Jump to content
Search In
  • More options...
Find results that contain...
Find results in...

Andreas-san

Blog Yazarı
  • Content Count

    11
  • Joined

  • Last visited

  • Days Won

    5

Andreas-san last won the day on September 22

Andreas-san had the most liked content!

Community Reputation

10 Good

About Andreas-san

  • Birthday 09/02/1997

Personal Information

  • Gender
    Kadın

Recent Profile Visitors

380 profile views
  1. Bungou Stray Dogs izleyenler Osamu Dazai ismini iyi bilir. Animedeki Dazai oldukça eğlenceli, tatlı-sert, intihar etmek için bin bir yol arayan ama bir yandan da canım yansın istemeyen tuhaf bir tipti. Bungou Stray Dogs animesinde yer alan güzel bir ayrıntıdan bahsetmek isterim. Animede yer alan karakter isimlerinin çoğu Japon edebiyatında yer alan önemli yazar isimleriyle aynıdır. Aynı zamanda Japon edebiyatı haricinde Edgar Allan Poe ve Dostoyevski gibi ünlü yazar isimleri de yer almaktadır. Sizin izleniminiz nasıl oldu bilmiyorum fakat ben ilk fark ettiğim zaman oldukça hoş bir detay olarak düşünmüştüm. Japon edebiyatında Yukio Mişima ve Haruki Murakami’nin diline ve eserleri ele alış biçimine oldukça hayranımdır. Bu sebeple animede bahsi geçen yazarları da araştırmak istedim ve karşıma Osamu Dazai’nin animede ki karakterden oldukça farklı, buhran ve bunalım içinde geçen hayatı çıktı. Kitaplarıyla ve üzücü hayatıyla Japon edebiyatında önemli bir yere sahip olan Osamu Dazai’nin hayatına gelin şöyle bir göz atalım. Gerçek ismi Şuuiçi Tsusima yazar aristokrat kesimde yer alan ailenin 12 çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. İçinde bulunduğu statüyle kişiliği uyuşmadığı için genel olarak ailesinde saygı ve kabul gören biri olmadı. Aile geleneği olan siyasetçiliği tercih etmeyip yazarlık mesleğini tercih ettiği için ailesi Dazai’ye karşı cephe aldı. Sonrasında komünist bir partiye üye olması sebebiyle ailesi tarafından reddedildi. Edebi hayatında Ryunosuke Akutagawa’ yı örnek alan Dazai, Akutagawa’nın 35 yaşında intihar ederek ölmesiyle çok üzüldü ve derinden etkilendi. Bu dönemde bir geyşa ile evlenmesi sebebiyle ailesi tarafında bir kez daha reddedildi. Köklü bir geçmişe ve nüfuza sahip olan ailesinde ayrık otu olarak tanımlanan Dazai, buhran ve bunalım içinde geçmiş 39 yıllık hayatının büyük bölümünde esrarkeş, veremli, asabi, kavgacı ve alkolik biri olarak 5 kez intihar etmeye kalkıştı. Animede de aynı şekilde Dazai’nin sürekli bir intihar girişimi içinde olduğunu hatırlayacaksınızdır. Animede ki tiplemesiyle pek ciddiye alamasak da gerçek hayatta bir insanın 5 defa intihar girişiminde bulunması oldukça ürkütücü ve üzücü bir olay. Bununla birlikte kitaplarında da sıklıkla ölüm ve intihar düşüncesine yer veren Japon yazar yalnızlık hissini de işlemeyi de ihmal etmemiştir. Büyük bunalım ve içsel buhranlar içinde geçirdiği hayatına birçok kez son vermeye çalışan Osamu Dazai 5. Denemesinde başarılı olur ve yazarının cesedi 39. doğum günü olan 19 Haziran’da bulunur. Dazai üzerinde çalıştığı son kitap olan "Hoşçakal" ı bitiremeden ölmüştür. Son kitabının finalini dünyaya hoşçakal diyerek bitiren yazarın Japon toplumu üzerindeki etkisi oldukça büyüktür. Yazar'ın ölmeden bıraktığı intihar notunda yazan "Doğduğum için beni affedin." sözü Japon kültürünü oldukça etkilemiş ve günümüze kadar gelmiştir.
  2. Beğendiğim ve bence mutlaka okumanız gereken serilere başlamadan önce kısaca webtoon’un ne olduğundan bahsetmek istiyorum. Webtoon, Kore menşeili internet ortamında çizilen ve yayımlanan çizgi romanlara deniliyor. Genelde renkli bir şekilde çizilen webtoonlar elden çizim yerine grafik tabletler üzerinden oluşturuluyor. Mangadan farklı ise genelde renkli olarak çizilmesi ve basılmıyor oluşu. Bir diğer fark ise webtoonlar yukarıdan aşağıya doğru okunurken mangalar soldan sağa doğru okunuyor. Ufak bir bilgilendirmeden sonra benim favori listemde olan ve sizlere çekinmeden önereceğim webtoonları sıralamak isterim. Umarım bir şans verip vaktiniz olduğunda okumaya başlarsınız. 1. Tower of God Aslında Tower of God 2020 Nisan ayında anime olarak yayınlanmaya başlayarak büyük bir sükse oluşturmuştu. 13 bölüm halinde yayınlanan anime her ne kadar şu an bitmiş olsa da webtoonu hala devam etmekte. Okumak isteyenler için Türkçe olarak 485. Bölüme kadar çevrilmiş halde. webtoonların okunma sayıları git gide artmaktayken anime versiyonlarını görmek tabi ki de izleyenleri sevindiriyor fakat güncelde devam eden bir seri olunca 13 bölümlük bir versiyon haliyle kimseyi tatmin etmiyor. Bilmeyenler için serinin konusu ise şöyle, hayatının büyük bir kısmını tek arkadaşı Rachel ile geçiren Bam bir gün arkadaşı Rachel’ın ‘kale’ denilen yere gitmesiyle çok üzülür. Arkadaşının peşinden kapıyı açmayı başarıp kaleye giren Bam’ı kalenin türlü zorlukları beklemektedir. Webtoonda çizimleri oldukça güzel ve kaliteli, fakat anime versiyonunda nedense bana çizimler ve arka plan oldukça soğuk geldi. Gerçi itiraf etmem gerekirse renkli ve canlı çizimleriyle bana yeterli gelen webtoonların animasyon hallerini ben olmasa da olur şeklinde değerlendiriyorum. Sonuç olarak webtoon’un One Piece’i denilen bu seriye bence bir göz atmalısınız. Ah bu arada Kore menşeili bir yapım olması sebebiyle açılış şarkısını bir k-pop grubu seslendirmiş ve kanaatimce oldukça hareketli ve epik bir parça olduğunu söyleyebilirim. Bağlantısını buraya bırakıyorum... 2. Solo Leveling Oldukça popüler olan webtoonlardan biri olan ‘Solo Leveling’ aslında Chu-Gong tarafından yazılmış bir Novel’dan uyarlama. Ve bence oldukça iyi de bir uyarlama. Hatta bir oyun (gamer) webtoonu olarak anime versiyonu çekilse SAO’yu sollar gibime geliyor… Konusundan bahsedersek, webtoon’un başlama tarihinden 10 yıl kadar önce bir kapı açılır ve bu kapıdan farklı seviyelerdeki canavarlar giriş yaparlar. Aynı şekilde farklı seviyelerde avcılık yapan insanlar da bu canavarları yok etmeye çalışır. Ana kahramanımız Sung Jin-Woo’da en düşük seviye olan ‘E seviye’ bir avcıdır ve ‘Dünyanın en güçsüzü’ şeklinde de bir lakabı vardır. Fakat ailesini geçindirmesi gereken Jin-Woo buna rağmen canavarların bulunduğu zindanlara inmekten ve ağır yaralar almaktan çekinmez. Bir gün tuhaf bir zindanda tuhaf bir canavarla karşılaşan Jin-Woo ve ekibi büyük bir tuzağa düşer. Burada artık ölümü kabullenen Jin-Woo nerden geldiği belli olmayan bir güç elde eder ve olaylar gelişir. Okumak isteyenler için şu anda 120 bölümlük bir Türkçe çevirisi mevcut ve seri hala devam etmekte. webtoonlar’ın anime versiyonlarının yaygınlaştığı son zamanlarda bana öyle geliyor ki bu seriyi de yakın zamanda ekranlarımızda izleyebiliriz. 