başlamasında etkili olmuş, gerçek güç soylu ailelerden asker sınıfına geçmiştir.
  5. 1. Abdülhamit: 1. Abdülhamit, özi Kalesi'nde 20.000 masum Müslüman Ruslar tarafından şehit edildiği haberini alınca felç geçirerek vefat etmiştir (1789). Ulema ve Matbaa Osmanlı Devleti'nde Lale devrinde açılan ilk Türk matbaasında basılan eserlerin ulema (müderris, şeyhülislam, müftü, kadı vb.) tarafından da satın alınması bunların matbaaya karşı oldukları tezini çürütmektedir. Demirbaş Şarl Meselesi Tarihimizde "DEMRİBAŞ ŞARL" diye bilinen İşveç Kralı Charles, Poltova'da tarihimizde "Deli petro" diye bilinen Rusların "Büyük Petro"suna yenilince Osmanlıların kanatlarının altına sığınmıştır. (1709). Fakat bir türlü rahat durmamış ( O kadar ki Voltaire bile hakkında yazdığı kitapta, O'nun bu yılışık davranışlarından bahsetmiştir.) yıllar yılı osmanlı yönetimini Ruslara savaş açmak için kışkırtmaya çalışmış, devlet ricali kendisine kulak asmayıp memleketine geri göndermek isteyince de maiyetiyle birlikte ufak çaplı bir isyan çıkarmış ve çatışmalar sırasında bazı yeniçerilerin şehit olmasına yol açmıştır. Halk da, Padişah 3. Ahmet de artık bu kabına sığmayan Töton şövalyesinin yatışmaz arzularından usanmıştır. Kahvehanelerde, "Elin adamı bizden yardım istemeye geldi, ama başımızda kaldı, Demirbaş kesildi mübarek!" yollu sohbetlere konu olmuş ve adı oradan Demirbaş Şarl'a çıkmıştır. Sultan Abdülmecit'in Yardımı Padişah Abdülmecit, 1847 yılında İrlanda'da çıkan kıtlık yüzünden binlerce insanın ölüm haberini alınca buralara 5 gemi dolusu gıda ve bir miktar para göndermiştir. Osmanlı'da Demiryolları 2. Abldülhamit, Yunanlılarla yapılan Dömeke Meydan Savaşı'nda bacaklarından yara alan askerleri memleketlerine gönderirken, onlara kendi elleri ile yaptığı 150 adet bastonu hediye etmiştir. Fiyat artırmak isteyen fırıncılara 2. Abdülhamit, "Siz yine ekmeği 30 paraya satmaya devam edin. Sattığınız her ekmek için istediğiniz 10 parayı ben vereceğim. Çünkü memlekette ekmek fiyatına zam yapılırsa bunu bütün zaruri ihtiyaçların pahalılaşması takip ederki, bunu halkımız karşılayamaz." demiştir. Arap milliyetçiliğini kontrol altında tutmak isteyen 2. Abdülhamit, Arap aşiret reislernin çocukları için İstanbul'da parasız ve yatılı bir okul kurmuştur. 2. Abdülhamit'e mecliste alınan tahttan uzaklaştırılma kararını; Yahudi Emanuel Carasso, Ermeni Komitacı Aram Efendi, Arnavut Esat Toptani Paşa ile Gürcü Arif Hikmet Paşa iletmiştir. Zembilli Ali Efendi Şeyhülislam Zembilli Ali Efendi, (Kanuni dvrinde) Rumeli'deki Hristiyanların zorla Müslüman yapalım diyen devlet adamlarına şiddetle karşı çıkar ve " onlar bize emanet mllettirve dinlerine de karışamazsınız" der. Osmanlı başkenti İstanbul'un Vefa Semtinde oturan Zembilli Ali Efendi halkın soruları için pencerisinden aşağıbir zembil sallandırır ve halk sorunlarını sembilin içine yazarak bırakırdı. Ali Efendi'de aynı yolla halkın sorularının cevabını yazarak halka iletirdi. Bu olaydan dolayı Şeyhülislam Ali Efendi, Zembilli unvanını almıştır. Değirmenciler Osmanlı'da değirmencilerin tavuk beslemesi yasaktı. Bunun sebebi değirmene gelen halkın buğdayından yememelerini sağlayarak kul hakkını korumaktı. Hacı Arif Bey Hacı Arşf Bey ismiyle meşhur olan Türk bestekarı Mehmet Arif Bey, Sultan Abdülmecid, Abdülaziz ve 2. Abdülhamit tarafından çok sevilmiş, desteklenmiş ve sarayda yüksek görevler verilmiştir. 1.000 küsür şarkı ve onlarca ilahisinden günümüze 326 adet şarkı gelebilmiştir. Osmanlı Korkusu Osmanlı askerlerinin Avrupalılara saldığı korku asırlarca devam etmiştir. 1534 yılında Viyana'daki 51. Stephan Katedrali'ne, Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak haber vermekle görevli bir memur tayin edilmiştir. İşin ilginç tarafı bu memuriyete daha 1956 yılında Viyana Belediye Meclisi'nin: "Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından bu vazifenin lüzumu yoktur!..." şeklindeki kararı neticesinde son verilmiştir. Saray Kadınları Tarihi hadiselere önyargılı bakan birçok batılıyazarın, osmanlı kadınlarının saray hayatını kendi hayat felsefelerine göre değerlendirip, "kafes edebiyatı" çerçevesinde senaryolaştırmasına mukabil, yıllarca İstanbul'da yaşayan "Muhteşem İstanbul" kitabının yazarı Gerard de Nerval'in osmanlı saray kadınları hakkında: "Saray kadınlarına gelince, bunların gerçekten birer alim olduklarını söyleyebiliriz ve bu sözümüzde mübalağa yoktur. Çünkü saraya giren her kadın, tarih, edebiyat, müzik, resim ve coğrafya konularında çok ciddi bir eğitime tabi tutulur. Bu kadınların bir çoğu, sanatkar veya şairdirler" ifadelerini kullanmıştır. Adama Göre Adam! İncili Çavuş, osmanlı elçisi olarak Fransa Kralına gönderildiğinde, elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış. Kral bunları görünce dayanamayıp; "Bana senden başkagönderecek adam bulamadılar mı?" diye sormuş. İncilli de hemen cevabı yapıştırmış "Osmanlılar, adama göre adam gönderirler. Beni de sana göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek!..." Osmanlı Borçları: Osmanlı Devleti'nden kalan borçları, yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ödemeyi Lozan Anlaşması'nda kabul etti. Borç paylaşımında çıkan anlaşmazlık yüzünden Türkiye ile alacaklılar arasında antlaşma ancak 13 Haziran ""1928 yılında imzalanabildi. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti'nin 161 milyon liralık borcunun 107 milyonluk kısmını yani %67'sini ödemeyi üstlenmiştir. osmanlı Devleti borçlanırken yapmış olduğu antlaşma gereği borç 99 yılda ödenecekti. Bir takım antlaşmalardan ve gelişmelerden sonra Osmanlı borçlarının ana parası 1954 yılında fazileri ise 1984'te Özal döneminde bitirilmiştir. Osmanlı Sarıkları Osmanlı sultanlarının, devlet adamlarının ve alimlerinin başlarındaki sarıklar, aynı zamanda kefenleri idi. Hergün kefenlerini başlarında taşıyan Osmanlı idarecileri her zaman ölümü hatırlayıp, ahirette hesaba çekileceklerini düşünerek kararlarını ona göre verirlerdi.