3. Uncle Cool Kısaca konusu, korkunç görünümlü bir adam ürkek bir kızı gözüne kestirir fakat kız onun yanında korksa da sakin kalmayı başarır. Daha sonrasında sürekli yolları kesişmeye başlayan bu ikilinin arasında romantik bir ilişki başlar. Aslında bu webtoona başlamam bir arkadaşımın vesilesiyle oldu. Arkadaşım çok değişik mizahlı-komikli-dramlı bi webtoona başladım, Allah aşkına bir bak dedi. Kendisi genelde manga ya da webtoon tarzı şeyler okumadığı için bu önerisi beni oldukça şaşırtıp bir miktar gözümü yaşartsa da (çünkü ben manga okurken başıma gelip söylenen bir insandı kendileri haha) gidip okumaya başladım. Gerçekten de webtoon mizahı ve parodileriyle sizi güldürmeyi başarıyor. Gintama izleyenler karakterlerin büründüğü o tuhaf surat ifadelerini çok iyi bilir, Uncle Cool'da çizerin kullandığı o benzer ifadeler komedi anlamında seriye ayrı bir kalite katmış. Seri bir yandan da işlediği günlük ve sosyal sorunlarla toplumsal konulara değinmeyi de ihmal etmemiş. Şu an güncelde 62 bölümlük bir çevirisi bulunan bu mizahlı-komikli-dramlı webtoona bence bir şans vermelisiniz. 4. Sweet Home Geçtiğimiz aylarda Netflix’in de dizi uyarlaması için çalışmalara başladığı, Güney Kore’de korku- gerilim türünde popüler olan Sweet Home ile devam edelim. İsminin ilgimi çekmesiyle dur bi bakayım diye başladığım daha sonra bayılarak okuduğum hatta çevirisini bekleyemeyip orijinalden devam ettiğim ve sonunda ağlayarak (iyi anlamda) bitirdiğim bu esere, yazarına sevgiler göndererek değinmek isterim. Öncelikle yazarın olayları birbirine bağlayışı, aralarda verdiği flash backler gayet yerinde ve anlamlı, böylece okurken hikâyenin içine girebiliyorsunuz. Her bölümde merakla diğer bölüme geçmemi sağladı diyebilirim. İlerleyen bölümlerde neden böyle bir karaktere gerek var diyebileceğiniz türde bir- iki tip var. Fakat onlardan da öte her bölümde yeter artık öl diye sinirden ekranı yumruklayacağınız biri var… Şu aşağıdaki şahıs... Son dört bölümdeki gerçekten etkileyici ve duygu yüklü sahnelerle keşke biraz daha devam etse diye düşünmüştüm ama yine de olması gerektiği gibi bittiğini söyleyebilirim, yani niye böyle saçma bitti diyebileceğim bir durum yok. Sonunda ise webtoonun ismini çok güzel bir şekilde bağladıklarını da belirterek içeriğini kısaca özetleyeyim. Sweet Home, insanların hayatta en çok olmayı /olmasını istediği şeyi yansıtan canavarlara dönüştüğü ve dünyayı ele geçirip insanlığı yok ettiği bir dünyada geçer. Okurken herkesin, bu hayatta gerçekten ne istediğini sorgulamasına da neden olur. Kahramanımız Hyun Cha, ailesiyle ilişkisi pek iyi olmayan bir ergen olarak karşımıza çıkmakta. Beklenmedik bir kaza sonucu ailesinin öldüğü haberini almasıyla artık yapayalnızdır. Bu yüzden evini terk etmek zorunda kalır ve tek başına yeni bir daireye çıkar. Taşındığı apartmanda bir şeylerin farklı olduğunu hisseder ama anlayamaz. Bu arada yaşadığı olaylardan dolayı 25 Ekim’de intihar etmeyi planlar. Fakat öyle şeyler yaşayacaktır ki o gün yani intihar gününde bile apartmandaki sağ kalan bir grup insanla beraber, yaşamak için hayatta kalmaya çalıştığının farkına varacaktır. 5. 10 Years That I Loved You The Most Aslında ismini okuduğunuz zaman bile burnunuza buram buram dram kokuları geliyordur herhalde. Çünkü ben de okur okumaz ‘Hmm galiba bir miktar ağlayacağım, varıp peçetelerimi hazırlayayım.’ izlenimini uyandırmıştı. Keza öyle de oldu. Webtoon her ne kadar klasik dram ögelerini barındırıyor olsa bile, artık size dram ögesi denildiğinde ne çağrıştırıyorsa, işleniş şekli farklı. Aynı zamanda ‘The Decade Of Deep Love’ adlı bir Novel’ı da var. Webtoon Shounen- ai kategorisinde yer alıyor. Bilmeyenler için söylemek gerek, shounen- ai türündeki eserler erkekler arası aşkı ve romantizmi konu alan eserlerdir. Her ne kadar bu türdeki eserlere oldukça fazla eleştiri ve nefret yorumları gelse de herkesin fikirlerine ve tercihlerine saygılı olunması gerektiğini unutmamak gerekir, aşk aşktır, sevgi de sevgi… Konusundan çok çok az bahsediciğim çünkü eğer fazlaya kaçarsa tüm büyü bozulur. 10 yılı aşkın bir süredir birliktelikleri olan Lewis He ve Adolph Jıang’ın ilişkisinde bazı çatlaklar oluşmaya başlar. Adolph çevresi değişip başarıları arttıkça değişmeye başlamıştır ve Lewis’i aldatarak en büyük hatasını yapar. İkilinin arasında ki çatlak gittikçe genişlerken Aloph’un bilmediği çok önemli bir şey vardır ve olaylar hüzünlü bir şekilde gelişir. Webtoon ‘tamamlanmış’ statüsünde olmakla beraber Türkçe çevirisinin olmaması gibi bir problemi mevcut. Yani en azından ben bulamadım. Tanıtımını en sona bırakma sebebim de bu. Ama dram kategorisinde ki türlerden hoşlanıyorsanız kesinlikle ‘10 Years That I Loved You The Most’a bir şans verip o hüzün denizine bir tur dalmalısınız. (Bu arada webtoonu okurken Aimer dinleyebilirsiniz. Kesinlikle iyi bir kombinasyon oluşturuyorlar)
  3. 2020 senesi Covid-19 sebebiyle genel olarak evlere kapandığımız ve hayalini kurduğumuz yerlere seyahat edemediğimiz bir sene oldu. Dünya genelinde büyük can kayıplarına sebep olan bu pandemik süreç dilerim en kısa zaman içerisinde biter. Hal böyle olup evlerde kalınca herkes, yeni bir dil öğrenmekten enstrüman çalmaya, ekmek yapmaktan, vücut geliştirmek gibi çeşitli hobilere soyundu. Fakat yine de seyahat özgürlüğüne sahip olmak büyük bir nimet galiba. Ben de bu sene hiçbir yere seyahat edemeyince, deli gibi gezmek istediğim yerlerle ile ilgili blog yazılarını okumak ve oraları gezmeyi başarabilmiş olan insanların çektikleri fotoğraflara bakarak vakit geçirdim. E gezmiş kadar olmadım tabii ama olsun… Aslında genel manasıyla gezmeyi istediğim çok fazla yer ve ülke var fakat Asya ülkeleri listemde başı çekiyor. Oldukça fazla doğa harikalarına ve gerek dini gerek felsefik inançların izini taşıyan mekân ve objelere sahip olan Japonya ise birinci sırada yer alıyor. Fakat Japonya oldukça pahalı bir ülke ve ‘E hadi bu hafta da Japonya’ya gitsek ya!’ denilince gidilmiyor maalesef. Bu sebeple benim gibi ‘Ben o parayı biriktirip giderim arkadaş!’ diye düşünenler için kendi çapımda mutlaka gidilmesi gerektiğini düşündüğüm 7 farklı mekânı sizlerle paylaşmak istedim. Olur da o çok istediğiniz Japonya turunu gerçekleştirirseniz buralara uğramadan geçmemelisiniz! Sevgili hayalperest arkadaşlar biliyorum ve inanıyorum ki gezmeyi istediğimiz yerleri elbet bir gün gezeceğiz fakat sanırım bir süre daha bu şekilde idare etmemiz gerekiyor, umudunuzu sakın kaybetmeyin… 1. Itsukuşima Tapınağı ve Yüzen Kapısı Hiroşima Körfezi’ndeki Itsukuşima adasında yer alan tapınak ve yüzen kapısı Torii, Dünya mirası listesinde yer almakta. Sular yükseldiği zaman su altında kalan Torii kapısı, suyun içinden çıkıyormuş izlenimini verdiği için oldukça mistik ve ilginç bir görüntü oluşturuyor. Torii kapısının geçmişi 12. Yüz yıla kadar uzanmakla birlikte tapınağa gelen hacılar için önemli bir simge. Bence de Itsukuşima Tapınağı mistik yapısı ve görüntüsüyle canlı canlı görülmesi gereken yapıların başında gelmekte. 2. Sagano Bambu Ormanı Eğer sosyal medyanızın genel olarak seyahat kısmında takılıyorsanız Sagano Bambu Ormanı ya da herhangi bir bambu ormanı fotoğrafı mutlaka keşfetinizde karşınıza çıkmıştır. Çünkü ben Sagano Bambu Ormanı’nı bu şekilde keşfettim. Önce fotoğrafla bir iki dakika kadar bakıştık ve sonrasında hakkında daha fazla şey okumak istedim. Sagano Bambu Ormanı Japonya’nın Kyoto şehrinde yer almakta. Oldukça fazla ziyaretçi kitlesine sahip olan orman 500 metrelik bir yürüyüş parkuruna sahiptir. Orada yürümek kim bilir ne kadar keyif verici bir aktivite olurdu. Bambular sık ve kalın olduğu için çok fazla güneş ışığını geçirmezler hal böyleyken çekilen fotoğraflarda da oldukça mistik bir hava sezilmekte. 3. Fushimi Inari Tapınağı Aslında Fushimi Inari Tapınağı’nı listeme ekleme tarihim epey eski. Bir Geyşa’nın Anıları adlı filmi izlerken birbiri ardına sıralanmış kapıların adeta bir tünel görüntüsü oluşturduğu bu yol ve tapınak oldukça ilgimi çekmişti. Inari yani pirinç Tanrısı için yapılmış olan tapınak Japonya’nın eski başkenti olan Kyoto’da yer almakta. Zaten hangi mekana el atsam Kyoto’da çıktı. Ayrıca tapınağa girişlerde herhangi bir ücret alınmamakta. İşte gezmek için yeterli bir sebep daha! 4. Japonya Ashikaga Parkı Mor salkımlar bir yerden tanıdık geldi öyle değil mi? Kimetsu No Yaiba izleyenler çoktan durumu çaktı bile! (Kimetsu yazım için tık tık..) İşte tüm bu güzelliği içinde barındıran yer Ashikaga botanik bahçesi ve parkı. Ashikaga parkı içinde bulundurduğu türlü çiçek ve ağaç türleriyle Japonya’da oldukça fazla ziyaret edilen yerlerden biri. Kendi içerisinde sekiz bölüme sahip parkın içerisindeki bitkilerin çiçek açma dönemleri birbirinden farklı. Özellikle mor salkımların oluşturduğu uzun ve büyüleyici tüneli görmek için giden turistlerin Nisan- Mayıs aylarını tercih etmesi gerekiyor. Büyüleyici tabiatıyla doğa severlerin kesinlikle gitmesi gereken yerlerden biri olan Ashikaga parkını sizde notlarınıza kaydetmeyi sakın unutmayın! 5. Himeji Kalesi Kale Honshu adasının güneyinde bulunan Himeji şehrinde bulunmakta. Bilindiği üzere 2. Dünya savaşı esnasında Japonya’ya atılan atom bombası sebebiyle çoğu yer hasar görmüştü. Himejima kalesini burada ayıran en önemli özelliği ise sapasağlam ayakta kalıp orijinalliğini bozmamış olması. Bu sebeple de Unesco Dünya Mirasları listesinde yerini almıştır. Japonya’nın en büyük kalelerinden biri olan Himeji Kalesi birçok film ve dizi çekimine ev sahipliği yapmış. Bunlardan biri de Tom Cruise’nin oynadığı ‘The Last Samurai’ filmi. Heybetli ve tarih kokan görüntüsüyle bence Himeji Kalesi de Japonya’nın görülmesi gereken değerlerinden biri. 6. Studio Ghibli Müzesi E bir Hayao Miyazaki hayranı olarak Japonya’ya gidersem ziyaret etmeden dönmek istediğim yerlerden biri de tabi ki Studio Ghibli Müzesi. Bu müze 2001 yılında Japonya’nın Mikata kentinde tanıtım amacıyla kurulmuş olup açılmasıyla birlikte oldukça ilgi çekmiştir. İzleyen bilir Studio Ghibli’nin hiçbir yapımı izleyeni hayal kırıklığına uğratmaz, uğratmadığı gibi barındırdığı sonsuz hayal gücü ve fantastik evrenleriyle zihinlerimizin yeni ufuklara yelken açmasına vesile olur. En azından neredeyse tüm yapımlarını izleyen bendeniz öyle olduğunu düşünüyorum. (Ghibli yazım için tık tık...) Müze Covid-19 salgını sebebiyle ziyarete kapanınca stüdyo bir karar alarak Youtube’da yaklaşık 1 dakikalık sanal bir tur videosu yayınladı. Komşum Totoro’dan Kiki’ye , Ruhların Kaçışından, Howl’un Yürüyen Şatosu’na kadar kült denilebilecek yapımları da görebileceğiniz müze bizzat Hayao Miyazaki tarafından tasarlanıp dekore edilmiş. Karar size kalmış artık siz ister yerinde ister sanal ortamda bu harika yeri ziyaret edin. 7. Anime ve Manga Dünyası’nın Merkezi: Akihabara Gezi önerilerimde şu anlık son maddemde yer alan Akihabara, sanırım anime izlemekten ve manga okumaktan büyük zevk alan kişiler için önemli durakların başında gelmekte. Tokyo’da yer alan Akihabara aslında sadece anime-manga alanında değil teknolojik aletlerin de temin edildiği oldukça popüler bir yer. Her şeyin anime dünyasının bir parça gibi olan Akihabarada gezerken lütfen kendinizi kaptırıp cüzdanınızın boşalmasına izin vermeyin… Şu ana kadar araştırıp notlarını aldığım, fotoğraflarını kaydedip arşivlediğim, ‘Yok abi, ben bir gün buraya kesin gideceğim.’ Dediğim yerleri sizinle paylaşmaya çalıştım. Gidip görmediğim için verdiğim bilgiler oldukça yüzeysel ve sadece öneri mahiyetindedir. Umarım yine de keyifle okur ve seyahat listenize bu yerleri de eklersiniz…
  4. Animelerin olmazsa olmazları hiç şüphesiz açılış ve kapanış şarkılarıdır. Animeyi izlemeye başlamadan önce açılış şarkısıyla kafamızda bir ön izlenim oluşuyor ve bazen de spoiler yiyebiliyoruz. Ama bir anime ne kadar çizimiyle, efektleriyle ve seslendirmesiyle bir bütün oluşturuyorsa bu bütüne müzikleri de dahil oluyor. Bugüne kadar sayısız anime izledim ve gerçekten bir orana vurmam gerekirse açılış şarkısı iyi olan hiçbir animenin kötü olduğuna denk gelmedim. Eğer siz denk geldiyseniz lütfen bunu içinize atınız hehe! Evet okuduğunuz üzere benim iddiam bu şekilde. İsterseniz şimdi gelin örneklerle size ne kadar haklı olduğumu kanıtlayayım. Açılış şarkılarını geçemeyip sonuna kadar dinlediğiniz animelere hep birlikte göz atalım. Eminim verdiğim örneklerle siz anime severler de bana hak vereceksiniz. Şimdiden iyi dinlemeler... 1. Tokyo Ghoul Seriye benim favori animelerimden biri olan Tokyo Ghoul ile başlamak istedim. Tamam tamam şimdi siz söylemeden ben itiraf edeyim mangayı okuyanlar için Tokyo Ghoul Re: Sezonuyla gerçekten batırdı ve tam bir hayal kırıklığıydı ama bu tüm seriyi kötülemeyi gerektirmez. Haydi şimdi herkesin aşina olduğu o mükemmel açılış şarkısını dinleyelim! Şarkı: Unravel Sanatçı/ grup: Ling Tosite Sigure 2. Death Note Herhalde Death Note denildiğinde hepimizin aklına bir elma bir de açılış şarkısı geliyordur. 2006 senesinde yayınlanan anime günümüzde bile hala popülerliğini korumakta. Şahsen benim ilk izlediğim animelerden biri olan Death Note’ un açılış şarkısını bir dönem zil sesi olarak bile kullanmışlığım vardır. Eminim sizde dinlediğiniz zaman dilinize pelesenk olacak… Şarkı: Nightmare Sanatçı/ grup: the WORLD 3. Bleach Yeni sezonunun çıkacağı haberleriyle son zamanlarda yeniden gündeme gelen Bleach, anime severlerin favorilerinde olan animelerden biri. Şahsen ben Bleach için bir solukta bitirdim diyemem ama bence finaline kadar her yönden oldukça gelişme göstermiş bir anime diyebilirim. Ama başından beri güzel olan bir şey var ki o da açılış şarkıları. Gerçekten ilk açılış şarkısından son açılış şarkısına kadar hepsi oldukça kaliteli parçalardı, hepsini dinlemenizi öneririm ama benim favorim tabi ki de ilk açılış parçası. Şarkı: Asterisk Sanatçı/ grup: Orange Range 4. Demon Slayer Şimdi bir tane de yakın dönem animelerinden örnek vermek lazım. Demon Slayer 2019 yılının oldukça popüler olan yapımlarından biri. Mangası da geçtiğimiz aylarda final verdi. Şahsi fikrim ise animesinin çizimleriyle ve efektleriyle oldukça kaliteli olması.