  6. Genellikle büyük gözlü japon çizgifilmleri olarak bilinen anime japonların elektronikte ve robotik teknolojilerde bir numara olmalarının yegane temelidir. En baba cyberpunk, bilim kurgu ya da fantastik filmlere bence beş basan çizgi ötesi filmlerdir. Her yaştan insan için yapılır ve gerçek hayatta olan ve olmayan her şey konusu olabilir. Çizimleri çok farklı ve etkileyicidir. Animede büyük gözlerin genellikle görülmesinin sebebinin japonların komplexsi olduğu söylenir. (küçük gözlü olduklarından dolayı bu söylenti yayılmıştır.) Ama gözlerin büyük çizilmesinin nedeni komplexleri değil duyguyu daha iyi gözlere yansıtabilmektir. Genellikle çocuk işi gibi görülür anime fakat şiddet cinsellik fantastik kurgu ve +18 konularıyla genellikle çocuklara uygun yapıtlar değildirler. Kendisine özgün çizimleri vardır. Anime dünyasına bir tür çizgilerle donatılmış harikalar dünyası diyebiliriz. Anime sözcüğü Fransızcadan alınmıştır. Anime sektörü japonyada önemli bir yer işgal eder. Sektöre ülke içinden ve dışından oldukça çok yatırım yapan vardır. Anime, Japon film yapımcılarının 1900’lü yılların başlarında Amerikan, Alman, Fransız ve Rus animasyon yöntemlerini öğrenmesi ve uygulamaya başlaması ile ortaya çıkmıştır. Animasyon yöntemlerinin Japonya’daki ilk temsilcisi “Osami Tezuka” adlı sanatçıdır. Japonları çağdaş anime ile buluşturan ilk kişidir. Osami Tezuka genç yaşlarda, kamerası ile Walt Disney ve Max Fleischer adlı yapımcıların eserlerini örnek alarak küçük animasyonlar çekmeye çalışır. Animenin öncüsü konumunda olan Osami Tezuka’yı takip eden sanatçılar anime adı verilen yeni bir tarz oluştururlar. Amerika’nın film sektörüne ayırdığı yüksek bütçeler göz önüne alındığında Japon sinema sektörünün küçük bütçesi ve bunun yanı sıra batılı oyunculara benzeyen aktörlerin eksikliği Japonya’yı sinema sektörü yerine anime sektörüne iter. Anime sektörünün imkanları, kolaylıkları ve hayal dünyasının çok daha geniş olması anime sektörünün Japonya’da tercih edilmesini ve gelişmesini destekler. Japonya’da manga çizimleri 1970’li yıllarda yoğun ilgi görmeye başlar. Bu ilgi mangaların animasyonlarda kullanılmaya başlamasını sağlar. Anime ve mangaların gördüğü yoğun ilgi Osami Tezuka’yı bir efsane haline getirerek “Animenin Babası” konumuna yükseltir. Osami Tezuka ve takipçilerinin çabaları ile animenin günümüzdeki hali ortaya çıkmaya başlar. Mecha adı verilen ve robotlar ile ilgili olan animelere şekil veren Osami Tezuka’nın mecha tarzında açtığı yolu Go Nagai ve diğer mangakalar geliştirir. 1980’li yıllarda büyük bir sıçrama gösteren mecha türü animeler bu dönemin klasikleri olarak tarihe geçmiştir.(Herkes tarafından bilinen “Voltran” adlı animeyi mecha türüne örnek verebiliriz) Bu başarıda en büyük katkı Yoşiyuki Tomino’ya aittir. 1980’li yıllarda anime Japonya tarafından önemli bir sektör olarak kendini kanıtlar ve büyük yatırımlar ile üretime geçilir. Animelerin önem kazanması ile mangalara verilen önem ve ilgi de üst seviyelere ulaşır. 1980’de Japonya’da büyüme gösteren animeler 1990’lar ve 2000’li yıllarda tüm dünyada popülaritesini arttırır. Animeler ile İlgili Terimler Animeler için kullanılan bazı özel terimler vardır. Bunlar: Tsundere: Dış görünüş olarak sert bir mizaca sahip ama kendi içinde duygusal olan karakter tipidir. İçinden geçenleri söylemekte zorlanır. Duygusal olarak köşeye sıkıştığı zamanlarda şiddete başvurur. Animelerin olmazsa olmaz kişiliklerinden biridir. Yandere: Anlamını “Yanderu “ hasta anlamına gelen sözcükten almıştır. Psikopat bir tiplemedir. Dış görünüşüne baktığınızda sevimli ve tatlı biri olarak gördüğümüz bu karakter tipi, sevdiği kişinin tehlikede olduğu durumlarda psikopat bir kişiliğe bürünür. Bu ani değişim sevdiklerinin ölümüne bile sebep olabilir. Bu tip karakterlerin geçmişine inildiğinde, cinayet, tecavüz ya da işkence gibi olaylara maruz kaldıkları görülür. Karakter boş yere bu duruma gelmemiştir. (Anime karakterlerinin kişilik geçmişleri ile ilgili aşağıda bahsedeceğiz) Yangire: Yandere karakterinin daha az psikopat hali olduğu söylenebilir. İnsan öldürecek duruma gelmezler. Aşırı sinirli olmaları bu karakteri açıklamak için yeterlidir diyebiliriz. Yandere karakterleri gibi dış görünüşte tatlı ve sempatiktir. Fakat bu görünüşleri tamamen rolden ibarettir. Sinirlenme sebepleri daha çok hakarete maruz kalmalarındandır. Kuudere: Egolarının yüksek olduğu söylenebilir ama bu ego yüksekliği boş yere değildir. Genellikle çevrelerine soğuk ve aldırmaz görünürler. Fakat öyle değildirler. Sadece bu yönlerini çok az gösterirler. Dandere: Kuudere karakteri gibi sessiz ve sakin karakterlerdir. Kuudere karakterinden farkı ise konuştukları kişi ile yalnız kalmadıkça gerçek yönlerini göstermezler. Dandere karakterleri, animelerde ana karakter olarak çok fazla önümüze çıkmamaktadır. Otaku: Anime fanatiklerine verilen isimdir. Hayatını animelere adamış kişilerdir. Filler: Sadece animelerde olan doldurma bölümlerdir. Anime, asıl konuyu anlatan mangaya yaklaştığında ana konudan bağımsız bir hikaye oluşturulur. Filler bölümlerini izlemek zorunda değilsinizdir. Filer bölümleri abartarak izleyici kaybeden animelerde vardır. Bleach ve Naruto animelerini örmek verebiliriz. Movie: Animeler için çekilen tek bölümlük uzun filmlerdir. Genel olarak konuya bağlı kalmamakla birlikte geçmiş bir konuyu ya da herhangi bir karakteri anlatmak için yapılırlar. Cosplay: Bir anime karakterinin kıyafetlerini giyerek, onun kılığına girme durumudur. Eğlenmek için yapılırlar. Oldukça masraflı olduğu söylenebilir. Bu kılık değiştirme işini yapan kişiye Cosplayer adı verilir. Hentai: Anime ve mangalarda cinsel içeriklerin yoğun ve net bir şekilde izleyici ile buluştuğu türdür. Tamamen pornografik öğelere yer verir. Çizim olarak sayılsa da tartışmasız +18 yaş sınırı olan bir türdür. Animelerin Görsel Özellikleri Anime ve mangaların karakterlerinde, dış görünüş olarak küçük bir ağız, iri gözler, uzun kollar ve uzun bacaklar vardır. Mangakaların, karakterlerine bu görüntüyü vermelerini, Japonların kısa boyları ve küçük gözleri konusunda kompleksli olmasına bağlayan genel bir görüş hakimdir. Bu görüş tamamıyla hatalıdır. Mangakaların karakterlerini bu şekilde çizmelerinin sebebini manganın babası Osami Tezuka’nın ilk çizimlerine bağlayabiliriz. Fakat o da bu çizim örneklerini Amerikan animasyonlarının önemli isimlerinden olan Walt Disney’den esinlenerek yapmıştır. Kısaca söylemek gerekirse Anime karakterlerinin tipik dış görünüşünün sebebi animeden daha eski tarihi olan animasyonlara bağlamak gerekir. Anime ve manga karakterlerin diğer belirgin özellikleri bunlar ile sınırlı değildir. Yukarıda bahsedilen özelliklerin yanı sıra renkli, ilginç saç modelleri, (Yu-Gi-Oh animesinin Yugi adlı karakteri bu görüntülere örnek verilebilir) abartılı jest ve mimikleri de animelere özgüdür. Anime Tür ve Konuları Animeler, konu ve tür bakımından büyük bir çeşitlilik gösterir. Anime sektöründe, her yaş ve kitleye hitap edecek ve izleyenleri kendine çekebilecek konular mevcuttur. Erotizm, şiddet, gerilim, korku vb. türlere sahip olabilirler. Bu bakımdan öncelikle animelerin konularına değineceğiz. Bir animeyi herhangi bir konu çerçevesi altında sınırlamak mümkün değildir. Hayal gücü kullanılarak gerçekdışı konuları anlatan animeler ile birlikte anime, gerçek hayattan herhangi bir konuyu, topluluğu, ya da olayı anlatabilir. Burada yazılanları desteklemek için animeler ve konulardan örnek vererek açıklayalım. Futbol konulu “ Captain Tsubasa” adlı animeyi Türkiye’de bilmeyen yoktur. Futbol dünya genelinde yaygın bir konu ancak anime sektöründe spor animeleri kendini futbol ile sınırlamıyor. Voleybol konulu “Haikyuu” adlı bir anime, yüzme okulundaki gençleri anlatan “Free” adlı bir anime ve “Kuroko no Basket” adından da anlaşılacağı gibi basketbol konulu bir animedir. Bu 3 anime sadece spor türü için örnek verilen animelerdir. Bunlar dışında aşçılığı anlatan “Shokugeki no Souma” gibi güncel bir anime ve barmenlik ile ilgili olan “Bartender” adlı bir anime bile vardır. Bu örnekler konularını gerçek hayattan alan animelerdir. Hayal ürünü animeler için Türkiye’de birçok insanın bildiği Digimon, Beyblade ve Moon Sailor (Ay Savaşçısı) animelerini örnek verebiliriz. Bu örnekler sonucunda animelerin konularının kapsadığı genişlik anlaşılabilmektedir. Halihazırda binlerce animeye alt yazılı olarak internet aracılığı ile ulaşabilirsiniz. Anime türleri, konulara göre daha genel bir kavramdır. Aşırı tutkun olan ve ne olursa izlerim diyen anime izleyicilerinin dışında sadece belli bir türe yoğunlaşan ve bu türlerde anime izleyen izleyiciler de vardır. Tek türe yoğunlaşan izleyicilerin sayısı da azımsanamayacak miktardadır. Bu türleri tek tek açıklayarak örnek vermeye çalışacağız. Shoujo: Genç kız ya da küçük kız anlamına gelen Japonca kökenli bir kelimedir. Aşk ve romantizm konulu animelere verilen isimdir. İçerisinde duygusallığa ağırlık verilir. Golden Time, Kaichou Wa Maid-Sama adlı animeleri örnek verebiliriz. Shoujo Ai ve Shoujo Yuri: Kadın kadına eşcinsel konuları içeren animelerdir. Shoujo Ai ve Shoujo Yuri arasındaki fark, Ai türü, cinsellik içermez. Yuri türü ise cinsellik kullanmaktan yanadır. Candy Boy ve Aoi Hana adlı animeleri örnek verebiliriz. Shounen: Genç erkek ya da erkek çocuk anlamına gelen Japonca kökenli bir kelimedir. Erkeklerin ilgisini çekeceği düşünülen dövüş, aksiyon ve komedi konularını anlatan animelerdir. –Bu tür animeleri kızlar izleyemez diye bir kural yok tabi- Romantik konulara çok fazla yer vermez. En çok izlenen ve büyük izleyici kitlelerine sahip animeler bu türdedir. Bleach, One piece, ve Naruto gibi köklü animeleri