(Demon Slayer incelemem için tık tık...) Benim Demon Slayer’ı keşfetmem ise açılış şarkısıyla birlikte oldu. O kadar beğendim ki şarkıyı bitirdikten sonra gidip animeye başladım ve pişman değilim arkadaşlar. Çünkü yazar- san der ki; ‘Açılış şarkısı güzel olan her anime güzeldir.’ Şarkı: Gurenge Sanatçı/ grup: LİSA 5. Noragami Haydi itiraf edin Noragami başlığını gördüğünüzde aklınıza Yato’nun ‘cat face’ ifadesi geldi hehehe. Yeni sezonunun gelmesini beklerken ciğerimizi solduran Noragami’nin açılış şarkıları popüler müzik grupları tarafından seslendirilmiş. Ve hepsi de oldukça eğlenceli ve hareketli parçalar. O zaman bu açılış şarkısı da animeyi unutmamak için tüm sezonlarının dönüp dönüp tekrar izleyen Noragami severlere gelsin. Şarkı: Kyouran Hey Kids! Sanatçı/ grup: The Oral Cigarettes 6. Gintama Komedi türündeki animelerden bahsedilince aklıma gelen ilk anime tabiki de Gintama. Ama hala yeni sezonunu bekliyorum. Yine uzun soluklu bir anime olduğu için birden fazla açılış şarkısına sahip olan animenin genel manada açılış şarkıları için standartın üzerinde diyebilirim. Ama tabiki ben burada benim favorim olan bir tanesini sizinle paylaşacağım ve eminim ki beğeneceksiniz. Şarkı: Know know know Sanatçı/ grup: DOES 7. Psycho-Pass Bana her şeyiyle kendini beğendiren Psycho-Pass’den bahsetmesem olmazdı. Cyberpunk türünün önde gelen yapımlarından biri olan animenin her açılış şarkısına bayılıyorum. Animenin aşılış şarkısı, Tokyo Ghoul’un açılış şarkısını seslendiren grupla aynı. Aslında sadece açılış şarkılarından bahsediyorum ama iyisi mi siz gidin bu animenin kapanış şarkıları da dahil tüm müziklerini dinleyin. Şarkı: Abnormalize Sanatçı/ grup: Ling Sigure Tosite 8. Jibaku Shounen Hanako-kun Bu senenin oldukça popüler animelerinden biri olan Hanako-kun oldukça tatlış çizimlere sahip bir anime. Şu an sadece bir sezonu yayınlandı ama mangası hala devam etmekte. Şu an için animede gizemli bazı konular var ve bunlar izleyicileri ilerleyen zamanda büyük bir şoka uğratacak gibime geliyor. Benim Hanako-kun’u keşfetmem ise Demon Slayer’da olduğu gibi açılış şarkısını dinlememle gerçekleşti. Ne yapayım hareketli parçaları seviyorum… Şarkı: No:7 Sanatçı/ grup: Jibaku Shounen Band Aslında daha bahsedebileceğim ve muhtemelen bu yazıyı paylaştıktan sonra aklıma gelecek daha nice anime ve açılış şarkısı var ama ben son zamanlarda çok sık dinlediklerimden ve dinlemekten bıkmadıklarımdan bir derleme yapmak istedim. Umarım beğenmişsinizdir. Eğer eklemek istediğiniz bir parça varsa yorumlarda paylaşmanızı çok isterim.
  5. Mizuho Kusanagi’ye ait olan mangadan uyarlanan anime, 2014 yılında 24 bölüm ve 3 OVA yayınlamıştır. Ve ne yazık ki o gün bugündür Akatsuki No Yona hayranları hala 2. Sezonun gelmesini beklemekte. Şahsen seriyi beğenen ve beğendiğim animelerin yeni sezonlarını beklemeye alışmış bir izleyici olarak geçen 6 yılın ardından umutlarım yavaş yavaş tükenmeye başlamıyor da değil. Stüdyo Pierrot, gerçekten anime severleri bekletmeyi seviyor (bknz: Tokyo Ghoul: re serisi). Biraz animenin konusundan bahsedecek olursak, tüm olaylar Hiryuu krallığının el bebek gül bebek yetiştirilmiş, yediği önünde yemediği arkasında olan prensesi Yona etrafında gelişiyor. İlk bölümlerde gerçekten Yona’dan adam olmayacağına o kadar emindim ki, anime boyunca Yona’nın gelişimi beni hayretler içerisinde bıraktı. Her neyse biz konumuza geri dönelim. E tabi Yona’nın babası tarafından bu kadar el üstünde tutulma nedenleri arasında küçük yaşta annesini kaybetmiş olması da var. Küçüklüğünden beri saraydan çıkmayan Yona’nın yanında âşık olduğu Soo-won adlı kuzeni ve yine çocukluk arkadaşı Son Hak vardır. Fakat Yona’nın kral babası Yona’nın 16. Doğum gününde tahta geçmek isteyen Soo-won tarafından öldürülür. Bunu gözleriyle gören ve Soo-won tarafından ihanete uğrayan Yona, Soo-won tarafından öldürülecekken Son Hak tarafından kurtarılır ve birlikte saraydan kaçarlar. Saraydan kaçan ikilimiz, sonrasında Kızıl Kral ve ona hizmet eden 4 ejder efsanesini öğrenir ve 4 ejderi aramaya yola çıkar. Yona ve 4 ejder Yani basitçe animede tüm sezon boyunca Yona ve Hak ejderleri arayıp buluyor ve tahtı geri almak için kendilerine katılmalarını istiyorlar. Yapımcılar da sağolsun ‘E hadi tüm ejderleri bulup ikna ettiler, sezonu bitirelim.’ demişler ve ardından 2. Sezon hiçbir zaman gelmemiş. Biraz karakterlerden bahsetmek istiyorum çünkü hiçbiri özensiz ve gereksiz değiller. Yona’dan bahsetmiştim o sebeple hemen Son Hak’a geçmek istiyorum. Son Hak çocukluğundan beri Yona’nın korumalığını yapan rüzgâr kabilesinin varisi. Aynı zamanda Yona’nın çok yakın arkadaşı. Fakat Hak Yona’yı arkadaştan fazlası olarak görüyor orası ayrı. Bana göre ise gerçekten itina ile oluşturulup çizilmiş favori karakterlerimden biri. İçten içe Yona’yı seviyor fakat söyleyemiyor ama onun için ölmeye de her daim hazır. Bizim aptal Yona’da Soo-won diye Hak’a yakınıp duruyor. Bu arada Son Hak :)) Son Hak'tan bahsetmişken, Yona'nın Hak'ı gözardı edip aşık olduğu Soo-won'a değinmek isterim. Mangasına devam ettiğim için Soo-won'a kötü karakter demem çok zor. Her ne kadar şu anda açıklanmasa da yaptığı her şeyin bir nedeni varmış gibi görünüyor. İyisi mi mangaya devam edip neler olacağını izlemek. Soo-won Saraydan güç bela kaçan ikilimizin arasına katılan ilk ejderimiz ‘Hakuryuu’ yani beyaz ejder. Beyaz ejderimizin gerçek ismi ise Kija. Beyaz ejderimizin tek eli bir ejderha pençesi şeklinde ve oldukça da güçlü. Hak ve beyaz ejder arasındaki çekişmeler oldukça komik ve eğlenceli olmuş. Ayrıca beyaz ejder oldukça güzel bir şekilde çizilmiş. Beyaz ejder, Kija Grubumuzun arasına katılan 2. Ejderimiz ise mavi ejder. Şahsen animede benim en sevdiğim ve en üzüldüğüm karakter olur kendileri. Bir isme bile sahip olmayan mavi ejder, gözleriyle çok uzakları görebilme ve birilerini felç edebilme yeteneğine sahip. Bu sebeple lanetli biri olarak görülmüş ve diğer insanlardan izole ve yalnız bir hayat yaşamış. Oldukça güzel gözleri ve sessiz bir kişiliği olan isimsiz mavi ejderimize Yona sonradan ‘Shin-ah’ ismini veriyor. Mavi ejder, Shın-ah Giderek büyüyen grubumuzun arasına sonrasında yeşil ejder katılıyor. Şunu belirtmeliyim ki gruba katılma konusunda en çok direten ve katılmayı ilk başta reddeten ejder yeşil ejder. Jeha isimli yeşil ejderimizin gücü ise tek bacağının ejder bacağı şeklinde olması ve uçarcasına çok yükseklere zıplayabilmesi. Ayrıca oldukça renkli bir kişiliğe sahip olmasının yanı sıra ejder olmasından dolayı çok zorlu bir çocukluk geçirmiş. Yeşil ejder, Jeha Ejderlerimizin arasına en son katılan ejder ise sarı ejder. Bana göre sarı ejderin ortaya çıkışı ve aralarına katılmaları oldukça aceleye getirilmiş gibi. Sarı ejder grubun afacan çocuğu gibi çok enerjik ve aynı zamanda olgun. Fakat sarı ejderin gücünden bahsedersem spoiler vermiş olurum bu sebeple söylemiyeceğim. Onun hakkındaki şok edici gerçeği öğrenmeniz için OVA’ları izlemeniz