örnek verebiliriz. Shounen Ai ve Shounen Yaoi: Erkek erkeğe olan eşcinsel ilişkileri ele alır. Shounen Ai ve Shounen Yaoi arasında ki fark ise Ai’de cinsel öğelere yer verilmezken Yaoi animelerinde cinselliğe yer verilir. Sekaiichi Hatsuko ve Love Stage animelerini bu türe örnek verebiliriz. Josei: Aşk ve romantizm konularından oluşan Shoujo türünden biraz daha yetişkin kadın kitlesine hitap eden animelerdir. Shoujo’ya göre daha gerçekçi konuları ele alır. Usagi Drop, Nodame animelerini örnek verebiliriz. Seinen: Yetişkinler için yapılan animelere verilen isimdir. İçerisindeki konular bakımından farklı örnekleri vardır. Küfür, cinsellik, şiddet vb. öğeleri içerisinde bulundurabilir. Gangsta, Kiseijuu: Sei no Kakuritsu ve Black Bullet vb. animeleri bu türe örnek verebiliriz. Mecha: Yukarıda da bahsettiğimiz gibi robotları içeren animelere verilen isimdir. Uzay, bilim-kurgu bu tür animelerde sıkça yer alır. Voltran, Code Geass animelerini örnek verebiliriz. Ecchi: Erkeklere hitap eden, içerisinde bol miktarda cinsellik içeren animelerdir. Kiss X Siss, High Scholl DXD ve High School of the Dead bu tür animelere örnek verilebilir. Harem: Bir erkek karakterin, birkaç kız tarafından çevrelenmesini anlatan animelerdir. Animedeki erkek ve kız karakterlerin duygusal yakınlaşmalarını konu alır. Her animedeki erkek karakter farklı kişiliklerde olabilir. Güçlü, güçsüz, iyi, nazik, akıllı, aptal ya da sapık olabilir. Harem türündeki animelerde kız karakterlerinde kendine göre kişilikleri vardır. bu kişiliklere tsundere, yandere vb. özel isimler verilir. Anime türleri içerikleri ve hitap ettikleri kitleye göre değişim gösterir. Ancak herhangi bir animeyi izlediğinizde tek bir türde anime izlemiş olmazsınız. Bütün animeler ağırlıklı bir tür üzerine yoğunlaşsa da içerisinde diğer türleride barındırır. Yani shounen türüne ait bir anime izlerken içerisinde bol miktarda ecchi türünde öğelere rastlayabilirsiniz. Manga ise; Manga dilimizde bir grup askere verilen bir isimken, aynı zamanda bir müzik grubunun da adıdır. Aslında tüm bunların dışında Mangadünyayı kasıp kavuran bir kültürün parçasıdır. Manga bir çeşit Japon çizgi romanlarına verilen isimdir. . Japonya'daki tüm yazılı basınların neredeyse çeyreğini mangalar oluşturmaktadır. Yani manga, sektörün büyük bir kısmına hakim. MANGA'NIN TARİHİ Modern mangalar İkinci Dünya Savaşı sonralarında ortaya çıkarken, ilk mangaların temeli 1920'lerde basılan eğlene dergilerine kadar dayanmaktadır. Eğlence haricinde Asyakültüründe mnagalar kahramanlık ve propoganda unsurları için de kullanılırken, ikinci dünya savaşından sonra mevcut halini almıştır. ANİME-MANGA İLİŞKİSİ Bir başka asya kültürü olan Anime de çizgi dizilere verilen isimdir. Bir çok anime, mangalardan çıkmadır. Son zamnalarda büyük bir popülarite kazanan manga ve anime, genç nüfus tarafından ilgiyle takip edilmektedir.
  7. CineCosu Studios'un yeniden tasarlanan Sailor Moon’u çok havalı bir cosplayle devam ediyor: Goth Sailor Scouts. 90'lı yılların modasını ve boudoir'ini yapan bu çekim, izcileri büyülü okul kızları olarak değil, siyah kaplı cadılar olarak gösteren Kozmik Spektrum tarafından yapılan bazı sanatlara dayanıyor. Aşağıda resimleri görebilirsiniz: Kaynak: www.kotaku.com
  8. Baş karakterimiz Kahverengi mor şaçlı bir kızdır. Bu karakter robotlardan nefret etmektedir. Birgün annesi ile birlikte robotların sergilendiği bir etkinliğe gider. Etkinlikte annesinden ayrılan karakter , gizli bir robot çalışması keşfeder. Robot polisler tarafından tekrar annesinin yanına gönderilen karakterin katıldığı etkinlikte kazanana Gen 6 robotu verilecektir. Etkinlikten sonra bu gizli robotu yapan doktor odasına gittiğinde robotun yerinde olmadığını görür. Bu robotu doktor izinsiz tasarlamıştır. Bu robot dışarıda dolaşırken kimliği saptanamadığından diğer robotlar tarafından takibe alınır. Kısa sürede bu robotla onu takip eden robotlar arasında bir savaş başlar. Takip edilen robot hasar alır ve takip edenlerden kurtulup kendini tamir eder. Baş karakterimiz olan mor saçlı kız sahada topla oynarken turuncu saçlı bir kızla tanışır. O sırada Greenwood denen kızla karşılaşır. Greenwood denen kıza ufak bir atış yapar ve bu saldırısından dolayı Greenwood’un robotları tarafından dayak yer. Kız diş robotuyla didişirken gizli robotumuz sahneye girer ve diş robotunu yok eder. Ana karakter tarafından bir odaya alınan robot dışarı çıktığında baş karakterimiz için Greenwooddan onun öcünü alır. Savaşta çok hasar gören robot bozulmuştur ve anı oluşturmaya devam edebilmesi için depolama alanını boşaltmak zorundadır… Doktor ise IQ Robotics CEO’su Justin tarafından kaçırılmıştır… Animasyonun geçtiği dünya robotlarla dolu bir “robotic dünya”dır. Bu dünyada her yer robotla dolu ve şaç tarama gibi basit bir işlem bile robotlar aracılığıyla