gerekecek. Gerçi o kısım bile mangadan biraz farklı yansıtılmış ve bu beni oldukça rahatsız etti diyebilirim. Gerçekten Stüdyo Pierrot mangayı animeye uyarlarken acayip saçmalayabiliyor, eminim Tokyo Ghoul izleyenler bana hak verecektir. Sarı ejder, Zeno Animenin çizimleri oldukça kaliteli ve her karakterin derin kişilikleri ve yaşadığı üzücü hikayeleri var. Açılış ve kapanış şarkıları için beni kendine çeken vurucu bir parça yok fakat yine de hepsinin animeye uygun parçalar olduğunu söyleyebilirim. Fakat çok güzel ve heyecanlı başlayan animenin temposu sona yaklaştıkça düşüyor ve aceleye getirilmiş finaliyle noktayı koyuyor. Buna paralel olarak benim anime boyunca aklımda kalan tek şey ise Yona’nın etkileyici kişisel gelişimi oluyor. Her ne kadar animesi yıllar yıllar önce final vermiş olsa da mangası hala aylık yayınlanan birbirinden heyecanlı bölümlerle devam etmekte. Vakit ayırıp izlemeli miyim diye sorarsanız, bence kesinlikle izlemelisiniz. Devam eden mangasında şu an işler acayip bir noktaya gelmiş durumda bu sebeple animesini izler izlemez de mangasını okumaya koşmanızı öneririm.
  6. Bir hayalim var… Eğer bir gün olur da Japonya’ya bir seyahat gerçekleştirebilirsem, Sakura ağaçlarının eşsiz görüntüsüne canlı olarak tanık olmayı çok isterim. Bilen bilir, Sakura ağaçları denildiği zaman akla direkt Japonya gelir. Japonlar Sakura ağaçlarına büyük önem atfetmiş olup onlar için derin anlamlar taşımaktadır. Öyle ki ‘Sakura ‘Japonya’da çok yaygın kullanılan bir kadın ismidir. Sakura, ‘kiraz çiçeği’ anlamına gelip, meyve vermeyen bir tür kiraz ağacı çiçeğidir. Her yıl mart ayının sonu ile nisan ayının ilk haftası açan Sakura çiçekleri pek çok rengi ve çeşidi barındırıyor. Fakat en güzel halindeyken, solmadan çok çabuk dökülmesiyle ölümü çağrıştırmaktadır. Bu çağrışım Japon edebiyatına da yansımıştır. Yine Japon kültürünün önemli parçasından olan Samuraylar için de sakuralar önemli bir yere sahip. Sakura ağaçları samurayla herhangi bir savaş esnasında her an ölebileceğini düşündürürmüş. Sakuralar sadece 10 günlük bir süre içinde varlıklarını sürdürürler. Bu sebeple bu zaman aralığı Japonlar için büyük önem arz etmektedir. Aynı zamanda Sakuraların açtığı zaman dilimi Japonya’nın en çok turist çektiği dönemlerden biridir. Bu sebeple bu dönemde çeşitli festivaller de yapılır. Bu festivallerden biri olan ‘Sakura Zensen’ hayata yeni bir başlangıç yapmayı temsil eden bir festivaldir. Daha öncede belirttiğim gibi sakura ağaçları Japonlar için çok büyük bir öneme sahiptir. Öyle ki sakura tohumlarının yurtdışına çıkartılıp satılması dahi yasaktır. Fakat Japon hükümeti diğer ülkelere dostluklarını göstermek amacıyla sakura tohumları gönderiyor. Ve tabi ki bu ülkelere Türkiye de dahil. Japon Sakura Vakfı, 1890'da Japonya'ya ulaşan ve dönmek üzereyken çıkan tayfunda batan Ertuğrul Fırkateyni'nde şehit olan Türk denizcilerin anısına 2005 yılında, İstanbul'da dikilmek üzere 527 sakura fidanı yollamıştır. Hayata dair bu denli hüzünlü ve bir o kadar da derin manalar taşıyan sakura çiçekleri sunduğu saf ve naif duruşuyla, içerdiği yüklü anlamlarla, kim bilir belki bir gün sizin hayatınızda da farklı bir anlam taşıyabilir.
  7. Dilimize “İblis Avcısı” olarak çevrilen 2019 yılında yayınlanmaya başlayan ve mangası ile de geçtiğimiz haftalarda final veren anime, yayınlanmaya başladığı tarihten bu yana anime severler tarafından oldukça sevilmiş ve popülerliğini korumaya devam etmiştir. Öyle ki haftalık shonen jump olarak yayınlanmış olan seri manga satışlarında birinciliğini koruyan “One Piece”i geride bırakmıştır. Anime 26 bölümlük tek bir sezondan oluşuyor ve bu sene içerisinde vizyona girmesi beklenen bir de devam niteliğinde bir filmi mevcut. Fakat ikinci sezonun geleceği konusunda hiçbir şüphem yok keza kesinlikle gelmeli de. Animenin hikayesine gelecek olursak, babası vefat ettikten sonra 5 kardeşi ve annesine bakıp ev geçimine yardım etmek zorunda kalan Kamado Tanjiro, yine bir gün kömür satıp para kazanmak için ailesini geride bırakıp şehre iner. Dönüşte geç bir saate kalan Tanjiro, geceyi eve dönüş yolunda onu iblisler hakkında uyaran bir adamın evinde geçirir. Sabah olup eve döndüğünde ise Tanjiro tüm ailesini iblis tarafından katledilmiş halde bulur. Bu saldırıdan sadece kız kardeşi Nezuko ağır yaralı bir şekilde kurtulmuştur. Tanjiro kardeşini sırtlar ve onu kurtarmak için yola düşer fakat Nezuko birden iblise dönüşür ve abisine saldırır. O esnada oradan geçmekte olan Tomioka Giyu isimli iblis avcısı Nezuko’yu öldürmeye çalışır fakat Tanjiro engeller. Olaylar karışmaya başlamışken Nezuko Giyu’nun elinden kurtulur, Giyu, Nezuko’nun Tanjiro’ya saldıracağını düşünürken Nezuko aslında Tanjiro’yu korumaya çalışmaktadır. Nezuko’nun diğer iblislerden farklı olduğunu farkeden Giyu Tanjiroya yardım etmeye karar verir ve onu eğitip iblis avcılarına katılması için Urokodaki adlı birinin yanına gönderir. Gerçekten de Nezuko diğer iblislerden farklıdır. Nezuko insan yemek yerine gücünü toparlamak için uyumayı tercih eder. Kız kardeşini yeniden insana dönüştürmek için iblis avcılarına katılmaya karar veren Tanjiro birbirinden zorlu eğitimlerden geçerek sonunda iblis avcılarına katılır, yanına yeni yoldaşlar katılır ve olaylar gelişir. (Bu kısımdan sonra yazacaklarım anime ya da mangaya aşina olmayanlar için spoiler içermektedir.) Biraz karakterlerden bahsetmek istiyorum çünkü hepsi bahsedilmeye değecek türden karakterler. Yukarıda bahsettiğim gibi aslında olaylar Tanjiro ve kardeşi Nezuko etrafında gelişiyor. Tanjiro gibi bir karaktere uzun zamandır rastlamadığımı söylemeden geçemeyeceğim, fedakâr, sıcakkanlı, arkadaş canlısı ve düşmanı olan iblisler için bile empati duygusu besleyen bir karakter. Nezuko’nun ise iblise dönüştükten sonra animede birkaç kelime dışında konuştuğunu göremiyoruz. Ama Urokodaki’nin yaptığı bir büyü sayesinde insanları kendi ailesinden biri olarak görüyor ve onları ne pahasına olursa olsun koruyor. Anime de şu anlık çok değinilmese de mangada Nezuko’nun gelişimini izlemek oldukça keyifliydi. Tanjiro-Nezuko ikilisinin göz dolduran kardeş ilişkisi oldukça güzel yansıtılmıştı. Aslında bilen bilir animelerde bazen kardeş ilişkileri Enseste varan derecede saçmalayıp iğrençleşebiliyor ve bu beni oldukça rahatsız ediyor. Demon Slayer’da da öyle bir şey olur mu diye çok korkmuştum ama olmadı. İkilimizin arasına sonradan Zenitsu ve Inosuke isimli iki karakter daha katılıyor ki ikisi de bence birbirinden tuhaf ve eğlenceli. Zenitsu her şeyden korkan, hep birinin arkasına sığınan ve güçsüz olduğunu düşünen bir karakter. Aman deyip uyarayım, Zenitsu iblisler karşısında uyku haline geçtiği zaman işler biraz karışabilir. Inosuke ise aslında başta çok ısınamadığım bir karakter oldu fakat daha sonradan kaba ve komik tavırlarına alışıyorsunuz. Ana karakterlerimizden sonra serimizin kötüsü Kibutsuji Muzan’a değinmemek olmaz çünkü izlediğiniz süre