yapılmaktadır. Grafikleri ve karakter tasarımları çok iyi olan bu animasyon gelecekte nasıl bir dünyayla karşı karşıya kalabileceğimizi yansıtan bir ütopya animasyon diyebiliriz. Bu ütopya animasyonda insanların her şeyi robotlara bıraktığını yavaş yavaş insanlarında robotikleştiğini ve insan hayatının bu değişime nasıl adapte olduğunu görebilirsiniz. Baş karakterimiz ise aslında robotlardan nefret eden bir kızdır. Fakat doktorun gizli yapımı olan robotla takılmaya başladıktan sonra robotlardan hoşlanmaya başlamış gibi gözükmektedir. Bu robotu baş karakterimiz ilk başlarda annesinden saklar. Bu sırada karakterimiz yavaştan robotla arkadaş olmaya ve ona bağlanmaya başlar. Yani yavaş yavaş bir robotla bir bağ kurmaya başladığını söyleyebiliriz. Bir robotla bir insanın mükemmel arkadaşlığı… Robotlarla dolu bir dünya… İyi ve kötülerin savaşı… Anılarla verilen mücadeleler…
  9. Onu gördüğümde hissettiğim… Bu duygu… Ne deniyordu? Violet Evergarden sarışın mavi gözlü bir kızdır. Hastaneden yeni taburcu olan Violet, hastanede belli bir süre tedavi görmüştür. Hastaneden yeni taburcu olan Violet ‘i yarbay denen eski tanıdığı Evergarden ailesine götürür. Violet neden Evergarden ailesine gönderildiğini merak etmektedir. Yarbay onu Evergarden ailesine yollayanın Binbaşı olduğunu söyler. Violet, neden Binbaşının onu buraya yolladığını anlayamaz ve eskisi gibi savaşamadığından dolayı olduğunu düşünür. Yarbay Violet’i alır ve kendisinin sahibi olduğu posta şirketine götürür. Burda Violet Otomatik Hafıza Bebekleriyle karşılaşır ve onların yaptığı işe merak salar ve Otomatik Hafıza Bebeği olarak çalışmak ister. Çünkü Binbaşı ona “seni seviyorum” demiştir ve Violet "seni seviyorum" cümlesinin ne anlama geldiğini bilmemektedir. Bunu öğremek için Otomatik Hafıza Bebeği olmak ister. Bu anime yine aynı ismi taşıyan Kana Akatsuki’nin romanından uyarlanmıştır ve bir Netflix serisidir. Genel hatlarıyla Violet’in “seni seviyorum” cümlesini anlamlandırmaya çalıştığı bir seri diyebiliriz. Hikaye akışı olsun, çizimler olsun, kıyafet tasarımları olsun ve en önemlisi müzikler olsun harika bir şekilde tasarlanmış bir animedir Violet Evergarden. Ayrıca hislerden yoksun Violet'in bir zaman sonra ağlaması insanın yüreğine dokunmuyor değil. Violet'in şefkatini hissetiğinde seyirci adeta dağılıyor... Gölde yapraklara basarak ilerleyen Violet sahnesi ise insana bir ayrı dokunuyor. Yoğun dram yüklü olan bu anime sadece 13 bölümlük kısa bir süre içinde insanın ruhuna işliyor. Eğer dram seviyorsanız ve gerçekten bir animede sağlam konuya önem veriyorsanız bu animeyi izlemenizi tavsiye ederim. İyi Seyirler.
  10. Yaklaşın ve izleyin! Yamishibai zamanı geldi! *Yamishibai: Hayalet Hikayeleri Hikaye 1: Tılsım Kadın Bu hikaye, belirli bir apartmana taşınan bir adam hakkındadır. Bu adam eve gelir yerleşir. Sonra evde oyalanırken bir tılsım bulur. Tılsımı bulduktan sonra her baktığında karşı ki evde hayalet görmeye başlar. Bir gün evine girdiğinde ise etrafı hayaletlerle çevrelenmiştir... Hikaye 2: Zanbai Bu hikaye iş gezisi için ülkedeki belirli bir köye gelen adam hakkında. Bu adam yağmurun bol olduğu bir mevsimde dağda yürüyüşe çıkmış ve kayıp düşmüştür. Uçurumun keranına da yuvarlanmıştır. Doktorun dediğine göre kıyık bir ayakdan başka bir problem görünmemektedir.Hastane çıkışı üç adamın banzai kutlamasını görür. Ama yaptıkları gerçekten banzai kutlaması mıdır? Hikaye 3: Aile Kuralı Bu hikaye ailesiyle birlikte ülkesine geri taşınan Toshiharu adındakı bir çocuk hakkında. "O" denen bir varlık büyükbabayı ele geçirmiş ve delirtmiştir. Bu yüzden onun sevmediği şeyi yapmak yani bütün gece kahkaha atmaya karar verilir. Hikaye 4: Saç Bu hikaye o gün işten geç çıkmak zorunda kalan bir ilkokul öğretmeni hakkında. Bu öğretmen kağıt kopyalamak için fotokopi makinesini açar. Daha sonra kopyaladığı kağıtta bir değişiklik olduğunu görür. Kontrol için makinenin kapağını açtığında ise... Kağıtlar birden bire karalanmış olarak çıkmaya başlarlar. Peki neden? Hikaye 5: Bir Sonraki Kat Bu hikaye küçük oğullarına doğum günü hediyesi almak için büyük bir mağazaya giden bir aile hakkında. Bu aile doğum günü alışverişi için mağazaya gitmişlerdir. Fakat çocuğun babasınının işi vardır... Baba asansöre bindiğinde tuhaf katlarla karşılaşır. Bu katlardan birinde baba asansörden iner. Fakat kattan indiğinde nelerle karşılaşacaktır? Hikaye 6: Tepegöz Rafı Bu hikaye, günbegün durmak bilmeden çalışan bir adam hakkında. Adam tranwayda ayakta dikilmekedir. Etrafı kalabalık ve çok gürültülüdür. Bu adamı rahatsız eder. Yukarı baktığında tuhaf bir cisim görür ve bu da ne diye düşünür. Ama diğer insanlar bu cismi farkedememektedirler. Tranway birden durur çünkü bir kaza gerçekleşmiştir. Hikaye 7: Çelişki Bu hikaye, gece yarısı telefonu çalan bir genç kadın hakkında. Gecenin bir yarısı bu kadını