boyunca kendisinden nefret edeceğinize eminim. Sanırım Aizen (Bleach) ve Madara’dan (Naruto) sonra en gıcık aldığım kötülerden biri oldu kendileri. Aslında Muzan için ilk iblis diyebiliriz ve bir takım güçleri sayesinde diğer insanları da iblise çevirme yeteneğine sahip. Beni rahatsız eden şey ise Muzan'ın çok güçlü olarak lanse edilmesi ve ondan kurtulmaya çalışılırken çok fazla kayıp verilmesi oldu. Ama hepsinden önce anime ve manga süresince benim için çok özel olan bir karakter var ki ondan bahsetmeden geçmek kesinlikle istemiyorum. Kocho Shinobu… Anime boyunca güler yüzü, sıcak hareketleri ve iğneleyici konuşmalarıyla benim favorilerim arasına girmeyi başardı. Gerçi her ne kadar animede oldukça acıklı ve hüzünlü olan hikayesine çok fazla yer verilmemiş olsa da manga da gelişen olaylarla ve yaptığı fedakarlıkla herkesin kalbini kazandığına ve herkesi ağlattığına eminim. Aslında seriyi bir yönden de Attack on Titans’a çok benzettiğimi söyleyebilirim. İki mangaka da seri içindeki karakterleri hiç acımadan harcayabilme yeteneğine sahip. Ve bence bu hiç hoş bir durum değil. Evet bazı durumlar vardır ve o karakterin gerçekten ölmesi ve harcanması gerekir fakat bu durum çok sık olmaya başlayınca ve izleyen ve okurun kendini yakın hissettiği karakter bir anda yitip gidince seriye olan ilgi bir miktar azalıyor. Animenin çizimleri alışılmışın dışında ve efektleriyle adeta görsel bir şölen yaşatıyor. Aksiyon sahneleri oldukça iyi yansıtılmış ve yapımcılar mangadaki aksiyon sahnelerini animeden kestirip atmamış. Anime boyunca geleneksel Japon figürlerine ve müziklerine rastlamanız mümkün. Açılış ve kapanış şarkıları daha önceki yazımda bahsettiğim (önceki yazım için tık tık :)) Lisa’ya ait ve oldukça eğlenceli parçalar. Toparlarsak anime için genel anlamda ortalamanın oldukça üzerinde diyebilirim. Daha önce de bahsettiğim gibi şu anlık sadece bir sezonu ve henüz yayınlanmamış bir filmi mevcut. Her ne kadar manga finaliyle beni tatmin edemese de Demon Slayer karakterlerin derin hikayeleri, fantastik kurgusu, çizimleri ve müzikleriyle on numara beş yıldız yapımlardan biri. Aslında bahsetmek istediğim daha çok fazla şey var ama iyisimi siz gidip animeyi izleyip mangasını da bir güzel okuyun... Buraya da seriden ilginizi çekecek birkaç kareyi ve fragmanını bırakıyorum.
  8. Animeleri tamamlayan olmazsa olmaz şeylerden biri de açılış ve kapanış şarkılarıdır. Hatta çoğu dinleyen, yetenekli vokalleri ve müzik gruplarını anime şarkıları ile keşfetmiş J-pop ya da J-rock dinlemeye bu şekilde başlamıştır. J-pop müzik severler arasında popülerleşmeye başlamışken ben de bugün sizlere anime açılış-kapanış şarkılarından sesine aşina ve bir o kadar da hayran olduğumuz kadın vokallerden bahsetmek istiyorum. Eğer daha önceden bu sesleri dinlemediyseniz kesinlikle bir şans vermelisiniz. Şimdiden iyi dinlemeler. 1. AİMER Seriye benim favorim olan Aimer ile başlamak istiyorum. “Aimer” kelimesi Fransızca kökenli bir kelime ve “sevgi” anlamına geliyor. Zaten müzisyen bir aileden gelen Aimer, müziğe piyano çalarak başlamış. Ben Aimer’i ilk defa Bleach’in bir kapanış şarkısıyla keşfetmiştim ondan sonra da nerdeyse tüm şarkılarını zevkle dinler oldum. Bleach haricinde Mobile Suit Gundam, Fate/stay night: Unlimited Blade Works, Kabaneri Of The Iron Fortress, Natsume Yuujinchou Go gibi animelerde de şarkılarına rastlıyoruz. Gerçekten de değişik bir ses rengine sahip olan Aimer’i dinlerken bambaşka yerlere gidiyorsunuz. Sesinde garip bir güzellik olduğunu söyleyebilirim… Bleach kapanış: Re:Pray Natsume Yuujinchou Go kapanış: Akane Sasu Fate/stay night Movie: Heaven's Feel kapanış: Hana No Uta 2. LİSA ‘Lisa’ sahne adıyla bilinen Oribe Risa, güçlü ve popüler vokallerden. Müzik kariyerine küçük bir indie müzik grubunda vokallik yaparak başlayan Lisa, çıkışını Angel Beats! adlı animede söylediği şarkı ile yapmıştır. Angel Beats! dışında, Sword Art Online, denildiği zaman akla gelen isimlerden biri Lisa’dır. Fate/Zero, My Hero Academia ve geçen senenin popüler animesi Kimetsu No Yaiba’ya da açılış ve kapanış şarkılarıyla eşlik etmiştir. Hatta Kimetsu No Yaiba animesinin açılış şarkısı ‘Gurenge’ ile ‘Japan Gold Disc Award’ı kazanmıştır. Demon Slayer açılış: Gurenge Sword Art Online:Alicization açılış 3. YUİ Yui’nin sesini ilk keşfetmem Bleach izlediğim zamanlara dayanıyor. ‘Rolling star’ isimli açılış şarkısı gerçekten çok iyiydi. Yine, açılış ya da kapanış şarkısını beğendiğim animelere başlama gibi bir huyum olduğu için Fullmetal Alchemist’e başlama sebeplerimden biri Yui’nin seslendirdiği ‘Again’ adlı açılış şarkısıdır. Bleach açılış: Rolling Star Fullmetal Alchemist açılış: Again 4. EİR AOİ İzleyip izleyebileceğiniz her animede karşınıza çıkma ihtimali olan Eir Aoi de oldukça güçlü kadın vokallerden biri. Tabi benim aklıma Aoi denildiği zaman Lisa gibi Sword Art Online geliyor fakat bunun dışında Fate/Zero, Mobile Suit Gundam, Arslan Senki, Inuyasha gibi animelere de eşlik etmiştir. Sword Art Online açılış: Ignite Fate/Zero kapanış: Memoria 5. MİNAMİ Minami’yi aslında herhangi bir anime şarkısından keşfetmedim. Rastgele önüme çıkıp sesini çok beğendiklerimden biri. Fakat herhangi bir anime de şarkısında yer almış mı diye araştırdığımda Domestic Girlfriend adlı animenin açılış şarkısının Minami’ye ait olduğunu gördüm. Anime hakkında bir fikrim yok ama şarkıyı oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Bence Minami ileride anime şarkılarında oldukça sık duyacağımız isimlerden biri gibi duruyor. Domestic Girlfriend açılış: Kawaki No Ameku Minami: Hollowness
  9. Günümüzde manga ve anime sektörüne olan ilgi oldukça artmış durumda. İlgi ve tüketim arttıkça eskiye nazaran yapılan animelerin kaliteleri de izleyicinin beğenisini kazanmak için çıtayı her geçen gün yükseltiyor. Fakat her ne kadar animelerin çizim ve efektleri iyi olsa da mangalardan uyarlanan animeler beraberinde bazı sıkıntılar doğurabiliyor. Bu sıkıntıların en başında mangaların hikayesinin tam olarak animeye uyarlanamaması geliyor. Hal böyle olunca mangayı okuyan kitlenin animeyi izlediği zaman beklentisi karşılanamayabiliyor. Yine de mangalardaki aksiyon, dram ya da romantizm gibi ögelerin somut bir şekilde izlemek oldukça keyif verici oluyor. Anime uyarlamalarından sonra gelen ve son zamanlarda alanına gittikçe büyük bütçeler ayrılan bir diğer şey ise "Live-action" uyarlamaları. Yani genelgeçer bir tanımlama yapacak olursak gerçek insan ve hayvanlarla çekilen filmlere live-action diyebiliriz. Live-actionlarla birlikte mangalar, animeler, kitaplar ve çizgi romanlar tabiri yerindeyse ete kemiğe bürünüyor. Fakat işin aslında, anime ya da manga live-actionlarına baktığımız zaman genelde animede ve mangada yansıtılan unsurlar live-actionlarda izleyiciyi büyük bir hayal kırıklığına uğratıyor ve izleyicinin " gitti canım seri" demesine neden oluyor. Şimdi gelin yapımcılar live-actionlarda neyi eksik yapıyor, anime severler live-action uyarlamalarında neyi eksik buluyor ve sevmiyor hep birlikte göz atalım. 