birisi arar. Arayan kişi bu kadına bir hikaye anlatır. Bu kız yaşadıklarından korkmuştur ve kadının yanında kalmak ister. Kadının kapısı birden çalmaya başlar... Gelen kızın hikayesinde yanında olan ve tuhaf davranan çocukdur. Birden o çocuk da kızında anlattığı hikayenin sadece kızın tuhaf davranmaya başladığı bir değişik versiyonunu anlatmaya başlar. Kadın korkmuştur... Sizce hangi tarafın hikayesi doğru? Hikaye 8: Şemsiye Tanrıçası Bu hikaye, şehire yeni taşınmış bir arkadaşını ziyarete giden bir çocuk hakkında. Bu hikayedeki çocuk otururken Şemsiyeyle dolaşan bir kadın görür ve yağmur bile yağmıyor diye düşünür. Bu kadın şemsiyeyi ağzıyla tutmaktadır. Şemsiye tanrıçası... Bunu duyan babası çocuğuna sabaha kadar kim olursa olsun odasının kapısını açmamasını tembihler. Arkadaşı atıştırmalıklarla gelmiştir çocuk kapıyı açar ve... Hikaye 9 : Lanetli Bu hikaye, korkunç bir şekilde lanetlenen bir kız ve annesi hakkında. Bu kız lanetlenmiştir ve her yeri yara ile doludur. Annnesi kızı tapınağa götürür. Tapınakta kızın öfkeli ataların öfkesine maruz kaldığı söylenir. Kız tapınakta iyileştirilmiştir ve kızda yara bere kalmamıştır. Kızı iyileştiren rahibeden kıza bir mesaj gelir: "Gücüm yetmediği için üzgünüm." Hikaye 10 : Ay Bu hikaye, eğitim kampı için pansiyonda kalan bir lise beyzbol takımı üyeleri hakkında. Üyeler eski anılar hakkında konuşmaktadır. Baş karakterimiz o pansiyona ilk gelişlerinde talihsiz bir olay yaşamış ve bundan dolayı lakabı kaka-suke olmuştur. Ama bir sorun vardır. Baş karakterimiz bunu unutmuş ve nasıl unuttuğunu düşünmektedir. Tam bunları düşünürken... Hikaye 11: Video Bu hikaye, üç ortaokul öğrencisinin yaz tatilinin son gününde yaşadıkları hakkında. Çocuklar bir araya toplanmış ve ders çalışmaktadırlar. Bir tanesenin kuzeni hayalet görebilecekleri bir video ödünç vermiştir. Hayalet videosuna uygun bir ortam hazırlayıp videoyu izlemeye başlarlar. Çocuklardan biri videoda diğerlerinin görmediği bir cisim görür. Videoda ne görmüştür? Hikaye 12: Tomonari-kun Bu hikaye, liseli bir kız ve konut komplesinde yaşayan çocuklar hakkında. BU çocuklar toplanmış ve Tomonari-kun denen kişiye bakmaktadırlar. Bunu gören kıza oynamak ister misin diye çocuklar sorarlar. Kız ödevleri olduğunu söyler ve daha sonra oynamak için onlara söz verir. Kız eve girip oynayan çocuklara bakmak istediğinde bir de bakar ki çocuklar gitmişlerdir. Kız çocukların garip olduğunu düşünür. Ve... Hikaye 13: İşkenceci Bu hikaye, köyün birinde ilkokula giden bir grup çocuk hakkında. Bu çocuklar dürbünle bir evi gözetlerler. Söylentilere göre oradan bir işkenceci çıkmıştır. Tekrar dürbünle baktığında çocuk gözleri bağlı insanlar görür ve bunlardan biri arkada dans etmektedir. Diğer çocuk ne gördün diye sorarken çocuk titremeye başlar. Ondan sonra...
  11. Anime endüstrisi acımasızdır. Ortalama maaşlar düşebilir. Sadece ne kadar düşük? Her pozisyona nasıl ayrıldıklarına bakalım. Japon Animasyon Yaratıcıları Derneği, anime endüstrisinde farklı üretim işleri için ortalama maaş ve yaş sonuçlarını yayınladı. Bunu yapmadan önce, Tokyo merkezli animatör Thomas Romain, farklı üretim işlerinin birbirleriyle nasıl ilişkilendiğini daha iyi açıklamaya yardımcı olabilecek yardımcı bir akış şeması oluşturdu. Website Washi’nin Blog’unun farklı prodüksiyonlara ve süreçle nasıl uyum sağladıklarına dair faydalı bir açıklaması da vardır. Bu anket 2015 yılı için, 2018 biraz farklı olabilir. Ankete 750'den fazla kişi katıldı; erkekler ve kadınlar arasında yaklaşık yüzde 60 ila 40'lık bir düşüş yaşandı. İşte anketin sonuçları: Dizi Direktörü Yaş ortalaması: 42 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 540,833 yen (4.878 $) Ortalama Yıllık Maaş: 6.490.000 yen (58.540 $) Şef Animasyon Direktörü Yaş ortalaması: 43 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 470,000 yen (4,239 $) Ortalama Yıllık Maaş: 5,640,000 yen (50,873 $) yapımcı Yaş ortalaması: 39 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 451.667 yen (4,074 $) Ortalama Yıllık Maaş: 5.420.000 yen (48.888 $) Karakter Tasarımcısı Yaş ortalaması: 38 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 425,000 yen (3,833 $) Ortalama Yıllık Maaş: 5,100,000 yen (45,997 $) Animasyon Direktörü Yaş ortalaması: 38 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 327,500 yen (2,954 $) Ortalama Yıllık Maaş: 3,930,000 yen (35,445 $) 3DCG Animatör Yaş ortalaması: 34 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 320.000 yen (2,886 $) Ortalama Yıllık Maaş: 3,840,000 yen (34,629 $) Bölüm Direktörü Yaş ortalaması: 41 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 316.667 yen ($ 2.856) Ortalama Yıllık Maaş: 3,800,000 yen (34,268 $) Storyboarder Yaş ortalaması: 49 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 310.000 yen (2.795 $) Ortalama Yıllık Maaş: 