1. OYUNCULAR Aslında oyuncular için en göze batan unsurlardan biri diyebiliriz çünkü live-action boyunca anime uyarlaması için seçilmiş fakat orijinal karakterle alakası olmayan oyuncunun performansını izliyoruz. Aslında her ne kadar oyuncunun performansı iyi olsa da izleyici animedeki karakter ile tipini uyuşturamadığı için yapıma ısınamayabiliyor. Yukarıdaki fotoğraf karşılaştırması, yakın tarihte izleyiciyle buluşmuş olan, Tokyo Ghoul'un live-actionunda Kaneki Ken karakterini canlandıran Masataka Kubota'e ait. Aslında Masataka Kubota'nın oyunculuğunu ilk defa Death Note drama versiyonunda izlemiştim ve Yagami Light karakterinin aurasını onda hissedebilmiştim. Fakat Tokyo Ghoul için aynı şeyi maalesef söyleyemeyeceğim. Bana göre Kaneki karakterine göre tip olarak oldukça olgun ve yaşlı duruyor. Eğer Kaneki Ken ete kemiğe bürünmüş bir insan olsaydı bence o kişi Masataka Kubota olmazdı. Bir diğer husus animelerdeki mavi, turuncu, mor vb. gibi renkli saçlı ve gözlü karakterler live-action oyuncusuna uygulanınca bana göre oldukça çiğ duruyor. Ve tabi animelerde olan o aşırı yüz ifadelerinin ve mimiklerin gerçek bir insan tarafından yapılamıyor olması gerçeği de cabası. Özellikle komedi unsurunu, tuhaf ve abartılı yüz ifadelerini barındıran "Gintama" gibi yapımlarda izleyici live-actionlarda bu ifadeleri yakalayamadığı zaman filmi izlenilesi kılan hiç bir şey kalmamış oluyor. 2. ÖYKÜ VE ANİME ATMOSFERİ Bir kere en başından doğan sıkıntı şu ki, uzun soluklu bir animeyi live-actiona uyarlarken animenin genel öyküsünden çok büyük kırpmalar yapılabiliyor. Doğal olarak 50 bölümlük bir animeyi 2 saatlik bir filme sığdırmak oldukça zordur. Animeyi ya da mangayı takip eden izleyici, filmde hemen hemen hangi konunun işleneceğini kafasında canlandırıken, hayal ettiği sahnenin kesilmiş olduğunu ya da animede dakikalarca süren sahnelerin filmde 2 dakikada bitiyor olmasına oldukça içerlemekte. Bu sebeple genel öyküsünün aşırı kısaltılmaması açısından You Lie In April vb. gibi drama animelerinin live-action uyarlamaları daha makul duruyor keza Japon oyuncular için drama kategorisinde oldukça başarılı diyebiliriz. Türüne göre her animenin izleyicide hissettirdiği atmosfer farklıdır. Önemli olan bu atmosferi live-actionlara da uyarlayabilmektedir. Buna güzel bir örnek, anime sektöründen farklı olarak Harry Potter serisini verebiliriz. Kitabın %100'nü uyarlayamasalar da, kitabı okuyan bir kişi aynı atmosferi filmlerde de yakalayabiliyor. Çünkü Sahnelerin izleyiciye geçmesi için o anki atmosferin birebir yansıtılması gerekiyor. Yani eğer Attack On Titans gibi bir animenin live-actionunda izleyici, özellikle aksiyon sahnelerinde, o atmosferi yakalayamayacaksa bırakalım da seri "2d" olarak hafızalarımızda yaşamaya devam etsin. 3. MÜZİK VE SESLENDİRME Animelerde bazen öyle sahneler vardır ki arkada çalan müzikle beraber atmosfer yükselir ve sahne doruklara çıkar. Aslında şu ana kadar izlediğim live-action ost ve müziklerinde kötü diyebileceğim bir parça olmadı. Fakat sorun şu ki eğer live-action sahneleri kötüyse müzik bile o anı kurtarmaya yetmeyebiliyor (yukarıdaki sahnenin live-action versiyonunu hayal etmeye çalışın sizce nasıl olurdu?). Müzik ve oynanan sahnelerin uyumlarının güzel olduğu bir live-action uyarlamasına örnek verecek olursam da bu "Orange" yapımı olurdu. Dram sahneleri ve kullanılan müzikler oldukça ahenkliydi. Önemli olan bir diğer faktör ise seslendirme. Bazı anime karakterleri vardır ki onları sesleriyle bir bütün olarak kabul ederiz. Üzgünüm fakat ben Levi Ackerman karakterini Hiroshi Kamiya'sız, Naruto'yu Junko Takeuchi'siz düşünemiyorum. Zaten animelerin İngilizce dublajına bile katlanamayan anime izleyicisi live-actionlardan umduğunu yine bulamıyor. 4. YAPIMCILAR Anime yapımcılarının bence dikkat etmediği şeylerden biri, live-actionu sadece animesini izleyen kitleye hitap ederek yapıyor olmaları. Sanırım bunun altındaki düşünce zaten mangaya ve animeye hakim olanların eksik olan kısımları kafasında tamamlayacağını biliyor olması. Böyle olunca mangasını ya da animesini bilmeden direkt live-actiou izleyen kitle serinin live-actionda yansıtılanlardan ibaret olduğunu düşünüyor ve seriye karşı kafasında buna göre bir algı oluşuyor. İşin içine Hollywood ya da netflix gibi büyük yapımların girdiği son zamanlarda animelerin live action uyarlamalarına oldukça büyük bütçeler ayrılmaya başlandı. Her ne kadar başarılı bulmasam da buna örnek olarak Death Note'un Netflix versiyonunu örnek verebilirim. İzleyicinin tek isteği ise, animeden çok farklı ve kopuk olmayan animenin atmosferine ve dokusuna zarar verilmemiş yapımlar izlemek. Son olarak manga-anime-live-action üçgenini komik ve net bir şekilde özetleyen videoyu sizinle paylaşarak yazımı bitirmek istiyorum.
  10. Anime severler bilir, Hayao Miyazaki, Japon anime ve mangalarına yön veren önemli bir isimdir. yapımlarına geçmeden önce biraz Miyazaki'den bahsetmemek olmaz. 5 Ocak 1941 tarihinde dünyaya gelen Miyazaki, liseye devam ederken dünyanın ilk renkli uzun metrajlı animasyon filmi Hakujaden'den etkilenmiş ve animasyon alanına yönelmiştir. 1965 yılında Isao Takahata ile tanıştıktan sonra çeşitli yapımlarda yer alarak kariyerine giriş yapan Miyazaki, sonrasında 1985 yılında Isao Takahata ve Toshio Suzuki ile beraber Stüdyo Ghibli'yi kurmuşlardır. Ghibli ismi, Arapça Sirocco (Akdeniz rüzgarı) kelimesinden gelmektedir. İtalyanlar İkinci Dünya Savaşında Sahra Çölü'nde kullandıkları keşif uçaklarına bu adı vermişlerdir. Anime dünyasında yeni bir rüzgar estirmesi amacı taşınarak stüdyoya da bu isim koyulmuştur. Keza Miyazaki ve arkadaşları amaçlarına ulaşmışlardır. Hadi şimdi gelin filmlerinde sonsuz hayal gücünü ve fantastik evrenleri barındıran Hayao Miyazaki'nin mutlaka izlemeniz gereken 5 yapımına hep birlikte göz atalım. 1. Spirited Away (Sen To Chihiro No Kamikakushi) 2001 yapımı Miyazaki filmi, belkide tüm filmleri arasından en çok bilineni ve en iddialısı olabilir. Vizyona girdikten sonra 30.8 milyar yen gişe yapan film, Japonya'da en çok kazanç sağlamış filmlerden biri. Aynı zamanda film Miyazaki'ye " Altın Ayı" ve en iyi animasyon dalında Oscar ödülünü kazandırmıştır. Filmin konusu ise, ailesiyle birlikte farklı bir yere taşınan Chihiro, babasının yanlış yola sapmasıyla farklı bir yer keşfederler. Adeta festival alanını anımsatan bu yerde sahipsiz ve leziz yiyecekler bulan Chihiro'nun anne ve babası bu yiyeceklerden yer ve domuza dönüşürler. Aslında yokai ve hayaletlere ait olan bu yerde tek başına kalan Chihiro, ailesini kurtarmak için büyücü Yubaba ile bir anlaşma yapar ve olaylar gelişir. Filmdeki karakterlerin çoğu Japon kültürünün ve Shinto inancının bir parçası olarak yansıtılmış. Tüm Miyazaki filmlerinde olduğu gibi Spirited Away'ın çizimlerinin ve müziklerinin kalitesi de göz dolduruyor. Her karakterin derin anlamlar ve kendince toplumsal bir kimlik taşıdığı Oscar ödüllü Spirited Away, herkesin ömründe bir defa izlemesi gereken yapımlardan biri. 2. Howl's Moving Castle (Hauru No Ugoku Shiro) Diana Wynne Jones'un kitabından uyarlanan film, Miyazaki'nin olağanüstü hayal gücü ve yeteneği ile birlikte beyazperdeye aktarılmış. Fantastik bir evrende geçen filmde olaylar, Sophie adlı karakterin etrafında gelişiyor. Bir gün kötü kalpli büyücü olarak nam salan Howl ile karşılaşan Sophie, o günün akşamında Howl'un peşinde olan bir cadı tarafından lanetlenir ve yaşlı birine dönüşür. Yaşadığı yerde bu haliyle kalamayacağını anlayana Sophie, yeni bir yer aramak için yollara düşer ve Howl'un yürüyen şatosu ile karşılaşır. Sophie şatoda yaşamaya başlar ve olaylar bu şekilde gelişir. Siz de çizimleri, şarkıları ve insanın içini ısıtan karakterleriyle en iyi animasyon kategorisinde Oscar'a aday gösterilen Howl's Moving Castle'a kesinlikle bir göz atmalısınız. 3. My Neighbor Totoro (Tonari No Totoro) Dilimize "Komşum Totoro" olarak çevrilen film ve ana karakter Totoro, belki de Miyazaki'nin çizdiği karakterlerden en sevimlisi ve en ünlüsü olabilir. Daha önce herhangi bir Ghibli yapımı izlediyseniz Totoro'ya gözünüz aşinadır çünkü Totoro karakteri aynı zamanda Ghibli stüdyosunun logosu olarak kullanılmakta. Filmde hastanede yatan annesine yakın bir eve taşınmak için babalarını ikna eden Satsuki ve Mei isimli iki kız kardeşin orman ruhu Totoro ile tanışmaları ve yaşadıkları maceralar anlatılıyor. Kırsal alanda geçen filmin doğa çizimleri, kırsal insanının samimi ve naif yaşamları iki kız kardeş ve Totoro arasındaki sevimli ilişki, filmi izlemeniz için yeterli sebeplerden. Eşsiz hayal gücüne ve doğanın mucizelerine yer verilen Komşum Totoro'ya siz de bir şans vermelisiniz. 4. Porco Rosso (Kurenai No Buta) Miyazaki'nin uçaklara olan ilgisi oldukça bilinir. Uçakların ve savaş temasının ön planda olduğu 1992 yapımı filmde, bilinmeyen bir sebepten dolayı domuza dönüşen savaş gazisi bir pilotun hava korsanları ve esaslı rakibi Donald Curtis ile olan mücadelesini ve maceralarını anlatıyor. Her Ghibli yapımında olduğu gibi Porco Rosso da çizimleri ve müzikleriyle ön plana çıkıyor. Savaş karşıtı kimliği ile tanınan Miyazaki, bu filmiyle de savaş sonrası dönemi objektif bir şekilde gözler önüne sermiş savaşın insanlara ve topluma hiç bir katkısı olmadığını anlatmaya çalışmıştır. Ayrıca seslendirme kadrosununda oldukça iyi olduğu filmde Porco Rosso'nun karizmatik sesine hayran kalacaksınız. Finalinin ucu açık bırakılan filmde acaba Porco Rosso tekrardan insana dönebiliyor mu? Bunu da ancak izledikten sonra bilebilirsiniz... 5. Kiki's Delivery Service (Majo No Takkyubin) 1989 yapımı olup dilimize "Küçük Cadı Kiki" olarak çevrilen Miyazaki yapımı film, cadılık eğitimini tamamlamak için ailesinin yanından ayrılıp farklı bir şehirde kendi hayatını kurmaya ve cadılık becerilerini geliştirmeye çalışan Kiki'nin maceralarını anlatıyor. Samimi dostluk ilişkilerinin ön planda olduğu filmde Kiki'nin sevimli, iyimser ve yardımsever tavırları içinizi ısıtacak. Ayrıca eski bir yapım olmasına rağmen filmin çizimlerinde Miyazaki mekansal ayrıntılara oldukça önem vermiş. Filmde olaylar başından sonuna kadar düzgün bir çizgide ilerliyor ve hiç sıkılmıyorsunuz. Yaşınız kaç olursa olsun Kiki'nin gözünden hayata bakarken umut doluyorsunuz üstüne bir de filmin güzel müzikleri eklenince bir parça nostaljik hissetmeden de edemiyorsunuz. Bence siz de her yaşın filmi Küçük Cadı Kiki'yi mutlaka izlemelisiniz.
  11. Teknolojinin ve yaşam standartlarının oldukça gelişmiş olduğu yakın gelecekte insanlar psikolojik durumlarının, olası ruhsal bozukluklarının ve suça meyilli olma durumlarının (Psycho-pass) ölçülebildiği, "Sibly Sistem" adı verilen yönetim altında yaşamlarını sürdürmektedirler. Ana kahramanlarımız ise insanların suç katsayılarını denetleyen, olası cinai ve polisiye durumlara müdahale eden Kamu Güvenliği Birimi dedektifleri ve infazcılarından oluşuyor. Birim elemanları " Dominators" Türkçesi ile " Hükümgah" adı verilen insanların suç kat sayılarını ölçtükleri ve bu sayıya göre, geçici felç ya da nihai yok etme seçeneklerinin bulunduğu silahları kullanmakta. Birinci birim ise ana kahramanlarımızın bulunduğu güvenlik birimi. Sibly Sistem yönetiminin hüküm sürdüğü bu ütopik evrende, toplum her ne kadar muazzam bir teknoloji içinde yaşıyor gibi görünse de aslında animeyi izlediğiniz süre boyunca insanların sadece suç kat sayılarını kontrol altında tutmaya çalışmak için çabaladıklarını düşünüyorsunuz. Animenin esas kızı Tsunomori Akane, toplumu hoş görüp her şeyi olduğu gibi kabullenen, yüksek adalet duygusuna sahip ve bana göre de oldukça sevimli dedektifimiz. Şu ana kadar 3 sezonu ve 5 filmi yayınlanmış olan animenin ilk iki sezonu boyunca Akane'nin gelişimine şahit oluyorsunuz. Aşırı utangaç, sıkılgan argo tabirle mıymıntı kadın karakterlerin kol gezdiği anime dünyasında Akane gibi sisteme kafa tutan ve tuttuğunu koparan kadın karakterlerin olması beni oldukça mutlu ediyor ve animeyi izlemeyi keyifli hale getiriyor. 3. sezona geldiğinizde ise sizleri yeni karakterler, girift konular ve bazı sürprizler bekliyor. Psycho-Pass'in tüm sezonlarını ve filmlerini değerlendirirsek, çizimleri ve efektleri açısından standartların oldukça üzerinde diyebiliriz ayrıca seslendirme kadrosu da oldukça iyi. Animenin açılış şarkısı Tokyo Ghoul sevenlerin aşina olduğu Ling Tosite Sigure ait. Eğer Unravel'i sevdiyseniz, Abnormalize da tam size göre... Kapanış şarkılarının çoğu ise Egoiste ait. Yine ilerleyen sezonlarda Cö shu Nie ve Who-ya Extended gibi popüler sanatçıların şarkıları animede yer alıyor. Bana göre animede beğenmedim diyebileceğiniz bir tane bile şarkı yok. Sonuç olarak Psycho-Pass, bence herkesin izlemesi gereken aksiyon dolu yapımlardan biri. İzleyip bitirdiğinizde 4. sezonunun hemencecik gelmesini isteyeceksiniz. Adalet duygunuzu, doğru-yanlış algınızı ve özgürlüğünüzü sorguladığınız bu anime ile yakın gelecek hakkında düşünmeden edemiyorsunuz. Gerçi her ne kadar yakın gelecekte Sibly Sistem gibi bir teknolojinin hayatımıza girmesi mümkün gibi görünmese de Çin'de insanların puanlandırılmaya başlandığı " Sosyal Skor" uygulaması pilot olarak kullanılmaya başlandı bile. Peki siz, insanların okuduğu okullarda, çalıştığı iş yerlerinde ya da vakit geçirdikleri sosyal alanlarda birbirlerinin davranışlarını puanlamaya başlaması hakkında neler düşünüyorsunuz? İnsanlar bir gün kendi Sibly Sistemini oluşturabilecekler mi? Psycho-Pass 1. sezon fragmanı
  • Reklam

.

logo.png.c9c7979e5a58750c2eb2f340594d083

AniSekai Fansub | Türkçe Fansub, Türkçe Anime & Manga & Kore & Japon Dizi & Film Çeviri ve İzleme, Anime/J-Pop/k-Pop/Kore Radyo, Uzakdoğu Anime Manga Haberleri ve Oyun Dünyasına Dair Herşey

 . 

Bizi Takip Edin!

×
×
  • Create New...