3,720,000 yen (33,546 $) Sanat Yönetmeni (Arka Plan Sanatı) Yaş ortalaması: 35 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 285,000 yen (2,570 $) Ortalama Yıllık Maaş: 3,420,000 yen (30,841 $) Renk Tasarımcı Yaş ortalaması: 38 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 278,333 yen (2,510 $) Ortalama Yıllık Maaş: 3,340,000 yen (30,118 $) alıcı yönetmeni Yaş ortalaması: 34 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 265,833 yen (2,397 $) Ortalama Yıllık Maaş: 3,190,000 yen (28,765 $) Prodüksiyon asistanı Yaş ortalaması: 30 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 257,000 Yen (2,317 $) Ortalama Yıllık Maaş: 3,090,000 yen (27,865 $) Anahtar animatör Yaş ortalaması: 36 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 235,000 yen (2,11 $) Ortalama Yıllık Maaş: 2.820.000 yen (25.430 $) Denetleyicisi arasında Yaş ortalaması: 35 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 217,500 yen (1,961 $) Ortalama Yıllık Maaş: 2.610.000 yen (23.531 $) Düzenleme Sanatçı / Kaba Keyart Yaş ortalaması: 38 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 195.000 yen (1,758 $) Ortalama Yıllık Maaş: 2,340,000 yen (21,097 $) Boya Kadrosu Yaş ortalaması: 26 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 162.000 yen (1,460 $) Ortalama Yıllık Maaş: 1.950.000 yen (17,581 $) 2. Key Animasyon / Temizleme Yaş ortalaması: 27 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 93,333 yen (841 $) Ortalama Yıllık Maaş: 1.120.000 yen (10,097 $) Personel Arası Yaş ortalaması: 24 yaşında Ortalama Aylık Maaş: 92.500 yen (833 $) Ortalama Yıllık Maaş: 1.110.000 yen (10,007 $) Bir dizi yönetmen gibi üst düzey pozisyonlar iyi bir maaş çıkarır, ancak bu bir televizyon dizisi yönetmeninin ne yaptığıyla ya da bir Hollywood film yapımcısının ne yaptığını karşılaştırırsanız, önemli ölçüde daha azdır. Daha rahatsız edici olan şey, ölçeğin altına düştüğünüzde, asgari ücret bile almayan insanlar var. Birçok anime stüdyosunun bulunduğu Tokyo'daki Mainichi News'e göre, Japonya'daki en yüksek asgari ücret (bölgeye göre değişiyor) saatte 907 yen (8.18 $). Yani, düşük ücretli anime işlerine kıyasla, daha fazla çalışma asgari ücretini kolayca yapabilirsiniz. Bu iç karartıcı. Bu çok soyut olsaydı, NHK animatör ücretleri hakkında bir hikaye yaptı ve bunları somut şartlara soktu. Animatörlere, çizim başına yaklaşık 200 yen (1,80 $) ödeniyor. Günde 20 adete kadar çizim yapmak mümkündür. Aylık olarak ev ücreti 107.833 yen (972 $). Her iş günü yaklaşık dört gün 11'er saat sürmektedir. Lanet olsun. Her zamankinden daha fazla anime yapıldığının farkına vardığında daha da cesaret kırıcıdır, ancak sektörde yaşayan bir ücret bile almayan insanlar da vardır. Kaynak: www.kotaku.com
  12. Tür: Aksiyon, Korku, Yetişkin, Psikolojik, Bilim Kurgu, Seinen, Webtoon Yazar: Kim Gyu-SamÇizer: Kim Gyu-Sam Karakterler: Eun-Sung Lee: Ji-Eun Seong: The Old Man: Böceklerin istila ettiği bir ortamda yaşamak ister miydiniz? Veya bir böcek olmak ister miydiniz? Hikaye birgün Seul'e böceklerin gelmesiyle başlar. Bu böcekler devasa boyutta ve insanlardan güçlü varlıklardır ve Seul'u işgal etmişlerdir. Bu işgalden sonra böcekler ve insanlar arasındaki savaş başlar. Baş karakterimiz Eun-Sung Lee, hali vakti yerinde bir iş adamıdır. Birgün böceklerin şehri istila etmesiyle hayatı darmaduman olur. Karısını ve kızını bu hengamede kaybeden Eun-Sung ailesini bulmak için macera gibi bir şeye atılır. Bu süreçte tanıştığı Yaşlı adam ve şirket arkadaşı Ji-Eun Seong ile mücadelelerine devam ederler. İlk başta sadece tek bir böcek türü varken daha sonradan yarı insan ve yarı böcek olan türler ortaya çıkmaya başlar. Eşek arılarının çoğalmasıyla birlikte birden fazla kraliçe ortaya çıkar. Birden fazla kraliçe ortaya çıktığı için kraliçeler ve klanları arasında savaşlar çıkmaya başlamıştır. Ve sadece bu kadarla kalsa iyi böceklerin istilasından sonra insanlar gerçek yüzlerini göstermeye başlamış ve kendi aralarında da savaşmaya başlamıştır. Bu da ortamı iyice germiş insanlar-böcekler, böcekler-böcekler, yarı-insan-insanlar, insan-insan gibi karşılaşmalar ortaya çıkmıştır. Baş karakterimiz olan Eun-Sung Lee bu hengamede karısını ve kızını kurtarabilecek midir? Çok güzel bir bilim kurgu webtoonu olan Hive bir çırpıda okuyup bitirebileceğiniz bir seridir. Karakterleri olsun, çizimleri olsun, hikayenin akışı olsun hızla ilerliyen ve sizi içine çekicek bir seridir. Eğer bilim kurgu seviyorsanız ve böceklere ilgi duyuyorsanız tam da okumanız gerken bir seridir Hive. Böceklerin saldırı zamanlarında bazen korku duyucak, karakterlerin savaşma sahneleriyle heyecanlanacak, çıkmaza girilmiş yerlerde gerilecek ve dokunaklı sahnelerde hüzünlenecekseniz. Birçok duyguyu bünyesinde barındıran Hive; korku, psikolojik, seinen türlerini içerin bir webtoondur.
  13. Size “Goth” ne demek birazcık açıklamak istiyorum. “Goth” kelimesini tek bir kelimeyle anlatmak oldukça zor. Boynuna beyaz haç ile siyah ceket giyen insanlar genellikle “Gothlar” olarak adlandırılırlar. Gothlar genellikle siyah giyinimleriyle, üzerlerindeki haçlarla, ağır makyajlarıyla ve sakin, soğuk ve cool tavırlarıyla tanınırlar. Hikaye iki lise öğrencisi olan Kamiyama Itsuki ve Morino Yoru arasında geçmektedir. Bu geçlerin yakınlarında olan ölümlere özel bir ilgileri vardır. Son derece analitik becerilere sahip olan Kamiyama hızlı bir şekilde olayları çözmektedir. Çoğu zaman, suçların çoğunu en küçük ayrıntıya kadar çözen Kamiyama'dır. Ama onun ilgilendiği tek şey Yoru Morino'nun nasıl öldürülmesi gerektiğidir. Sırası gelmişken, “Goth” basit bir konsepte sahip. Her zaman canavarlar tarafından kaçırılan eroin, kahraman tarafından kurtarılır. Bu fikir zaten önceki fantastik hikayelerde çokça kullanılmıştır. Bizim hikayemizde hayaletler, şeytanlar vampirler ve kurt adamlar gibi karakterlerin yerini olağanüstü ve zalim şuçlular alıyor. Amacım bu manga ile şahane detaylara girmemektir. Benim romanımı ünlü mangaya dönüştüren okuyucularıma ve özellikle Kenji Goiwa’ya teşekkürlerimi sunarım. -Otsuichi
  14. Ulaşabileceğimize inandığımız yerler hala çok uzakta, hala çok yüksekte. Verilen sözler gerçekliğini kaybedip, silinmeye başladı. Kalabalıktan uzaklaşan gölgeler... Kalp atışları sahiplerinin hızına uymayı reddetti. Benimle ilgili hiçbir ilsi olmadığı konusunda ki ısrarını sadece izledim. Geri kalmamak için ilerlesem bile, yorucu günler kendini tekrar edip duracak. Sindiremediğim öfke saldırganlığına devam ediyor. Kalbim tamamen yıpranıp sesini bastıracak olursa... Tüm yapabildiğim mahvolmak pahasına, gökyüzüne benzeyen bu kalbi parçalamak. Kalplerimizi sıcacık rüzgarlarla doldurarak yükseklere tırmanalım. Bizi esir eden zincirlerden kurtulup... Son ana kadar yükseklere tırmanma arzumuzu sürdürelim! Tüm dünya çelik gibi sarsılmaz bu hayallerimizi bilsin. Haruna Yuu twitter bağımlısı bir lise öğrencisidir. Akutsuki Fuuka adlı bir kızla yolda çarpışır. Fuuka, Yuu'nun kendisini çektiğini düşünür ve Yuu'nun telefonunu kırar. Yuu, Fuuka'nın okuluna transfer olur ve Fuukayla aynı sınıfa düşer. Fuukayla çarpıştıklarında Fuuka bir cd düşürmüştür ve Yuu telefonunu okulun çatısından düşürmüştür. Yuu'nun telefonunu bulup Yuu'ya veren Fuuka ile Fuukanın düşen cdsini geri veren Yuu barışmışlardır. Bir gün, aile üyelerinden birinin eline 2 kişilik aşk filmi bileti geçer. Bu bilet Yuu'a verilir. Yuu'nun elinde çok sevdiği sanatçının film müziğini yaptığı filmi gören Fuuka, Yuu ile birlikte o filme gitmek ister. Filme gittiklerinde çiftler için özel dağıtılan anahtarlıklar vardır. "İşte senin nazarlığın" "Bunu alabilirsin" "İhtiyacım yok ki. İkisi de sende kalabilir." "Ama bu sadece çiftlere özel bir hediyeydi." "Evet ama biz gerçekten çift değiliz ki" "Onu henüz bilmiyoruz."
  15. Belki de duyduğum masal, Uykusuz gecelerde, bir peri masalıymış. Belki edebiyet unutulacak, zevki seçeceğim ve laneti ve hayatımı. Çünkü bu gölgemden devamlı kaçmaya devam edeceğim. Kalbimin derinliklerine inerek. Buna rağmen yapabilirsem. Kendimi sevmeye devam etmeye... Parçalanmış bir güneşten düşen iki parça ve hislerimi diken diken bu şey karanlık tarafından lanetlenmiş. Arkamda bıraktığım hisler değişmeye cüret ediyorlar. Bu hikaye artık devam ettirilmeyecek. Özgürce, özgürce... İdareceyi alıcam, ve daha yükseklere uçacağım. Ana karakterimiz Fruya Chihiro. Shiyou lisesinde birinci sınıftır. Zombi videoları izlemekten hoşlanır.Hep bir zombi sevgilisi olsun istemiştir. Chihiro ailesiyle birlikte taşra bir alana gitmiştir. Taşra alanda kitapları sahte ve gerçek olarak düzenleme işi yapmışlardır. Bu işi yaparken Chihiro diğerleri kadar iş yapamaz ve çok yorulur. Öğlen yemeği vaktinde herkes yemeğe giderken o hareket edemediği için kitap düzenledikleri bölgede kalır. Herkes gittikten sonra yukarıdan bir zombimsi elin uzandığını görür. Kalktığında ise bu el yok olur ve gözüne kitap arasında olan bir şey çarpar. Bu şey annesinin resmidir. Annesinin resmi daha sonra elinden uçar ve birden bire bir kırılmış yerin içine düşer. Chihiro kırılmış yere baktığında bir kitap görür ve onu alır. Boşluktan aşağıya baktığında ise annesinin hülyasını görür. Ve daha sonra büyükler tarafından dağda kızlara eşlik etmeleri için gönderilir. O sırada kızla karşılaşır. "Kaybolmak istiyorum. Başka biri olarak yeniden doğmak istiyorum. Merak ediyorum, mümkün mü?"

.

logo.png.c9c7979e5a58750c2eb2f340594d083

AniSekai Fansub | Türkçe Fansub, Türkçe Anime & Manga & Kore & Japon Dizi & Film Çeviri ve İzleme, Anime/J-Pop/k-Pop/Kore Radyo, Uzakdoğu Anime Manga Haberleri ve Oyun Dünyasına Dair Herşey

 . 

Bizi Takip Edin.

×
×
  • Create New...